top of page

Öykü- Emrah Sağlam- Delirme Bu Kadar

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 3 Ağu 2025
  • 7 dakikada okunur

Tık, çaldı apartman kapısını. Alnındaki ter şıp şıp…

Asansöre bindi, çantasından kâğıt havlu çıkarıp yüzünü kuruladı.

“Ev sıcaklığı ne güzeldir.” Dudağının titreyişini asansördeki aynadan gördü.

Gözlerinin içi kıpkırmızı, yüzü biraz daha şişse patlayacak. Bu kadar uyumaya ne gerek. Geç kaldı üstelik.

Önce yemek kokusu sızdı dışarıya, sonra kapı açıldı.

Üstünde gök mavi elbisesi, saçında beyaz çiçekli taç, ayağında pofuduk terlikler…

“Hoş geldin.”

“Ablacığım bekletmedim umarım, kusuruma bakma, ilk gelen tren çok kalabalıktı, sonraki seferi bekledim.”

“Ay ne kusuru ben de anca hazırlandım zaten, baksana doğru düzgün süslenemedim bile.”

“Süslenmemiş halin buysa…”

Gevşetti kollarını, pencereye yöneldi. Denize baktı, vapurlar dizilmiş su üstüne. Gözlüklerini çıkarıp boynundaki çelik kolyeye taktı.

Sesleri dinledi, tepsinin üzerindeki fincanı eline aldı.  Avuçlarında sımsıkı tuttu. Tüten buharı yüzüne üfledi. Ter, pul. Olduğu yere oturuverdi. Boyası kabaran duvarı seyretti.

“Ne bu duvarın rengi, epey kabarmış, iyice bir kazıyıp boyamak lazım.”

“Ya ne güzel olur, gelin teli diye geçiyor, epeydir aklımızda bizim de telaştan elimiz varmadı.”

“Bir dahaki gelişime ben yapayım.”

“Ah ne güzel olur.”

Çatladı duvar. Çatladı evler. Köz günlerine doğru.

Kalorifer peteğinin üzerine dizilmiş heykeller denizi selamladı.

Suya bakan evlerin penceresinden attı kendini. İçine döküldü. Deniz her zamankinden farklı. Daha koyu, dibi gözükmüyor. Tuzlu hava rüzgârın da etkisiyle en kuytu köşelere kadar varıyor. Camdaki bazı lekeler kabuk tutmuş, ne kadar ovalarsan ovala çıkmayacak sanki.

Lekeler. Tuz.

Yerinden kalkıp çay almak için mutfağa yürüdü. Giriş kapısının üzerindeki ahşap raf dikkatini çekti. Ayakkabılar sokakta giyilmesine rağmen ışıl ışıldı. Sanki hepsi yeni alınmış. Hiçbiri onun giydiği çakma ayakkabılara benzemiyordu.

Arka odaya vardığında duyduğu ses, iyice kuytudan geliyordu.

“Telefonun çalıyor, duymuyor musun?”

Hızla salona koştu.

“Efendim canım.”

“Öldün mü ya hu neden geç cevapladın.”

“Kusura bakma, ablama geldim, ondan açamadım.”

“A çok selamlarımı ilet, orada mı olacaksın bugün?”

“Yok birazdan eve geçeceğim kuzum, hayırdır neden sordun, iyi misin, buluşabiliriz istersen.”

“Yani buluşalım, aslında bunun için aradım seni. Akşam annemlerle sana gelmek istiyoruz. Böyle damdan düşer gibi oldu ama…”

“Şaşırdım.  Tabii buyurun… Keşke önceden haberim olsaydı, ilk kez gelecekler, hazırlık yapardım.”

“Bizimkiler öyle insanlar değildir kuşum. Bir çay demlesek yeter. Epeydir seni de görmüyorum hem. Ben de çok özledim.”

“Ben miyim sebep? Neyse geleceksiniz madem laf sokmayacağım!”

“Ahahay alemsin çocuk, görüşürüz akşama.”

Mutfağa yürüdü, yürürken çorabının delik olduğunu fark etti. Önemsemedi.

“Abla, Su aradı.”

“Günler sonra, hayrola oğlum.”

“Vallahi ben de anlamadım, ailesiyle bana geleceklermiş akşam. Yani hiç tanımıyorum insanları, garipsedim ama gelin, dedim.”

“Nedenini sorgulasaydın keşke.”

“Abla… Su, ne zararı olur Allah aşkına.”

“Senin derdin sana yetiyor be oğlum, üzülmeni istemiyorum.”

“Sağ olasın, neyse ben gideyim.”

Sıkıca ilikledi ceketinin düğmelerini, atkısını boynuna sardı.

Tam da Su’yun öğrettiği gibi. Enlemesine alıp boynuna dolar geçerdi önceleri. Su geldikten sonra atkıyı iki eninden katlayıp, katın ucundaki delikten bir ucunu diğer ucuna geçirip boynuna dolayarak kravat gibi bağlamıştı.

“Bak sana ne yakıştı, hep böyle tak artık olur mu?”

Oldu, hep öyle taktı.

Tramvayda oturacak yer yok. Herkesin işten çıktığı saate denk zaman, vagondan içeriye zor attı kendini. İnsanları izlemeyi, neler konuştuklarını dinlemeyi hep sever. Kulaklığını çıkardı. Çalan müziği kapattı.

