top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Kadire Bozkurt- Betelgeuse

Onkolog profesörün hastanedeki lambrili loş odasındaydık. Ona gitmek için kanser falan olmayı beklemiyorduk, her derdimizde annem hepimizi tutup ona götürürdü. Şimdi de bir kafa doktoruna ihtiyacım olduğunu düşündüğü için buradaydık. Kuzenine hayrandı. Onların ailesinde de bir takım düşük ve ilkel yaklaşımlar olsaymış, şimdi şu kırmızı yanaklı tombul doktorla evli olabilirmiş. “Hayatım boyunca sürfile yapmak zorunda kalmazdım,” diyor. “Karısı olacak inekle muayenehaneden dönerlerken bankalar kapalı olduğu için para destelerini evde oraya buraya tıkıveriyorlarmış. Sayısını bile bilmiyorlar. Bunu bir düşünsene.”

Düşünüyordum. Bildiğim buna benzer tek ev Netflix dizisindeki Pablo Escobar’ın eviydi, ben de onu düşünüyordum. Duvarları parayla dolu bir ev.

“Yirmi üç gün sonra on altı olacak,” dedi annem. Doktor da peruk gibi görünen saçlarını -hayatımda gördüğüm en siyah ve parlak saçlar- başının iki hareketiyle geriye attı. Saçları havalanıp yeniden başına oturdu.

Boğazımı temizliyormuş gibi yapıp güldüm, annem de omzumu yumruğuyla dürttü. “Anacım,” dedim, “ne var, sadece öksürüyordum.”

“Görüyorsun değil mi? Benimle ne biçim konuşuyor.”

Doktor anneme, nasıl anlaşmıştık, diye sorarcasına kaşlarını kaldırdı sonra bana döndü. “Bu aralar neyle uğraşıyorsun bakalım. Satranca devam mı?”

“Keşke,” dedi annem. Alt dişleriyle üst dudağını ısırdı. Kollarını göğsünde sıkı sıkıya çaprazlamıştı, iki yandan memelerini tutuyordu. “Bunu söylemek zorundayım,” dedi bana.

“Zorunda falan değilsin,” dedim.

“Evet zorundayım. Çünkü birisi seni düzeltmek zorunda.”

“Ben bozuğum yani?”

“Tam da bunu söylüyorum.” Doktora döndü. “Duvarlara bıçak atması normal mi?”

Doktor kalemini çevirmeyi bıraktı.

“Duvara atmıyorum. Niye duvara atayım, manyak mıyım ben.” Kızardığıma bahse girerim. Hiç istemiyordum ama kızarıyordum işte. “Hedef tahtasına atıyorum,” dedim.

“Hedef tahtası? Şu üstünde sayılar olan?”

“Kendisi yaptı, kalın kesme tahtasından, renkli daireler ve sayılar, ortasında 12.”

“Neden?”

“Faşitleri zımbalamak için antrenman, diyor. Birden ortaya bıçaklar çıktı. Nereden aldığını bile bilmiyorum. Korkunç şeyler. Bir tanesi tırtıklı komando şeylerinden galiba.”

Kuzeni annemin karşısındaki sandalyeden kalkıp masasının arkasına geçti. Bilgisayarının başında oturmuş bizi dinleyen sekreterine, “Siz çıkın,” dedi.

Kız çekmecesinden küçük siyah çantasını aldı, yirmi yaşında bile yoktu ama çok şey yaşamış gibi görünüyordu. Acele etmeden odadan çıktı.

“Şimdi sana bir şey anlatacağım,” dedi doktor. “Dikkatle dinlemeni ve ders çıkarmanı istiyorum. Süheyla sen de dolanıp durma artık.” Annem kapının yanındaki koltuğa ilişti, eteğini ütüler gibi iki eliyle düzeltti.

“Betelgeuse,” dedi doktor tavanı işaret ederek. Annemle ben tavana baktık. Orada uçlarına doğru rengi grileşmiş bir floresan lambadan ve minik çatlaklarla dolu kirli beyaz boyadan başka bir şey yoktu tabii ki.

“Dünyadan bakıldığında gözle görülen en parlak yıldızlardan biri,” diye devam etti. “On milyon yaşında ve bebeklik çağında. Betelgeuse iç maddesini güçlü bir rüzgârla dışarı püskürtüyor. Tozdan dev bir katmanla çevrelenmiş durumda. Şu anda tepemizde tıpkı bir yürek gibi atıyor.” Tombul işaret parmağıyla gökyüzünü gösterdi. “Şimdi bana niye tutup bir yıldızdan bahsediyor bu adam diye düşünüyorsundur. Beni mi yiyor?” Başını geriye atıp güldü. Saçlar havalanıp oturdu. “Gördüğün gibi gençlerin dilini epey biliyorum. Biz de biliriz şakaları, gülmeyi. Ama bazen ciddiyet elzemdir.” Bu sözcüğü biliyor muyum diye yüzümü araştırdı. “Biz küçükken elektrikler sürekli kesilirdi,” dedi. “Babam mum ışığında acayip hikâyeler anlatırdı bize. O zaman Google falan da yok. Uyduruyor muydu? Sanırım. Ama bildiğim çoğu şeyi o hikâyelerden öğrendim.”

