• İshakEdebiyat

Öykü- Mehmet Akgül- Öylesine Bir Gece

Sait Faik Abasıyanık’ın anısına…

Birden çıktı karşıma.

“Biraz daha maykıl maykıl takılalım, ” dedi.

Acaba daha önce takılmış mıydık? Vakit gece yarısı.

Maykıl maykıl?

“Tanımadın mı beni?”

“Yok!”

Gözlerinde, "Haydi haydi, naz etme, şuradan bir taksi çevirelim de gecenin bereketi üzerimize olsun," der gibi bir bakış.

“Pardon,” dedim, “tanıyamadım sizi, müsaadenizle ben gideyim.”

“Bu saatte ha? İyi bak... Ama söylemeyeyim… Çıkardın değil mi beni?”

“Çıkaramadım.”

Yürüdüm, sol koluma yapıştı,

“Dur, dur yoksa sen beni atlatıp da Allah Belanı Vermesin Zeus Sokağı’na mı gidiyorsun? Yer miyim ben!” dedi.

“Allah Belanı Vermesin Zeus Sokağı!”

“He ya, Allah Belanı Vermesin Zeus Sokağı. Benden kaçmaz arkadaş. Bir karı varmış orada. Tutulduğun. Ona mı gidiyorsun?”

“Yok, ” dedim, “karı marı yok, öyle bir sokağı da ilk defa sizden duyuyorum.”

“Nasıl olur arkadaş, az önce aynı masadayken sen anlattın ya.”

“Aynı masa?”

“Aynı masa ya!”

“Siz herhâlde beni biriyle karıştırıyorsunuz.”

“Olur mu canım, ne karıştırması. Az önce aynı masada oturduğum adamı tanımaz mıyım ben? Bir anda kalkıp gittin. Daha devamını anlatacaktın o olayın.”

“Hangi olayın?”

“Az önce gürül gürül anlatıyordun ya, onu. Hani ben masana geldim de sen bir figan bir figan, maykıl maykıl. Her şeyin yedi ceddine…”

Boyuna anlatıyor, sol kolumu tutmuş bırakmıyor. Habire çekiştirip duruyor. Ben çektikçe daha da bir yapışıyor. Deli midir, nedir? Başımdan savmak için,

“Küçüktüm, olmuştur öyle bir şeyler,” dedim, “herkesin karşısında şu anki yaşımda olamıyorum.”

“Bilmem kardeşim,” dedi, “aynı masadaydık, boş ver diye diye zıkkımlandık ya.”

“Zıkkımlandık ha?”

“Hah, anımsadın şimdi. Zıkkımlandık ya!”

“Dedim ya, küçüktüm.”

“Hayda, daha yarım saat olmadı yahu, ne çabuk büyüdün, arkadaş? Kaçmaz benden, o sokağa gidiyorsun değil mi? Tabii tabii, durmadan çoğul eki demenden anlamalıydım.”

“Çoğul eki?”

“Çoğul eki ya! Dedin ya, sen çocukken büyüklerin sana hep çoğul eki çalışıyor mu, çoğul eki çalışıyor mu, kaç çocuk yapacaksın, diye sorarlarmış.”

“Fesupanallah! Kardeşim, sen iyi misin?”

Ne söylesem anlamıyor. Sol kolumdan tutmuş, çekiştiriyor da çekiştiriyor. Acaba bana değil de sol koluma mı tanış çıkmıştı? Sol kolumu ona bıraksam ne olacaktı? Onu alıp nereye götürecekti ki? Bir kolla ne yapılırdı ki? Bütün söylediklerinin muhatabı sanki ben değil de çekiştirdiği sol kolumdu. Sol kolumu öyle çekiştiriyordu ki ne yalan söyleyeyim, onun sol kolumu alıp götüreceğinden korktum.

Yine,

“Dur, hemşehrim dur, ” diyor.

