• İshakEdebiyat

Öykü- Mesut Barış Övün- Örtüler

Onunla hastanenin giriş koridorunda karşılaştık ve biraz konuştuk. Mesaisi bitmişti, dilersem beni de gideceğim yere bırakabileceğini söyledi. O gün, doğal olarak, moralim pek iyi değildi. Havada yağmur kokusu vardı. Teklifini kabul ettim. Ayrıca bu karşılaşma kafamı biraz dağıtmama yardımcı olur diye düşünmüştüm. Ama otomobile bindiğimizde rahatsız edici bir sessizlik oldu aramızda.

Kontrollü ve yavaş hareketlerle park yerinden çıktı. O sıra benim fark etmediğim birkaç damla ön cama düşmüş olmalı ki silecekler kendiliğinden çalıştı. Kapıdaki görevli başını hafifçe eğerek selam verdi bize.

“Seni tanıyorlar.” dedim.

“Valla çok sık değişiyor görevliler, ama evet, genelde tanırlar.”

Hastanenin bahçesinden çıkınca beklemediğim bir şey oldu. Az ileride yavaşladı ve arabayı sağa çekti. Arka koltuğa uzanıp çantasını aldı. Ne olduğunu anlamamıştım ama bir şey de sormadım. Dışarıda rüzgârın biraz arttığını görebiliyordum. Bir adam büfesinin önündeki masa örtülerini topluyordu.

“Biraz bekleteceğim seni.” dedi.

Ben de “Yo, sorun değil.” dedim. Bekledim.

Çantasında bir eşarp çıkardı. Üstünde koyu sarı desenleri olan siyah bir örtüydü bu. “Belki sana tuhaf gelecek ama...” dedi çok seri hareketlerle eşarbı başına takarken. Sonra aynada kendisine şöyle bir baktı ve eliyle kulağının arkasını düzeltti.

“İşte bu kadar.”

Sinyalini verdi ve yine aşırı kontrollü bir şekilde arabayı hareket ettirdi. Az sonra tekrar yoldaydık.

“Vay be.” dedim gülerek. Çarpıcı bir haber almışım ya da görkemli bir doğa olayına tanık olmuşum gibi...

“Şaşırdın mı?”

“Yani…” dedim. “Biraz…”

“Senin o aniden durmaların vardı ya, onlar gibi oldu.” dedi anlamlı bir tebessümle. Şimdi sesi daha bir güvenli çıkıyordu. Daha kendinden emin.

“Hatırlıyorsun.” dedim.

Bir şey söylemedi. Hatırlıyordu. O ilk sonbahar tiyatroya falan gittiğimiz günlerde veya kahvaltı için göl kenarında bir restoran ararken olurdu bu. Biraz da onu güldürmek için yapardım. Yolda öyle konuşup dururken veya teypte çalan müziğe eşlik ederken bazen aniden yavaşlar, arabayı kenara bir yere çekerdim. Onun bir şey sormasına fırsat vermeden “Ceketimi derhal çıkarmam lazım yoksa terleyeceğim” derdim. Ya da “Şu monttan bir buçuk dakika içinde kurtulmazsam yarın hasta olduğumun resmidir” gibi şeyler söylerdim. Bu şekilde dalgacı bir hastalık hastası rolü oynamak hoşuma giderdi. O da beni şaşkınlıkla izler ve gülerdi. “Acaba tıbbı seçmekle hata mı yaptım?” derdi. Bu sefer ben gülerdim.

“Biliyorlar mı?” dedim “Hastanedekiler yani...”

“Bilen biliyor.” dedi, ama bilmeyen de vardır. Yönetim biraz titizleniyor. Sence bir çelişki mi bu?”

“Hayır.” dedim. “Neden çelişki olsun. İnsana ait bir şey sonuçta...”

“...bana yabancı değildir, diyorsun yani.” dedi. Ana caddeye çıkmıştık. Sağımızda ve solumuzda bir insan seli akıyordu. Gökyüzü şimdi iyice griydi. Sert yağmur damlalarının arabanın tavanına vurmaya başladığını duyuyorduk.

“Bilmiyorum, belki yadırgamışsındır, diye düşündüm. Yani kapının o tarafında öyle bu tarafında böyle...”

Ona baktım ve güldüm.

“Bizim memlekette kapılar önemlidir, biliyorsun...” dedim.

Onu yadırgamıyordum. Zaten benim ne düşündüğümün artık bir önemi yoktu. Bir an onu anladığımı hissetmesini istedim ve şöyle dedim.

“Aslında sen bunu hep söylerdin. O yüzden şaşırmamam gerekir...”

“Neyi hep söylerdim?”

“Yani derdin ki... Arada bir yerde olmak beni acayip rahatsız ediyor, derdin.”

“Ben mi söylerdim bunu?”

“Evet, artık tek bir yerde durmak istiyorum, falan. Öyle şeyler...”

“Allah Allah, bak bunu hatırlamıyorum ben.”

“E, uzun zaman oldu. Hatırlamaman normal.”

Aradan ne kadar zaman geçtiğini düşündüm. Sanırım o da aynı şeyi düşündü. Kırmızı ışıkta duruyorduk, karşıya bakarak. Şimdi arabanın önünden şemsiyeli ve şemsiyesiz insanlar hızlı hızlı geçiyordu.

Yolda başka şeyler de konuştuk. Eşimi, çocuklarımı sordu. Anlattım. O da kendi gündemini anlattı. Seminerlere gidiyordu. Sık sık yurt dışına çıkıyor, hazırladığı posterlerle uluslararası kongrelere katılıyordu. “Okuduğum her şeyi anlıyorum ama konuşmada pek bir ilerleme yok.” dedi bana, sanki bu konuda bir şey söylememi bekleyerek. Kariyerinde iyi bir yere gelmişti. Başarılıydı. Tıbbı seçmekle kesinlikle bir hata yapmamıştı.

Ben arabadan inerken yağmur yine yavaşlamıştı. “Tekrar geçmiş olsun.” dedi. Hastanede bir sorun çıkarsa onu bulabilecektim. Arabadan inince eğilip teşekkür ettim. Bana gülümsediğinde sarılı siyahlı örtüsünün içindeki yüzde yıllar önceki o çocuksu ifadeyi gördüm. Oysa hastanenin koridorunda konuşurken artık onun da yaşlanmaya başladığını düşünmüştüm.

Cadde boyunca yürüdüm. Yerler ıslaktı. Evime az kalmıştı. Yağmur her an yeninden başlayabilirdi. Sabah çıkarken yanıma bir şemsiye almamıştım, oysa yağışların başlayacağı günler önceden belliydi. Gece boyunca da aralıklarla yağmıştı. Kış aylarında şemsiyesiz dolaşmayan insanlardan olamadım hiç. Sanırım bundan sonra da olamam. Bu kadar kıştan sonra, iyice zor bu.


Mesut Barış Övün

0 görüntüleme