Kupasından bir yudum içti, yüzünü buruşturdu, yudumu kupaya boşalttı gerisin geri. Çenesini avucunun içiyle sildi.

“Gökbilimciler Betelgeuse’un hızla solduğunu söylüyor, zavallıcık son elli yılın en soluk seviyesindeymiş. Peki, bu ne demek?”

Bana sormuştu ama annem cevap verdi. “Ne demekmiş?” Sıkılmış gibiydi, konu bıçaklardan ne ara bu yıldıza geldi diye düşünüyor olmalı.

“Betelgeuse ölüyor.”

Annem görünmeyen gökyüzüne baktı yeniden. “Ne yani, üstümüze falan mı düşecek?”

“Canım niye düşsün durup dururken. Ama patlayacak.” Bütün dişlerini görebileceğimiz şekilde geniş geniş sırıttı, sanırsın ki onu kendisi patlatacak.

“Patladığında dolunay kadar parlak görünecek. Gündüzleri gökyüzünde rahatlıkla görebileceğiz, geceleri ise nesnelerin gölge vermesine elverecek kadar parlak olacak. Peki, Betelgeuse’a ne olacak? İki olasılık var. İlki: Çok büyük bir enerji açığa çıkararak güçlü bir şekilde patlayacak ve bir süpernova meydana gelecek ki en son süpernova 1604’te görülmüştü.”

İkinciyi soralım diye sustu. Annem üstteki bacağını değiştirdi, eteğini yine düzeltti ve nefesini burnundan puf diye verdi. Doktor parmaklarını alnının hizasında açtı sonra da yavaşça saçlarının arasından geçirdi. Onlara baktım, insanlar yaşlandıkça neden manyaklaşır, diye düşündüm. Her şeyi çok ciddiye alıyorlardı. Kendilerini acayip ciddiye alıyorlardı.

Bizden ses çıkmayınca hayal kırıklığına uğramış bir ses tonuyla, “Kara deliğe dönüşecek,” dedi. “Bebek yıldızımız süpernova olamazsa bir kara delik olacak ve çevresinde ne varsa kendi karanlığına çekecek. Ne demek istediğimi anlıyor musun oğlum? Bu bir seçim. Kara delik mi, süpernova mı olmak istiyorsun, karar vermen lazım.”

Başımı salladım. Annem gözlerini dikmiş bana bakıyordu. “Anladın mı şimdi,” dedi.

Sonra bebek yıldızı odadan çıkardılar, kapının önündeki banktan da konuşmaları duyuluyordu. Kız da oradaydı, sigara kokuyordu. Bankın iki ucunda oturup annemin benim hakkımda yanında ben yokken anlatacaklarını dinledik. Göğsümün doğuştan çökük olduğunu –zor doğum ve belki forseps yüzünden-, bu yüzden hep korkunç öfkeli olduğumu, kızlardan uzak durduğumu falan söyledi. Kızın sırıttığını yan gözle görebiliyordum. Yaşıtlarım gibi bilgisayar oyunları oynasam rahatlayacağını söyledi annem. “Çocuklarımın içinde en akıllısı o aslında,” dedi. Sonra sesleri hafifledi.

“Bir şey söyleyeyim mi?”

İrkildim. Kızın benimle konuşmasını beklemiyordum. Doğruca çökük göğsüme bakıyordu şimdi. Bankta kayarak yanıma yaklaştı.

Omuzlarımı öne eğdim. “Ne,” dedim. Sesim kaba saba ve çatlak çıkmıştı, yüzüm yanıyordu.

“Sol memem öbüründen küçük.”

Öyle alçak sesle konuşuyordu ki duymak için dikkat kesildim.

“Bunu dert eden bir kişiyle bile karşılaşmadım,” dedi.

Soluğu kulağımı yalayıp geçti. Hiçbir şey söylemedim. Konuşmaya kalksam sesim çıkmazdı zaten.


89C, lastik fabrikasının önünden geçerken sarsılarak durdu, on-on iki adam bindi, aralarında konuşarak arkaya ilerlediler. Elleriyle yüzleri yağlı karaydı, giysilerinden erimiş plastik kokusu yükseliyordu. Aralarında babam yoktu. Lastik fabrikasında 17 yıl 3 ay 28 gün çalışmış, karşılığında malul aylığı ve şu rezil illeti almıştı. Öyle söylüyordu. Hastalandığından beri kemo falan almaya devlet hastanesine gitmekten, gazete okuyup faşistlere küfretmekten başka pek bir şey yapmıyordu.

Sıra ona geldiğinde kapıları yüzüne kapamışlardı.

Son otobüsü kaçırmıştı.

Biletine amorti bile vurmamıştı.

Nasılsın dendiğinde bunları söylüyordu, biz de sormayı kesmiştik. Onu anlıyordum, en az onun kadar öfkeliydim. Gelir gideri kaydettiği bir defteri vardı babamın. Siyah plastik kapaklı. Her ay ablamla abime giden parayı, aidatı, mutfak masrafını falan düzenli el yazısıyla gider hanesine yazardı. Faturaları deftere zımbalardı. Gelir hanesinde malul aylığıyla annemin dikişlerinden gelen üç kuruş. Defter TV sehpasının altında dururdu, arada karıştırıp babamın el yazısına bakardım.

Eve geldiğimizde babam kanepede her zamanki yerindeydi. Televizyonda savaş hakkında haberler vardı. Ülkeden kaçmaya çalışan ve Ukraynalı olmayan öğrencileri trenden iterek indiriyorlardı. Siyah bir kız dizlerinin üstüne düştü, hemen kalkıp bağırmaya başladı ama trenin kapısını kapattıkları için onu duyduklarını sanmıyorum.

“Nasıl geçti,” dedi babam.

“Tuhaf bir hikâye anlattı,” dedim montumu portmantoya asarken.

“Neyle ilgili?”

“Yıldızlar falan.”

“Yıldızlar hakkında ne bilirmiş o kerkenez.”

“Ne bileyim,” dedim.

Yan yana oturup televizyondaki insanlara baktık. Annem bir tepside çorbayla kapuska ve ilaçları getirene kadar babamın göğsünden gelen hışırtıyı dinledim. Acayip kederli bir sesti. Telefonum sehpada titreyince ikimiz birden eğildik. Pali, Kapıdayım, yazmıştı.

“Gerçek adı mı bu,” diye sordu.

“Aslında Ali,” dedim.

“Ne yapacaksınız?”

“Halı sahada maç varmış.”

“İyi ya,” dedi. Dudaklarının kıyıları mercimek çorbası yüzünden turuncuya boyanmıştı. “Yapabiliyorken eğlenin,” dedi.

“Tamam,” dedim. Pijamasının omzunu düzelttim sonra da annemin dikiş diktiği yatak odasına seslendim.

“Ben çıkıyorum anacım.”

O da, “Hey Allahım, anacım demesene bana,” diye bağırdı.

Pali apartman girişindeki alüminyum parmaklıklara yaslanmış bekliyordu. Siyah deri ceketiyle en sevdiği kotunu giymişti, ayağında da Adidasları. Canım sıkıldı.

“Gülten mi gelecek? Oğlum beni niye çağırdın o zaman,” dedim.

Sırıttı, ayağının az ötesine tükürdü. “Sizin burada da nefes alınmıyor be,” dedi.

“Bütün zehri mahalleye salıyor pis faşistler,” dedim. “Babam dedi ki, geceleri filtreleri kaldırıyorlarmış. Sabaha kadar böyle.” Sokak lambalarını işaret ettim. Başımızı kaldırıp ışığı bulanıklaştıran acı sarı pusa baktık.

“Kimin maçı varmış?”

“Hidayet’lerin,” dedi.

Eski belediye binasının olduğu sokağa girdik. Yıkımı yarıda bırakmışlardı niyeyse. Binanın bodrumunda kırık döner koltuklar, çerçeveli Atatürk resimleri, karton kutularda üstüne henüz isim yazılmamış kalın cam plaketler vardı. Birkaçına bıçakla kendi adlarımızı kazımıştık. Pali bazen oraya Gülten’i getirirdi.

Okul servislerini park ettikleri garajdan geçtik, bekçi kulübesinde ölgün bir ışık yanıyordu. Kara köpek üstümüze koştu. Zincirin onu nerede durduracağını biliyordum ama yine de korktum. Pali’nin bacakları uzundu. Elleri montunun ceplerinde, sağa sola bakmadan hızla ilerliyordu. Peşinden geldiğimi biliyordu. Bunu her zaman bilmesi canımı sıkıyordu. Kış boyu yağan kar bir türlü erimeyince gri yığınlar halinde dere yatağına taşımıştı belediye. Acayip bir manzaraydı. Kar pisti ama üstüne ışık vurunca yüzeyine elmaslar saçılmış gibi parlıyordu hâlâ. Köprüde durduk, kara gömülmüş kola kutusuna taş attık.

Halı sahaya vardığımızda maç başlayalı epey olmuştu, sahadakilerin çoğunu tanımıyordum. Pali tel örgülere vurup Hidayet’e bağırdı. Telleri sarsıp şamatayı sürdürdü, sonunda güvenlikçi gelip onu uyardı. Bunu başkası yapsa adam kesin küfrederdi ama Pali’yi gören herkes yumuşar çünkü Pali hep az önce güzel bir haber almış gibi görünür.

Gülten maç biterken geldi, Pali’ye arkasından sarıldı. Sahada millet birbirine girmişti. Hidayet bir çocuğu omuzlarından tutmuş bez bebek gibi sallıyordu. Pali bana göz kırpıp soyunma odalarını işaret etti. “Bize az göz kulak olsana,” dedi. “Gülten, Merve’yi çağırmış, herhalde o da gelir birazdan.” Acayip anlayışlıydı suratı, anlayışlı ve biraz üzgün. Hâlâ yapmadığımı biliyordu.

“Siktir git,” dedim. Kesin kıpkırmızı olmuştum gene. İfadesi hiç değişmedi.

Ellerimi cebime sokup soyunma odasının duvarına sırtımı verdim ve donumu değiştirmediğimi hatırladım. Gülten’in içerde güldüğünü işittim, çelik dolap gıcırdadı. Havalandırma penceresinin tam altındaydım. Pali bir şeyler söyledi, anlayamadım. Yapışkan, ıslak bir şey bir yerden sökülüyormuş gibi bir ses. Nefesimi tutup bekledim. Hangisinden koptuğu belirsiz boğuk bir inilti. Gözlerimi kapayınca ikisini öylece görebiliyordum. Gülten’in bacakları Pali’nin beline dolanmış, sol memesi açıkta. Çelik dolaba ağır bir şey çarptı, dolap da yaslandığım duvara vurdu. Sahada sesler yükseldi. Ne olduğuna bakmak için duvardan ayrıldım.

Gülten iki sigara yaktı. “Sende ne var ne yok,” dedi. “Baban nasıl?”

“İyi,” dedim.

“Sigara vereyim mi?”

“Yok.”

Sarı badanalı duvara yan yana yaslanmıştık. Rüzgâr yüzünden duman benden tarafa savruluyordu.

“Koduğumun devi öfkeden kudurdu, hem de öbür çocuğun hiç suçu bile yok,” dedim.

“Kim, Hidayet mi?”

“Başka kim olacak.”

Hidayet’le Pali, Dülgeroğlu İmam Hatip Lisesi’nde aynı sınıftaydılar, birbirlerinin arkasını kollarlardı, Pali bu kaba saba aptal herife o yüzden katlanıyordu.

“Saat on buçuğa geliyor,” dedi. “Tostçuya yetişelim kapanmadan.” Soyunma odasının duvarına vurdu. “Hadi Hido, çabuk ol.”

Hidayet terli formalarını koyduğu poşetle çıktı, paçaları kısa gelen bir kot pantolon giymişti, ayakkabıları da ben öldüm diye bağırıyordu.

“Az bekleyelim,” dedi Gülten. “Merve gelecek.”

Hidayet sırıttı. “Hâlâ mı lan,” dedi.

“O bizden iki yaş küçük abisi,” dedi Pali.

Çok eğlenceli bir şey duymuş gibi güldüler. Pali arkamdan koşup yetişti. “Şaka lan,” dedi. “Hem Hidayet’e ne bakıyorsun sen.” Fısıldadı. “Onun malı içine alacak kızı nerede bulacak, atıyor, onun da siftahı yok.”

Saha kenarındaki banka oturup ağzımızdan buharlar salarak bekledik. Dünyanın en uzun kışında mart ortasını geçmiştik, hava hâlâ eksilerdeydi. Ayaklarım donmuştu, eve gitmek istiyordum ama söylesem kızın gelmediğine bozuldum sanırlar diye ses çıkarmadım. En sonunda Gülten kalkıp, “Sıçarım be götüm dondu,” dedi. Telefonunu çıkardı. “Tostçudayız yazdım Merve’ye, gelirse oraya gelir,” dedi.

Atatürk Bulvarı’ndan geçerken Pali, abisi falan görür diye Gülten’in elini bıraktı, hızlanıp Hidayet’in yanında yürümeye başladı. Gülten önümde yalnız kaldı. Kıçı bayağı büyük ama güzel. Ortalık ıssız, dükkânların çoğunun kepenkleri indirilmiş. Birahanede camın dibinde iki herif, ellerinde biralar, masada fıstık falan. Cezalar arttığından beri her yerde kimlik soruyorlar. Sormasalar şimdi şu masada oturabilirdik. Merve’nin fotoğrafını göstermişti Gülten. Gözleri açık yeşil ya da mavi, filtre değilse tabii.

“Sezai abi yok mu,” dedi Pali dükkâna girerken. Yokmuş.

“Makine soğudu, kapatıyoruz,” dedi herif.

Hidayet tezgâha iyice yaklaştı. “Tekrar ısıtsana o zaman,” dedi. “Çıkıp evine mi koşacan, karın mı bekliyor evde, ha?”

Herif tıfıl zaten. Küçüldü. Arkasına döndü, tost makinesinin fişini taktı. Aynanın önündeki yüksek taburelere oturduk. Gülten montunu çıkardı, gömleğinin düğmelerinden biri açık kalmış. Pali yavaşça kapadı. Aynada göz göze geldik. Ne bok yemeye kızarıp duruyorsam.

“Salça istiyor musunuz,” diye sordu herif. Sesi dargın.

İstedik.

“İçecek?”

“Ayran.”

Sadece Hidayet konuşuyor. Dükkânda müzik falan da çalmadığından acayip bir sessizlik. Gülten’in telefonu titredi. “Hah,” dedi. “Gelmiş.”

“Kim,” dedim unutmuş gibi.

Kapıyı açtı, yola bakındı. “Vay gelişe bakın.” Hepimiz kapıya döndük. Rüzgâr buz gibi estiriyordu içeri. Gülten iki kolunu kendine dolamıştı. Araba yanaştı, mat siyah, iki kapılı. Merve indi, direksiyondakine el salladı. Gülten’le sarıldılar.

“Kim lan bu?”

“Ablamın arkadaşı. Mall Of’ta sinemadaydık, ablam falan. Ben bırakayım dedi sağ olsun.”

İki elini yanaklarına koyup dilini çıkardı. Gülüştüler. Gülten adlarımızı söyledi, elimi uzattım, biraz titriyordu. Onun eli serin, yumuşak.

“Yer misin,” dedi Gülten.

“Yok ya, yedim ben, filmden önce Big Chefs’e gittik.”

Kürke benzeyen gri bir montla siyah yüksek botlar giymiş, gözleri harbiden mavi. Havuz suyuna benzer açık bir mavi. Etraflarını siyaha boyamış. Dudakları kendiliğinden pembe. Parmak uçlarıyla masada bir ritim tutturdu. “Eee, buradan sonraki planınız ne,” diye sordu. Aynadan Pali’ye bakıyordu.

“Bakarız,” dedi Gülten. “Araba iyiymiş yalnız, ablan nerede tanışmış ki bununla?”

“Çocuğun ikinci arabası bu. Babası enerji işindeymiş, hükümetle falan.”

“İhale işleri. O işlerde çok para var,” dedi Hidayet bir bok anlarmış gibi.

Tostu ısırmıştım ama kız çiğneyişimi işitir diye yiyemiyordum. Lokmam ağzımda ıslanmıştı iyice.

“Evleri deniz görüyor,” dedi. “Yatılı yardımcılar falan. Ablam iki kere gitmiş.”

“Bize mi pazarlıyorsun adamı, anlamadım ki,” dedi Pali.

“Ne alakası var ya?”

“Geldiğinden beri herifi anlatıyorsun.”

Kız pembeleşti, sevimsiz bir şey diyecekti, belliydi yüzünden, vazgeçti.

Lokmamı bir yudum ayranla yuttum. Ortam yumuşasın, kız gitmesin istiyordum. “Bugün Escobar kadar zengin bir adama gittik,” dedim pat diye. “Adam doktor, annemin kuzeni.”

“Niye gittin ki doktora bro,” dedi Pali.

Hidayet Pali’yi itti omzuyla, çocuk tabureden düşüyordu az kalsın. “O iş için,” dedi gülerek. “Anlamadın mı?”

Kız aynada bana baktı.

“Adam paralarını koyacak yer bulamadığından duvarlara gömmüş,” dedim gözlerinin içine bakarak.

“Kim?”

“Doktor dedim ya. O muayenehaneden dönerken bankalar kapalı oluyormuş. Paraları tıkıveriyormuş işte neresi rast gelirse.”

“Nerede peki bu herif,” diye sordu Hidayet. Tostunu bitirmişti, ayranı dikti tepesine. “Yiyecek misin onu,” dedi.

“Yok,” dedim. Tabağımı önüne ittim. Soğumuş tosta yumuldu öküz.

“Ne doktoruymuş,” dedi kız. Aynada gözlerimi buldu.

“Onkolog profesör,” dedim.

“Hmm,” dedi beğenmiş gibi. “Doktorlar iyi kazanıyor.”

“Aynen öyle,” dedim.

Günde şu kadar hasta baksa akşam şu kadar parası olur muhabbeti döndü bayağı. Bildirim geldi o ara, baktım kız instada eklemiş beni. Sayfasına çok resim koymamış, hoşuma gitti.

“Abi artık valla kapatmam lazım, çok geç oldu,” dedi tostçu. Gözlerinin etrafı kızarmıştı iyice. Hidayet bir şey derse araya girecektim bu sefer. Demedi.

Hava iyice ayaza çekmiş. Kamburumu çıkarıp montun önünü kapadım ama rüzgâr bıçak gibi.

“Belediyeye mi gitsek,” dedi Pali kulağıma eğilip.

“Gelir mi?”

“Niye gelmesin. Bira alırız giderken. Ha?”

“Sor bir bakalım.”

“Sen sorsana oğlum, kızlar sever öyle şeyleri.”

Kız Gülten’e bir şey anlatıyordu, lafını bitirmesini bekledim, dişlerim birbirine vuruyor, düzgün konuşabilirsem iyi. Tostçu kepengi kapayınca grafitiler ortaya çıktı. Malın biri love yazmış çoğu pembe harflerle. Hidayet rüzgârı kessin diye poşetini göğsüne yapıştırmış, bir yandan telefonla konuşuyor. “Arabayı çıkaramaz mısın bu gecelik? Bak büyük iş diyorum. Bir yere bakıp geleceğiz. Geliyor musun?” Karşıdaki ne dediyse telefonu indirip küfretti bu.

“Kim,” dedi Pali.

“Boş ver,” dedi Hidayet. Bir şey düşünüyordu. “Nerde lan senin bu onkoloğun evi,” dedi.

“Etiler’de. Ne olacak ki,” dedim. “Ben öylesine anlattım be.”

“Kaypaklığı bırak şimdi,” dedi. Telefonuna baktı. “Otobüs vakti geçmiş. Taksiyle gitsek Etiler’e ne tutar?” Elini cebine daldırdı, buruşuk paraları çıkardı, düzeltti. “Otuz yedi var bende. Sizde ne var, bakın bakalım.”

Pali hemen cebindekileri çıkardı. Bu oğlan su katılmamış salak, cehenneme deseler sırıtarak gider. “Bende tüm yirmi var,” dedi, bozuklukları öbür elinde şıngırdattı.

“Oğlum, gitsek ne yapacağız ki. Belediyeye gidelim işte adam gibi, bira mira alırız. Bütün parayı taksiye bayılıp kös kös dönmektense.”

“Tek taksiye sığmayız,” dedi Merve.

Gitsek o da gelecek demek. Elimi cebime attım, mutfaktaki eksik gediğin listesine sarılmış iki yüz otuz lira. Annem düzgün harflerle her maddenin yanına markayı ve kaç lira olduğunu da yazmış. Köşeden bir araba döndü, farları sokağı aydınlattı, uzunları yakmış hayvan, ellerimizi siper edip baktık, ağır ağır geliyor. Pali beni kaldırıma çekti. Farları kapadı herif, Başakşehir Belediyesi Cenaze Aracı tam dibimizde durdu. Acı yeşile boyanmış, arka kısmın tavanıyla saçaklarını ferforjeyle süslemişler.

“Hah, işte aracınız geldi, buyurun,” dedi Hidayet. Şoför koltuğunda Hidayet’in abisi Tahsin. Yanaklarındaki çatlamış kılcal damarlar yüzünden elma yanaklı köylü çocuğu gibi duruyor ama mahallenin en manyak herifi aslında. Babası, tanıdığı birileri sayesinde oğlanı belediyede işe soktu demişlerdi, şoförlük yaptığını bilmiyordum.

“Iyyy bu ne be, arkada tabut var,” dedi Merve, bu tamamen benim suçummuş gibi dudaklarını büzdü. “Ben asla binmem buna.” Çantasından ruja benzer bir şey çıkarıp sürdü ama dudaklarının rengi değişmedi. Telefonundan birini aradı, “Yakınlarda mısın,” dedi. Dibinde olduğum için parfümünün kokusunu alabiliyordum, saçları rüzgârda karışıyor, boştaki eliyle ha bire düzeltmeye uğraşıyordu. Telefondakine güldü, elini ağzına siper etti, bir şey söyledi.

Bulvarda kimsecikler yok, yoldan araba bile geçmiyor, dünyada bir biz kalmışız gibi. Gülten, Pali, Hidayet hepsi bir ağızdan konuşuyorlar. “Ne bok işiniz var gece vakti, sen de gitme.” “Yahu bir bakalım, döneriz hemen.” “Valla abim arabayı makine ikmalden bizim için çıkardı, binin şuna, adamı hasta etmeyin.” “İşin bitince, hadi sen git, ne güzel iş be.” “Neye sinirlendi?” “Arızalıymış araba, yakalanırsam biterim dedi.”

Herif arka sokakta beklemiş herhalde, cenaze arabasının önüne kırdı, iki harekette park etti cayır cayır. Pali Gülten’e, “Onlarla git, eve bıraksınlar seni de,” dedi. Merve ön koltuğa atladı, avuçlarını birbirine sürttü, güldü. Gülten kıpkırmızı, küskün, Pali’ye bakmadan bindi arabaya. Herif müziği bağırttı, en sefilinden Türkçe rap. Elim hazırdaydı, azıcık öne eğilmiştim, Merve’ye bakıyordum, el sallarsa ben de sallayacaktım. Araba hareket edince başını çevirdi, göz göze geldik, hoşuna gitmeyen bir şeye bakıyordu, belliydi.

“Hadi atlasana be, donduk,” dedi Pali.

“Saçma sapan şeyi amma ciddiye aldınız be,” dedim.

“Biz saçma değil mi dedik? Bir bakalım, döneriz, macera işte lan. Hem Hidayet çağırmış artık abisini, ayıp olur adama.”

“Babam uyumuyor ben eve girmeden, gelemem Pali,” dedim.

“Merve gelse kuzu gibi gelirdin. Tamam, sıkıntı yok, anladım ben seni oğlum.” Acayip kırgın görünüyordu. Arkasına döndü, arabanın kapısını açtı ama ağırdan alıyor. Giderse daha da yüzüme bakmaz, biliyorum.

“Tamam lan,” dedim. “Ama evi bile tam bilmiyorum, en son gittiğimde çocuktum. Belki çoktan taşındılar. Hay dilime sokayım ya.”

Arabanın içi sıcacık ama tuhaf kokuyor. Tahsin direksiyona king kong gibi abanmış. Herif Hidayet’ten bile iri. Anneleri Hidayet’le Tahsin on- on iki yaşlarındayken geceleri yattığı yerden oğullarının büyüdüğünü duyarmış, kemikleri uzarken çıtırdarmış o sessizlikte. Daha yenilerde bitti sesler, yalanım varsa ne olayım, demiş Sema Teyze anneme. Sema Teyze küçücük bir kadın, Âdem Amca taş çatlasın bir yetmiş. Bunlara ne yedirdilerse. Sanayinin dibinde bir fare deliğinde yaşıyorlar, bunlar eve girmek için iki kat olmak zorunda. Okul dönüşünde otobüs oradan geçerken görüyorum. Evlerinin önünde uyduruk bir çitle çevrilmiş küçük bahçede her daim başka bir köpek oluyor.


“Selam,” dedim. “Aleyküm selam,” dedi. Konuştuğunu hiç duymamışım. Sesi yankılı boş bir yerden geliyor sanki. İki dev önde, Pali de benim yanımda, hâlâ tavırlı, benden tarafa bakmıyor.

“Abi sana ne anlatıldı bilmiyorum ama ben öylesine atıp tutuyordum. Zaten orası güvenlikli site, elimizi kolumuzu sallayarak giremeyiz.” İki koltuğun arasından eğilmiş, bir ona, bir öbürüne bakarak anlatıyorum. Yüzlerinde beni duyduklarını belli edecek en ufak iz yok. Pali’ye baktım, o da başını cama çevirmiş, karanlıkta ne görüyorsa.

Bulvardan çıktık. Önce belediye binasının oradan geçtik, sonra da bizim evin önünden. Kendimi burada atıvereyim aşağı, diye düşündüm, kapının kolunu tuttum. Salonun ışığı sarı sarı yanıyor. Babam bekliyordur. Ağzımda pis bir metal tadı. Pali senin de Allah belanı versin. Sokak lambalarının bittiği yerde kapı kolunu bıraktım. Gider bakarız, nasılsa almazlar siteye, yarın da derim ki annem söyledi doktor taşınmış çoktan.

“Niye buraya saptık, yol uzar buradan,” dedi Pali.

Hafriyat kamyonlarının asfaltı delik deşik ettiği eski yoldayız.

“Burda polis olmaz. Makine ikmaldeki bekçi gün batınca çıkamassın, dedi. Bunla özel izinle çıkılır anca, özel izin aldın mı, almadın. Marş motoru zaten arızalı. Yakalanırsan ikimizi de atarlar dedi.” Bilmediği dilde bir yazıyı sökmeye uğraşır gibi ağır ağır konuşuyor. Hidayet bunun yanında Einstein kalır.

“Belediyeye girmek kolay mı abi, herkesi alırlar mı belediyeye,” dedim. “Bence dönelim, işinden olma. Boşa gidiyoruz zaten.”

Hidayet arkaya döndü, abisinin kafalığına tutundu, iki koltuğun arasına girebildiği kadar girdi. Yüzü yüzümün dibinde. “Kancıklık yapma,” dedi. “Anladın mı? Çeneni kes, otur, zamanı gelince parmağını kaldır, şurası de, o kadar. Anladın mı?”

“Oğlum kancık mancık demesene,” dedi Pali.

“Kancıklık yapmasın o da.”

“Doğru konuş oğlum.” Hidayet’in bileğine yapıştı, iyice sıkıyor, parmak eklemleri bembeyaz.

“Bırak,” dedim. “Bir şey olacağı yok. Gider bakar, kös kös döneriz, o kadar.”

Pali dudaklarını içe çevirerek dişlerinin arasına aldı, başını salladı. Sonrasında acayip bir sessizlik oldu, yalnızca soluk alış verişlerimiz duyuluyordu, bir de motorun hafif sesi. Tatlımsı, iç bulandıran koku keskinleşti sanki. Camı araladım. Eski usûl çevirme kolu elimde kaldı. Yerine takmaya uğraşırken araba tuhaf sesler çıkardı, sonra da yoldaki bir engele takılmış gibi tökezleyerek duruverdi.

Tahsin, “Hah,” dedi. “Marş motoru.” Arabanın bozulduğuna üzülmüyor da arızayı bildiğine seviniyor pezevenk.

“Ne olacak?”

“Tamir edebilir misin abi?”

“Ben yapamam. Makine ikmaldekiler yapar.”

“Vurdursak?”

“İnin de itin bakalım,” dedi.

Montların önünü kapayıp indik, şansımıza yol çamur içinde. Hidayet ortaya geçti, biz de iki yanına. Yüklendik. Arabadan zayıf bir ses geldi ama motor çalışmadı. Biraz daha yüklendik, üzerimize çamur sıçratarak döndü tekerlekler. Pali’nin en sevdiği kotuyla ayakkabıları çamur içinde.

Tahsin camı açıp bağırdı. “İtsenize lan.”

Hidayet’le yer değiştik, bütün gücüyle itti yeniden. Pali küfrederek yüklendi, kolları gergin, başı önde. Etraf zifir gibi. Ötede ay ışığında seçilen iki ağaç iskeletiyle moloz tepelerinden başka bir şey yok. “Sıçtık,” dedim Pali’ye. Beni dinlemediler ve başımız belaya girdi diye gizli bir sevinç duyuyordum yalan yok.

“Abi çekici çağırsak. Bizim yapacağımız iş değil bu.”

“İtin,” diye bağırdı gene. Marşa basıyor ha bire ama tık yok.

Son kez yüklendik, araba bu sefer kımıldamadı bile.

“Tekerlek çukurda,” dedi Hidayet. Telefonunun fenerini erimiş kar suyuyla dolu çukura tuttu.

Pali mahvolmuş ayakkabılarını yol kenarındaki otlara sürterek temizlemeye uğraşıyordu.

“Sikerim belasını, bir işimiz de doğru gitse ya.”

Tahsin’le Hidayet yan yana dikilip çukura baktılar. Tahsin kafasını kaşıdı. “Marş basmıyor. Makine ikmali aradım. Açmadılar.” Gideceğimiz tarafa ve geride kalan yola baktı.

“Taksi çağıralım,” dedim.

“Dur bakalım, bir düşünelim de,” dedi Hidayet.

“Neyi düşüneceksin? Taksiyle gider birilerini getiririz, arabayı tamir ederler, garaja götürür bırakırız. Ha?”

“Arabayı aldığımı duyarlarsa beni işten atarlar.” Kardeşine söylemişti bunu, sesi karanlıktı. “Peder beni gebertir.”

Hidayet lastiği tekmeledi, homurdandı. Yumruğunun yumuşak yanını arka kapıya indirdi. Acımış olmalı, öbür eliyle ovuşturdu. “Ulan,” dedi. “Hep senin halt yemelerin bunlar. Yok para varmış da yokmuş da.” Göğsümden itti. Beklemiyordum. Buz gibi çamurun içine kıç üstü düştüm. Ben kalkar kalkmaz bir daha itti, gene düştüm.

“Hido, oğlum saçmalama, ne yapıyorsun,” dedi Pali. Elimden tuttu kaldırmak için. Kalkmak istemiyordum, herif ağzımı yüzümü dağıtacaktı, yine de kalktım. Bacaklarım deli gibi titriyor, iyice sıktım kendimi. Pali ikimizin arasında, kolları göğüslerimizden itecek şekilde açık.

“Ben ne yaptım ki. Siz tutturdunuz gidelim diye.”

“Abim işinden olursa gebertirim seni lan.” Arabanın öbür yanına yürüdü hızlı hızlı, geri döndü. “Ulan,” dedi. Nedensiz bir nefretle doluydu şimdi. Yakamdan tutacak gibi uzandı. Pali aramıza girdi yeniden. Hidayet Pali’yi savurdu, demin ayakkabılarını temizlediği otların arasına yüzüstü düştü Pali, ana avrat sövdü, fırladı, Hidayet’in kaşına esaslı bir yumruk attı. Hidayet Pali’yi altına alıp yere indirdi. Yerde yumak oldular, kolları inip kalkıyordu, ağızlarından çıkan sesler insan sesine benzemiyordu şimdi. Hidayet’in arkasından sarıldım, çektim, dengesi bozuldu, o doğrulurken Pali’nin yüzünü gördüm. Ağzı açılmıştı, bir şeye acayip şaşırmışa benziyordu. Şu işe bak bro. Vay anasını şu işe bak. Ellerini karnına götürdü, sonra da teslim olur gibi yüzünün iki yanında açtı. Hidayet kalktı, bıçak elindeydi, on bir santimlik Sterling’ti galiba. Pali deli gibi nefes alıyordu. Dizlerinin üstüne doğruldu soluk soluğa. Sağ elini yarasına kapadı, öbürüyle atkısını çekiştirdi.

Korkudan gıkımı bile çıkaramadım. Tek yapabildiğim öylece dikilmekti. Tahsin’le Hidayet bizi şu moloz yığınlarının altına gömeceklerdi. Karanlıkta karşılıklı durmuş bunu düşünüyorlardı. Bundan emindim. Babamdan önce öleceğim kimin aklına gelirdi. Annemin rahatlayacağını düşündüm, istediği gibi düzeltemediği etekleri, bluzları der top eder çöpe atardı bazen.

Pali dizlerinin üstünde sallanıyordu. Sarıldım. Atkısını çıkarmış yarasına basıyordu güya. Elinden aldım, bastırdım. Ih, ıh deyip çekti kendini. Başını dizime yatırdım dikkatlice. Çocuk gibi yattı. Yarasına iyice bastırıyordum, atkı kopkoyuydu artık. Rüzgâr bulutları dağıttığından gökyüzü pırıl pırıl yıldızlarla dolu. Siktiğimin yıldızları çok uzaktaydılar, bizimle bir ilgileri yoktu, seçimle falan da ilgisi yoktu.

“Ellerim orada mı,” diye sordu Pali. “Ellerim yerinde duruyor mu, ha?”

İki eli de asfaltın üzerinde gevşekçe duruyordu.


Kadire Bozkurt

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Commentaires


bottom of page