“Haydi, haydi, naz etme de o sokaktaki karıya gidelim, ” diyor.

“Belki de başka bir yere ha, çoğul eki için ha, anlarsın ya, çoğul eki için...”

Bunları derken de sol kolumu hiç bırakmıyordu.

Sol koluma baktım. Bana ait bir kol değil miydi bu sol kol, benden olan? Bildiğim sol koldu işte. Benim olan, ben ne isem o olan kol. Sağ kolumla aynı olan. Sol kolum, adamın dediklerini yapmış olabilir miydi? Yapmışsa da benimdi o kol. Ama adamın da arkadaşı olmalıydı. Demek ki boşuna çekiştirmiyordu. Bu düşünceyle birlikte, sol kolum, o ân benim gözümde de değerleniverdi. Bir uzuv olmaktan çıkıp kıymete bindi. İçimden, “Sol kolum, iyi bir arkadaşsa o zaman hep bana eşlik etsin,” dedim. O çekiştirdikçe ben daha da çok çekiştirmeye başladım.

Harala gürele derken en sonunda sol kolumu ondan kurtardım, zorla çekip aldım. Sol kolum tamamen bana ait olmuştu. Adımlarımı çabuklaştırdım. Arkamdan yine o sözlerle bağırdı,

“O karıya gidiyorsun değil mi, o karıya?”

Ne karısı? Arkadaşlarla buluşup çay içtik, evime gidiyorum. Baktım sol kolum yerinde, sevindim. Tabii evde bunun hesabını ondan soracaktım. Kim lan o karı, diye!

“Bakar mısınız?”

Vallahi bakmam. Duymazlıktan gelip yürümeye devam ettim.

Sağ omzumda bir el, “Yahu, abi dursana, nereye gidiyorsun?”

“Bu da herhâlde, ” dedim içimden, “sağ koluma talip.”

Arkaya dönünce daha önce hiç görmediğim bir sima...

“Amma da hızlı yürüyorsun abi, yoksa benden mi kaçıyorsun?”

Bu gece böyle. Karşıma çıkan üzüm taneleri gibi hep aynı minvalden. “Bu da,” dedim içimden, “herhâlde beni bir yerlerden tanıyor.”

“Aralarda boşluk bırakıyorsun ha abi?”

Onu baştan ayağa süzdüm.

“Hoppala, tanımadın mı abi beni?”

Tanımak için, belki de tanırım diye, ona bir daha iyice baktım.

“Tanıyamadım.”

“Abi nasıl tanımazsın? Ben Cafer.”

Boş gözlerle baktım.

“Hatırlamadın mı abi komşunu?”

“Yok.”

Herhâlde şu an burası elmanın ısırıldığı yerdi. Herkes birbirini tanıyordu. Tanıyordu da ben hiç kimseyi tanımıyorum. Birden mi salmışlardı bizi, arkaya bakmadan mı düşmüştük yollara? Yollarda, bir yerlerde karşılaşmış olmalıydık onlarla ama ben hiçbirini tanımıyorum. Onlarsa beni hep bir yerlerden tanıyorlar.

“Cafer kardeş,” dedim, “elmanın ısırılışını gördün mü?”

Bu konuşma bir yakınlık göstergesinden ziyade meramımı anlatıp kaçmaktı.

Cafer, “Ah be abi hiç değişmemişsin, hep aynısın, ” dedi.

“Değişmişimdir Cafer, az önce bir masada zıkkımlanmışımdır,” dedim.

“Afiyet olsun abi.”

“Dediğin kişi miyim Cafer kardeş? İyi bak hele bana.”

“Olur mu abi, ben kırk yıllık abimi tanımaz mıyım?”

“Tanır mısın Cafer?”

“Tanırım ya hem de ta bir kilometre öteden.”

“Kimim ben Cafer, söyle bakayım.”

“Feylesof.”

“Bir çuval inciri berbat ettin Cafer,” dedim, “ne feylesofu, ben…”

Kim olduğumu da unuttum, Cafer’se sözün devamını bekliyor.

“Gideyim Cafer ben, bugün feylesof gibi hissetmiyorum kendimi.”

“Olur mu abi, bir cigara içeydik bari. Hep cigarayla başladı bu benim hastalık, derdin.”

“Ne hastalığı Cafer, Allah muhafaza!”

“Ne hastalığı olacak abi, feylesofluk hastalığı.”

“Maşallah, gördüğün gibi sapasağlamım Cafer kardeş.”

“Maşallah abi.”

Verdiğim cigarayı yaktı, koca dünyayı içine çekti.

Sen de koca dünyayı içine çek, der gibi bakınca bir cigara da ben yaktım.

“Abi, anamı hatırlar mısın?”

Hatırlamıyorum ama Cafer anasını mı anlatacak, varsın anlatsın, dedim.

Nasıl olsa dünya iki dudağımızın ucunda yanıyor.

“Hatırlarım ya Cafer.”

“Bu yaşta sizlere ömür denir ama bizimkisi kirişi kırdı, şimdi evde ölü ölü oturuyor.”

“Yapma be Cafer, nasıl oldu o iş?”

“Ne bileyim abi, gavuruna sağlam çıktı, ölse diyordum, biraz ağlar sızlar, mevlidini falan okuturduk. Şimdi ölüyle mi konuşuyorum diriyle mi bilmiyorum.”

“Bırak yaşasın Cafer, evinin önünde oturur, birazcık daha bakar dünyacığına.”

“Baksın abim. Ben de derim, kalk, gez, toz ama yok. Öldüm ben der durur, gidemedim öbür tarafa der durur, ne günahım vardı da Allah beni yanına istemedi der durur. Ben bir daha nasıl ölürüm, diye de kara kara düşünür.”

“Belki ölmemiştir Cafer, anacığına bir şeyler musallat olmuştur?”

“Ölmez mi abi? Öldü öldü hem de çok rahat ölmüştü, ben başındaydım, tam çenesini bağlarken…”

Cigaradan uzunca bir nefes çekti, gözleri dönme dolap gibi başladığı yere geri döndü.

“Abi sen bu işleri bilirsin, anam nasıl ölür hı? İki çıtlat da ben de anacığıma söyleyeyim, sevaba girersin.”

“Dedim ya Cafer, bugün kendimi pek feylesof gibi hissetmiyorum. İstersin ki anan öle. İstersin ki öbür tarafı o da göre. Kim gelmiş de görmemiş ki öbür tarafı, değil mi Cafer? Anacığının da hakkı…”

“Hakkı ya, hakkı olmaz mı abi, sen bilirsin anamı, Hatçe teyzeni. Ne namazlar kıldı, ne dualar etti, öbür tarafta zorluk çekmeyeyim, diye… Boşa mı gitti abi, şimdi bütün bunlar?”

“Bakayım Cafer,” dedim, “bakayım bir çaresine.”

“Bak ya, güzel abim, anam tez zamanda Hakk’ın rahmetine kavuşsun da çekmesin. Yoksa vallahi ben kahrımdan öleceğim,” dedi, başkaca da konuşmadı. Geldiği gibi karanlığa karıştı.

Cafer’i ve anasını düşündüm. Cafer’in üstüne başına, cigarasızlığına bakılırsa… Cafer’in, kim bilir yanından yönünden kaç Mercedes, kaç başka başka gezegenin insanları geçip gitmiştir. Mercedes’in içinden ona taşa bakar gibi bakmışlardır. Anası, dolmalar sarmalar, bulgur pilavları yapmıştır. Salatayı bıçakla rendelemiş, cacık yapmıştır. Oğlanlar, kızlar gelecek mi diye kaç sabah uykusuz kalmıştır. Namaza durmuştur, adamından dayak yiyip yiyip bir köşecikte ağlamıştır. Hatçe teyzeye çıkarmıştır adını. Kırmızı fistanlar giyinmiş, utanmış, sıkılmıştır orada burada. Bir biblo gibi sessizliğe sürmüştür dilini. Şimdi bir gün gidip de kurtulacağını düşündüğü dünya denen dönme dolabın bir köşeciğinde, deliğinde sıkışıp kalmıştır. “Dünyada kalmak da zor imiş meğer,” diye de bir derde tutulmuştur. Gerisin geri döndüm, Cafer’i tekrardan göreyim diye. Cafer yok.

Adımlarımı sıklaştırdım. “Can havliyle,” dedim. Gelen geçenden sakına sakına yürüyorum. Motosikletler, taksiler, sokak lambaları, vitrinler, kediler, köpekler, yıldızlar, ağaçlar ve dahi apartmanlar da benimle yürüyor. Nereye gitsem oraya geliyorlar. Dünya dahil herkes, her şey durumundan sıkılmış da beni bulmuş gibi. Yalnız sokak lambası her daim öksürüyor. “Öksürmesi iyidir,” diyorum yanımdakilere, “o öksürdükçe aydınlanıyor gece.” Bir de motosiklet öksürdü az ötemde, havaya zıpladı. Sahibi, birine, bir yerlere üstü başı rüzgâr, simsiyah gidiyordu. Böyle böyle, kimseye denk gelmeden eve gitsem dedim, tam bu sırada, baktım biri,

“Dertliyim, ruhuma hicranımı sardım, ” diye diye bana doğru geliyor.

Öteden de bıçkın bir delikanlı.

Dilinde,

“Yine bir Gülnihal…”

“Bunları,” dedim, “gözüm bir yerlerden ısırıyor.”

Tamam, hemen tanıdım onları.

“Vay siz, burada, ha!”

Bu sefer ben tanış çıktım onlara. Tuttum, ikisine de iki kolumla tek tek sarıldım.

Bıçkın delikanlı bayağı sinirli, eli ayağı zangır zangır titriyor.

“O ev, na şuracıktaydı değil mi abi?”

Eve baktım, o ev değil ama ne diye bozmalı ki geceyi?

“O ev, ” dedim fakat önüne geçtim delikanlının.

“Çekil abi önümden,” dedi, “pezevenk, kaçtı diye arkamdan laf eder dururmuş.”

Önünden çekilmesem de bir şey diyemiyorum. Daha doğrusu yapma, etme diyeceğim ama bu olayın benimle ilgisi yok.

“Uy anam, ha!”

“Yahu,” dedim, “oldu bitti o iş, uzatmaya ne gerek var? ”

Ötedeki,

“Sevda yaman bir çile, çekenler düşer dile, ” deyip duruyor. O, susamcı, paltodaki.

“Bırak abi, o gün uy anam deyip tüydük ya, sonra üstüne çok düşündüm. Erkekliğe yakışır mı, kaçılır mı lan dedim.”

“Kaçılmaz tabii ki koçum. Ama olan oldu işte, üsteleme derim.”

“Ağrıma gidiyor abi. Bir baksana bana, kaçacak adam mıyım ben? Aklıma geldikçe kendi kendime o gece ne b...k yemeye tepikledim deyip duruyorum.”

“Öyle deme, uy anam demedin mi vallahi billahi ben çok sevdim seni.”

“Sevdin mi abi, gerçekten beni?”

“Sevmek ne kelime, senin hikâyeye vay anam vay, dedim.”

“Öyle mi, abi?”

“Öyle ya!”

“Uy anam!” diyerek karanlığa karıştı. Paltodaki zaten çoktan tüymüştü.

Bense eve doğru koştum da koştum. Biri arkamdan bağırdı da bağırdı,

“Abi kaç, kaç. Bilesin her yerde seni arıyorlar.”


Mehmet Akgül

80 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör