• İshakEdebiyat

Öykü- Kader Bolat- Pencereden Bakmak

O sabah da erken kalktı, Allah’ın her sabahı olduğu gibi. Bitirmesi gereken işler yığılmış da yetişemiyormuş edasıyla, evin dağınıklığına aldırmadan. Neden her sabah kuşluk vakti kalkardı ki? Yapacak ne işi vardı? Dünyada olup da bu telaşa kapılmamak mümkün müydü peki? Onun da diğerleri gibi gün boyu yapması gerekenler vardı. Diğerlerinden biraz farklıydı yaptıkları, o kadar. Herkes işe yetişmek için sabah erkenden yollara düşer; o ise yerinde sabit, öylece dururdu. Koşturmasına gerek yoktu işini sürdürmek için. Metrodaki kalabalığa karışmasına da.

Kalkar kalkmaz ilk işi suyun altını açmak olurdu. Her sabah olduğu üzere kahvesini alıp yerine yerleşmek için sabırsızlanıyordu. Uyuma numarası yaparak onu izlemekten zevk alıyordum. Birazdan o muazzam yerine yerleşecek, asli görevini yerine getirmeye başlayacaktı. Pencereden bakmaya… Evet, evet yanlış duymadınız. Onun işinin adı bu: Pencereden bakmak.

Kazanın üzerinden birkaç yıl geçti oysa. Öyle kanıksadım ki onun bu hallerini… Doğuştan pencere önündeymiş hissine kapıldığım oluyor zaman zaman. Onun cam kenarındaki varlığını yeni keşfedenler, pencereden bakmanın felsefesi üzerine düşündüğünü sanabilirler. Keşke öyle olsaydı. Seyir kültürü yoktu eskiden, seyirci olması da gerekmemişti. Pencereden bakmaya yatalı beri keşfettiklerinden bu da. Bir asır geçmiş sanki olayın üstünden. Zamanın sarıp sarmalamasına rağmen iç sızının dinmediği anlar o kadar çok ki. İnsanın üç maymun olası geliyor böyle zamanlarda ama kaçış yok. Hem nereye kaçılabilir ki…

Yine pencerenin önünde bir şeyler mırıldanıyor. Sabahtan akşama kadar böyle. Ağzının içinde sözcükler un ufak oluyor sanırsınız. Yanına gidip ne söylediğini anlamaya çalıştığım halde boşuna. Kendine yeni bir dil kurmuş sanki. Ben de dâhil başkalarının anlamazca baktığı, harfleri birbirine çatsa da anlam adacığına ulaşamadığı bambaşka bir dil sistemi. Aslında en çok anlaşılmaya ihtiyacı var. Sitenin bahçesindeki top sürüşleri, sahildeki sabah yürüyüşleri, hafta sonları hiç kaçırmadığı müsabakalar… Yaşadığının kanıtı olabilecek her şey odasındaki raflardan birine kaldırılmış gibi. Kendisi de odasının içinde, gün sayan mahkûmlardan farksız, yaşamak için neden arıyor. Yeni bir dil, yeni bir yol…

“Yine erkencisin, biraz daha uyusaydın.”

“Uyumak istemediğimi mi düşünüyorsun? İstesem de uyuyamıyorum.”

“Bana kızma! Senin iyiliğin için söylüyorum.”

“İyiliğim için mi? Dalga mı geçiyorsun? Şu halime bak! Hangi iyilikten söz ediyorsun?”

Öfkesinin geçmeyeceğini biliyorum. Ruhsal durumunda üç yıldır ufak da olsa bir değişiklik yok. Hep öfkeli, hep delişmen. Birazcık da olsa içinde bulunduğu durumu kabullenmeye çalışsa, işi kolaylaşacak. Kabullenmiyor, aksine her geçen gün öfke tonu daha da artıyor. Dün sehpanın üstündeki çok sevdiği güvercin figürlü bibloyu fırlattı duvara. Tuzla buz olduğunu gördükten sonra da derin bir nefes aldı. Rahatlamış, üzerinden bir ton yük kalkmış, hep bu anı beklemişçesine gidip camgüzelliğine devam etti. Arkasından bakakalmak düştü bana da. Psikoloğa gitmeyi bıraktığından beri daha da asabileşti. Onunla konuşmak biraz olsun rahatlamasını sağlıyordu, eve döndüğünde daha sakin bir Efsun oluyordu. Ta ki ona da bir kulp buluncaya dek. Psikoloğa gitmeyi bıraktı.

“Efendim, Ahmet Bey’in eşiyle çözemediği sorunları varmış da… Önce kendi derdine çare bulsunmuş da… Daha neler neler…”

Neticede karşınızdaki Efsun’du. Çocukluğundan beri türlü oyunlarla beni, babasını, sınıf arkadaşlarını parmağında oynatandı. Kafası hep başka türlü çalışır; sorunları allar pullar, kendi hoşuna gidecek hale getirmeyi başarırdı. Bir insan hiç mi değişmezdi? Hatırlıyorum da bir gün âdeti olmamasına rağmen suspus okuldan dönmüştü. İlkokul üçüncü sınıftaydı. Sınıf arkadaşı Gülçin’in ödevleri not aldığı defterini saklayıp öğretmenden azar işitmesini sağlamış, durum ortaya çıkınca da şimşeklerin üzerine çakmasından kurtulamamıştı. Buna rağmen o gün eve geldiğinde öğretmeninin taklidini yapmış, işi gırgıra vurmuştuk. İlk suç ortaklıklarımızdan biriydi.

“Sen de az değilsin Efsunum, nerden geliyor aklına bunlar? Oyuncu kızım benim, sen çok yaşa!”

Okuldaki delişmen hallerinden camgüzelliğine terfisindeki sert geçişe bakınca, hayattaki olasılıkların fazlalığı, insanın taş misali oradan oraya sürüklenebileceği fikri dolduruyor odanın içini. Çocukluğumuzda anlatılan söylencelerdeki taşa dönüşen insanlar, Efsun’un kişiliğinde bütünleşiyor zihnimde. Sabahtan akşama kadar pencerenin önünde taşlaşmış gibi durması, beklemesi… Dönüp yüzüme bakmaması, ağzını açıp iki laf etmemesi… Bakışını pencereden odaya yönelttiği nadir anlarda, “Benim yerime sen olmalıydın o gün arabada,” diyen delici bakışları nasıl savuşturulur ki?

Kazadan beni sorumlu tutuyor, biliyorum. Babasıyla ağız dalaşına girdiğimiz kavga sonrasında ikisi, hava almak için çıkıp gitmişti evden. Efsun’un abartılı ısrarı karşısında geri adım atmamış, bu moralle dışarıya çıkamayacağımı söylemiştim. Beni güldürmek için yüzünü şekilden şekle sokmasına aldırış etmeden. Sonraları defalarca pişman olduğum, zamanı geriye sarıp sarıp aynı ana defalarca dönmek istediğim o gün, hepimiz için milat oldu. İbrahim refüje aşırı hızla girip direksiyon hâkimiyetini kaybedince araba savrularak ters dönmüş, Efsun birkaç metre uzağa fırlamıştı. Hastaneden aradıklarında, yaşadığım şokla yoğun pişmanlık duygusu iç içe geçmişti. “Neden? Neden bensiz gitmelerine izin verdim ki?” diyerek dövünmelerime ancak komşular yetişince son vermişim.

Olaydan sonra İbrahim kendini hiç affetmedi, beni de. Ben de kendimi. Efsun, ikimize de belli bir mesafeden bakmaya başladı. Soğuk, duygusuz, kilometrelerce uzaktaymış hissi veren sert bakışlardı bunlar. İbrahim iş yerinde bir nebze de olsa rahatlayabiliyordu. Benim işimse çok zordu. Aynı evin içinde iki yabancı olmuştuk Efsun’la. Sessizlikten bir bent örülmüştü aramıza. Her geçen gün bir parçamızı daha içine alan sus kuyusunda kaybolmuştuk. Bana bağırsın, bana vursun istiyordum. Yeter ki sessiz kalmasın.

“Efsun’um beni hiç affetmeyecek misin?” dediğimde kafasını çevirmiyordu.

Efsun pencere kenarında günlerini geçirirken, ben de tüm vaktimi onu izleyerek geçiriyordum. Ha şimdi benden su isteyecek, birazdan karnım acıktı, diyecek. Peki ya bana kısa bir an da olsa gülümseyecek mi?

Umudumu yitirmeye başladığım günlerden biriydi. Ahizenin ucundaki sekreter, Efsun’un durumuna çare ararken başvurduğumuz özel hastanelerin birinden arıyordu. Yeni bir teknolojiden bahsediyor, kızınız eskisi gibi yürüyebilir, diyordu. Heyecandan telefonu elimden düşürdüm. Koşarak Efsun’un odasına girdiğimde uzun zaman sonra ilk defa gülümsediğine şahit oldum. Konuşmayı duymuş, tedavisi için bir çıkar yol olabileceğini anlamıştı. Onun ışıklı gülüşü her şeye bedeldi. Biliyordum, yarın güzel bir gün olacaktı.


Kader Bolat

137 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör