top of page

Öykü- İbrahim Taş- Nisa'n 3

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 5 Ağu 2025
  • 7 dakikada okunur

Hayat olağan akışında devam ediyordu. K2 sabah saatlerinde yine kalabalık, Birleşim Pastanesi’nde uzun poğaça kuyrukları, hastane kapısında gece vardiyasında çıkan uykulu personel… Yaz iyice kendisini hissettirmiş neredeyse kış unutulmuştu. Tüm bunların farkında olmadan yaşayıp gidiyordum, öylesine! Yarını unutmuş, gün içinde heyecan duygusunu yeşertecek bir tek şey kaç zamandır başıma gelmemişti. Yalan yok artık beklemiyordum, beklediğimde de hoş bir şey olduğu yoktu ya. Takvim tutmadım ama Doktor Nisan gideli epey bir zaman olmuştu. Yanımda yöremde haberdar olan kimse olmayınca haliyle alışması daha kolay olmuştu. Yitire yitire hatıra biriktiriyordum. Hayat böyle bir şeydi galiba, insanoğlu böyle bir matematiğe bile razı olabiliyordu.

Henüz yeni bir şey yazamadım, haliyle Nisan’ı arayıp sormak için bir bahanem de yoktu. Artık ne kadar yoğunsa ondan da bir ses çıkmadı, canı sağ olsun. Dilim pek varmıyor ama başka bir kadının adını ağzıma almak zorundayım. Yabancı değil, bizim Nihal Hemşire. Boyuna posuna elbette sıra gelecek. Olan olmuştu bir kere Nihal Hemşire gök kubbeyi başıma yıkıp gitseydi canım daha az acır daha az suçluluk duyardım. Başımıza gelenler; kader! kadere iman ise kedere rızayı gerektiriyordu.

***

Aslında Nihal Hemşire tam da bir kadının olması gereken boydaydı. Yüzü, gözü bir yana safi neşeydi. İnsanları geçtim muhtemelen dağla taşla bile selamlaşıyordu. O kadar ki sanki hüznü hiç tecrübe etmemiş gibiydi. Hepsinden önemli olan bir şey vardıysa o da neşenin ona çok, pek çok yakıştığıydı. Çok güzel eşarplar takardı, o kadar ki bir çerçevenin içine gersen tablo niyetine duvara asılabilirdi. Kahvaltı mı yapıyoruz, afiyet olsun demesi bir yana, “O yağlı poğaçaları götürün götürün, sonra göbek de aldı başını gitti diye sitem edin ne güzel.” Nihal Hemşire, kimsenin gocunmayacağı, art niyet aramayacağı bir insandı. Yaşı biraz geçkin olan her personel, “Hele gel deli kız, babandan seni istesek vermez mi, gelin olarak değil, kızımız olarak ha,” günde en az bir defa ona böyle takılırlardı. Zaten yaşlı hastalara olan ilgisi herkesçe malumdu, onun damar yolu açtığı hasta mümkünü yok kesin iyileşiyordu. Benimle de arası iyiydi ama nereden bilebilirim ki herkesle arası iyiydi. Hastanede hastalık ne kadar normalse Nihal Hemşire’deki neşe de o kadar normaldi. Ama işte şairimiz demiş ya insan yaşarken bilmez yaşadığını diye, benimki de o hesap işte Nihal’i fark etmem hatta ıskalamam tam da böyle bir durumdu.

Sigara sağlığa zararlı, şuna şu şekil buna bu şekil… içmemek lazım ama Nihal Hemşire de sigara içiyordu. Keşke sigaranın herkese zararı dokunsa da Nihal Hemşire’ye dokunmasa diye düşünmüştüm zamanında, şimdi ondan sonra belki tek teselli kaynağım da bu düşüncem. Ona birçok şey yapabilecekken gıyabında sadece bir tane iyi dilekte bulunabilmiştim.

Hastanenin işleyişi gereği hekiminden güvenlik görevlisine kadar herkes bir şekilde diyalog kuruyordu. Nihal Hemşire’yle ben de bu işleyişin bir parçasıydık. Gerçi nereye hasta götürsek bir şekilde bizi güldürecek bir şeyler yapıyordu ama anlayamadım işte. Ne zaman kardiyolojiye hasta götürsek bir yolunu bulup yangın merdiveninde sigara molası veriyorduk. Öğrenmek isteyen tarafını da bu molalarda keşfettim, onunla konuşmak, bir şeyler anlatmak güzeldi. Huşuyla dinlerdi ama ben herhangi birine konuşur gibi konuşurdum. Bir keresinde kendi köyünden bahsettiğinde köyün ilk yerlilerinin kendi ailesi olduğunu söylemişti. Memlekette kadim bir aile diye anıldıklarından bahsetmişti. Ben de ona arazilerini ve köyün etrafındaki su kaynaklarını sormuştum. Köyün etrafında, köy merkezinin bittiği yerde başlayan tarla ve çayırların kendilerine ait olup olmadığını öğrenmek istemiştim. Arazilerinin çok fazla olduğunu, hiçbirinin köy yerine uzak olmadığını birkaç çayırın içinde su çıktığını söylemişti. Hızlıca neden böyle bir şey sorduğumu merak etmişti. Köye ilk yerleşenlerin arazi edinirken eğer gerçekten ilk yerleşimcilerse uzağa gitmeden, yakın yerdeki arazileri tuttuklarını ve su kaynaklarının etrafını ekim biçim alanı olarak belirlediklerini söylemiştim. “Mantıklı, çok mantıklı,” diye karşılık verdiğinde hayranlığa varan bir ifade takınmıştı yüzü. Ben de anlattığım bir şeyin anlaşıldığını görmenin sevincini duymuştum. Suyu, pınarı, toprağı, araziyi yangın merdiveninde kalmış, koroner yoğun bakıma yatırdığımız hastadan boşalan sedyeyi alıp acile geri dönmüştük.

Başka bir zaman kene vakası gelmişti, hastanın tüm işlemleri izolasyon odasında yapıldıktan sonra enfeksiyon hastalıklarına yatışı yapıldı. Ben ve Nihal Hemşire hastaya refakat edecektik. Maske ve eldivenleri taktıktan sonra boydan tek kullanımlık mavi önlükten giydik. Nihal Hemşire benim önlüğün boyun kısmındaki cırtı yapıştırmakta ve belinden bağlama konusunda benden atik davranınca aynısını bende ona yaptım. Beni boydan süzdükten sonra, “Bak damat gibi oldun,” demişti, Nihal Hemşire’ydi, istediğini söyleyebilirdi. Bende 23 Nisan öğrencisine benzediğini söyleyip hatta yolda giderken müsamere çocuğu diye dalga geçmiştim. Nerden bilebilirdim ki işi eğlenceli kılmak için yaptığımız günlük esprilere böyle anlam yükleneceğini! Bilmeliymişim.

Bir zaman sonra kimden duydumsa Nihal Hemşire’nin tayin dilekçesinin olumlu cevap aldığını öğrendim. Normalde Nihal Hemşire o gün nöbetçiyse bu hissedilebilir bir durumdu ama işler hep aynı yürümüyor maalesef. Nihal’in neşesi Nihal’den önce gitti. Ne bir selamlaşma ne bir şaka ne de bir tebessümü kimse Nihal’le aynı cümle içinde kullanmadı. Herkes gidecekti diye üzgündü, iyi de anılacaktı ama Nihal’in bu halleri herkesi altüst etti. Ben de herkes kadar üzülüyordum ve herkes gibi. Birkaç gün sonra herkes Nihal’in bu haline alıştı, su aktı yolunu buldu. Nihal’e ne olduğuysa Nihal’e kaldı. Nihal’in gitmesine bir hafta kala sorumlu hemşire beni yanına çağırdı. Benim bu tür işlerden anlayacağımı bahane ederek bir dilekçe yazmam için yardım istedi. Odasına girdiğimde telefonuyla konuşuyordu, eliyle yer gösterdi, konuşmasını bitirmesini bekledim. “Sen salak mısın,” diye söze başladı. Şaşkınlık ve kızgınlıkla dinlemeye başladığım nutuk, şaşkınlık ve pişmanlıkla bitti. Bizim şefi de arayıp izin konusunda inisiyatif alacağını söyledi. Ne yapmam gerekiyorsa gidip yapmalıymışım.

Odadan çıkar çıkmaz ölümün kurtuluş olduğunu düşündüm. Gidip bir şeyler yapmak zorundaydım, Nihal’le bir şeyler konuşacaktım ama ne? Ne yapılabilirdi ki! Dünyanın en neşeli insanının neşesini öldürdükten sonra üzerine kamyon dolusu çiçek döksem, kollarını, boynunu türlü türlü mücevherle doldursam ne olacaktı ki. 

Alana döndüğümde Nihal Hemşire serum seti hazırlıyordu, yanına gittiğimde herkes bize baktı. Arkadaşlarından biri gelip elindeki seti aldı, diğeri odadan çantasını getirdi. Meğer herkes farkındaymış. Tek kelime konuşmadan hastaneden çıktık, yolun karşısına geçtik, ilk kafeye girecekken sigara içilmediğini bahane ederek arka sokaktaki kafeye doğru yürüdük. Garsona sade Türk kahvesi siparişi verdikten sonra konuşmaya başladı.

Bir hafta kaldı. … abla mı sana söyledi. Şimdi ne olacak ki, buraya niye geldik, uzun uzun konuşsak bir şey değişecek mi? Merhametinden aşkıma cevap mı vereceksin. Ben kimseden aşk dilenmiyorum, sadaka niyetine verilmiş bir aşk eksik olsun. On günde ne değişecek, nasıl ya anlamıyorum. Herkesten çok herkesten önce sen anlamadıysan sorun bende o zaman. Şu düştüğüm duruma bakar mısın? Nerede hata yaptım anlamıyorum ki, iyi olmak mı kötü olan. Neden gelip bir şey demedin, neden? 

Ama sen herkese…

Ne herkesi ya ne herkesi, sen başlamadan önceye geri döndüm işte. Önce o Doktor Nisan şırfıntısından şüphelendim de sustum. O gitti yine bir şey olmadı, başka biri mi var söyle. Neden sustun bunca zaman, hoşuna mı gitti peşinden koşmam söyle!

Yüzünde hiçbir duygu yoktu, ölmüş kelimelerle konuşuyordu. Söylediklerini anlayıp anlamadığım umurunda bile değildi. Eve gitmek istediğini söyleyip kalktı. Duygularına emir verir gibiydi. Ben içmediğimiz kahvelerin hesabını öderken kapıda beni bekledi. Evi Selimiye Camii’nin arkasındaki sitedeymiş. Yolumuz uzun, güneş de tam tepeden vuruyor ama nafile. Tek kelime etsem işler iyice çığırından çıkacak. Sessizce yürüyoruz, yokuş yarılanıyor. Büfeyi gösterip “su” diyor. Sudan küçük bir yudum alıp, sıkıyor. Şişeden çıkan sesleri duyuyorum. Tek kelime etmeden sitenin önüne geliyoruz, su için teşekkür ederek başlıyor.

Sen de kusura bakma, hakkım yoktu. Başka birini seviyor olabilirsin. Olmayınca olmuyor ne yapayım. Merak etme … ablayı arayıp izin alacağım, hastanede bir daha sana görünüp rahatsızlık vermem. Başka biri var değil mi? 

Yok.

Nihal hayatımda kimsenin olmamasından aldığı cesaretle, kalbimin biraz üstüne yumruk yaptığı elinin altıyla vurup sarılıyor. Hıçkırdığını duyuyorum. Elimi başına koymak, kimse bizi duymasın istiyorum, zamanı en az iki ay geriye almak istiyorum, ilk defa önüne geldiğim bu sitede sevdiğim yemeği yapıp beni davet etmiş olmasını istiyorum, denk gelen izin günlerimizde tam şurada sarıldığımız yerde onun hazırlanıp inmesini beklemeyi diliyorum, onunla burada çokça vedalaşmış olmayı, alışveriş poşetlerini burada ona vermeyi istiyorum. Dilediklerimden hiçbiri gerçekleşmiyor.

Nihal ellerini benden çekerken, başını bile kaldırmıyor. Bir tek kelime bile duymuyorum. Ben değil ayaklarım yürüyor, bedenim uzaklaşıyor, kalbimin zamanı oracıkta duruyor. İstemsiz hatırlıyorum. Dilaver Abi vardı, taksici. Yaşı geçkin ama bekâr, herkes sevdiğini alamadı diye bekâr kaldığını biliyordu ama detaylardan kimsenin haberi yoktu. Ne zaman onunla kahvehanede denk gelip sohbet etsek, dert yansam bir şekilde akıl verir ve teselli ederdi ama son olarak, “Olsun, sen yine de okulunu aksatma, oku bitir. Para bir şekilde kazanılır,” derdi. Biraz erkeklere mahsus bir detaydır aslında ama kahvehanede arkadaşımızın elindeki tespihi çekmek için ödünç alırız ya Dilaver Abi bunun için yedek tespih taşırdı. Bilmiyorum, belki de sevdiği kızın hatırasına başka bir erkek el sürmesin diye böyle tedbir almıştı. İşte bana yedek tespihi uzattıktan sonra, bir erkeğin sevilmesinin çok nadir bir durum olduğunu, her ölümlüye de nasip olmayacağını, hasbelkader bir erkeğin başına böyle bir şey gelirse şu hayatta ondan başka nimet olmadığını bilecek kadar aklı başında biri olması gerektiğini, eğer nimetin tadına bakacak kadar şanslı değilse vay onun halineydi, ondan sonra tecrübe edeceği tek şeyin sevgisizlik olacağını, işe yaradığı ölçüde var olacağını söylerdi. Dilaver abi acaba haklı mıydı?

Yolun karşısındaki caminin altındaki kahvehaneye geçtim. Kahvehanenin kapısının üzerindeki tabelada “Muvakkithane” yazıyordu. Teknik olarak Nihal’le aramızda sadece yol vardı ama biz birbirimizden çok uzaktık. Ne düşüneceğimi, neye üzüleceğimi bile bilmiyordum. Çayım geldi, çay kaşığı isteyip istemediğim soruldu, “Sağ olasın abi,” diyebildim.

Oturduğum yerde tüm bedenimde bir karıncalanma hissediyordum. Elimdeki balığı koca denize kaptırmışım da onca damla suyun içinde bir daha denesem yakalayabilir miyim gibi umudun en çürük tarafı nasibime denk düşmüş de payıma düşene zoraki rıza göstermeye çalışıyormuş gibiydim. İçilecek kadar soğumayan çayımı dudaklarıma yaklaştırdığımda duyduğum tiksintiye kendimden başka hiçbir sebep gösteremezdim. Sevilmiştim. Bir çift gülen göz hatta dünyanın en mutlu en neşeli gözleri hisseme düşecekken, olmayacak olanın ardında biriktirdiğim takatsizliğim beni kör etmişti. Mecbur zaman geçecek, iyice pişman olduktan sonra bol bol hayaller kuracağım. Nihal hemşire kucağıma deste deste hayal kurma imkânı bırakmıştı. Kör, fark etmemiş bir adam, kırık bir kadın kalbi ve eksik bir hikâye. Bu üçüyle başka ne yapabilirdim ki.

Kahvehaneden çıkarken güneş neredeyse tam tepe noktasında. Neredeyse hiçbir şeyin gölgesi yok, bir yönüyle karanlık tarafı. Oysa ben yine kimseyle paylaşamayacağım bir ızdırabı içime gömdüm hem de bu sefer birine gerçekten zarar verdiğimi bilerek. Ne kadar başka bir şey düşünmeye çalışsam da Nihal Hemşire bir süre zihnimi meşgul ya da işgal edecek. Nihal ne demekti ki zaten ya da ne önemi var ki, kendimi niye avutuyorsam. Benim hikâyemdeki karşılığı maalesef iyi değil. Telefonuma danışıyorum, fidan demek, tazelik anlamını taşıyor ama gel gör ki ben ne zaman ve ne haldeyken öğreniyorum.

***

Bir vakitler Arapçanın gramer yapısıyla ilgili bir şeyler okumuştum. Arapçada ortak bir kök oluyormuş ve o kökten kelimeler türetiliyormuş. Mesela “k-t-b” harfleri bir kök ve “kitap” “kâtip” “mektup” gibi kelimeler hep bu kökten türetiliyormuş. Teşekkür kelimesinin kökü ise “ş-k-r” harfleri. “Şükür” “teşekkür” “müteşekkir” gibi kelimeler de bu kökten türetiliyormuş. Nihal Hemşire ne bunu duyacak ne de bundan haberi olacak ama gıyabında “Ş-k-r” kökünden türetilmiş tüm kelimelerle kendisine teşekkür ederim, beni sevdiği için.


İbrahim Taş

Yorumlar


bottom of page