Okuldan yeni çıkıp evine dönmek üzere olan henüz terlemiş oğlanların ne konuştuklarını dinledi. Yüzlerindeki aydınlığı seyretti.

Bir yandan gitarıyla şarkı söyleyen güzel kızın saçlarına takıldı bakışları. Kıskandı. Epey kıskandı. İyi şarkı söyleyen herkesi kıskanırdı zaten. Berbattı sesi. Berbat.

Sesini düşündü, sessizliğine vardı. Ağır adımlarla yürüdü eve giden yolu. Kimseyi görmedi. Görmezden geldi herkesi.

Havayı kokladı. Kötü kokmuyordu ev. Televizyonun üzerine parmağıyla dokundu. Test başarılı. Toz yok. Koltuğun üzerindeki battaniyeyi balkona çıkarıp silkeledi. Güzelce katladıktan sonra silindir haline getirip yerine tekrar bıraktı. Mutfakta da her şey yolundaydı. Tek bir bardak dahi yoktu tezgâhın üzerinde.

Tek bir kirli bardak…

“Hoş geldiniz. Bu ne güzel sürpriz.”

Su’yun ailesi gayet sıcak yüzlü insanlardı. Ellerinde çiçekle gelmiş annesi… Babası çikolata paketini uzattı. Şaşkınlığını gizleyemedi bizimki.

“Ya ne gerek vardı… Utandım. Çok utandım.”

“Olur mu öyle şey, ilk defa geliyoruz olsun o kadar.”

Su, uzun süredir onu görmediğinden mi bilinmez, kilo almış gibi. Yanakları şişmiş, gıdısı çıkmış.

Ah… Annesi ve babası olmayacaktı ne dalga geçerdi ama. Aklının bir köşesine yazdı, bir gün deli gibi alay edip ağız dolusu gülecekti.

“Bizim kız, sürekli seni anlatıyor bize, yalnızmışsın buralarda, ailen yanında değilmiş.”

“Evet, uzun zamandır öyle. Su pek normal anlatmamıştır beni ama her şey çok normal aslında.

“Kızıma laf söylüyor bir de tuhaf adamsın kabul et.”

“Babam da sizin gibi söyler hep. Benim yaşında evlenmişmiş, çocukları olmuşmuş. Çocuğu değil bakın, çocukları…”

“Çocuk güzel şey, sen hiç istemiyor musun?” diye sordu annesi.

“Yani benim için zor konu, zorluğu kadar da uzak. Açıkçası böyle bir dünyaya çocuk getirmek ne kadar doğru bilemiyorum. Hadi dünyayı geçelim, ülkenin şartları malum. Mutsuz bir çocuğum olsun istemem.”

“Deme öyle, gelen rızkıyla gelir.”

“İllaki öyle, ben çaylarımızı getireyim.”

Mutfağa geçerken hızla gelişen sohbeti düşündü.

Çay kaşıklarının sesi bardaklara düştüğünde Su yanına geldi.

“Su… İyi misin, ay çok özlemişim seni. Özlemim bitince çok uğraşacağım ama seninle.”

“İyi miyim bilmiyorum ya, her şey çok karışık. Kötü olmam muhtemel be kuzum. Aylardır ne çektiğimi bir ben bir de Allah biliyor.”

“Neler oluyor, açmadın hiç telefonumu, hiçbir mesajıma da dönmedin.”

“Tahsin… Tahsin gitti. Beni bir başıma bırakıp gitti. Tahsin beni karnımda çocukla bırakıp gitti.”

“Sen ne diyorsun, şaka mı bu, ne çocuğu…”

“Ay dur anlatmaya başlarsam ağlarım, çayları götürelim hadi.”

Öyle şaşkın, öyle paniklemişti ki elleri titriyordu. Çayı tabakta içecekler neredeyse… Salona geçtiler. Dudaklarını ısırmaya başladı. Nasıl olabilirdi böyle bir şey, hangi ara uzaklaşmışlardı bu kadar. Su neden saklamıştı ondan bunu. Nereye gitmişti. Nerelerdeydi aylardır.

Baba kalın sesiyle derin sessizliği bozdu.

“Bizim buraya aslında bir gelme sebebimiz var.”

“Hayırdır inşallah…”

“Bak oğlum, Su söylemiştir zaten sana olan biteni. Bizim onu Tahsin denen heriften uzaklaştırmamız lazım. Bir süre sende kalsın. Bir baba olarak bunu söylemek çok zor ama formalite bir evlilik yapalım. Kimse bir şey diyemez, ben de kol kanat gererim size. Kaç yıldır arkadaşsınız kızımla.”

“Efendim ne arkadaşı, biz kardeşiz onunla. Nasıl bir şeyden bahsediyorsunuz. Ben böyle bir şeyi nasıl kabul ederim…”

“Biliyorum senin için de zor, ama bunu söylemek benim için daha zor.”

Annenin gözlerine baktı, utançtan yerin dibine girmişti kadıncağız. Yüzünü öne eğmiş öylece olan biteni izliyordu.

“Evlilik olayı olmaz efendim. Su bende istediği kadar kalabilir. Sizin kol kanat germenize gerek yok. Söylediğim gibi o benim kardeşim.”

“Diğer türlü rahat vermeyecek o adam, ayrıca sen ne diyeceksin komşulara.”

“Benim kimseye bir açıklama yapma zorunluluğum yok.”

“Biliyorum, çok ani oldu. Sen şimdi karar verme. Biz gidelim. Sen iyice bir düşün. Sonra yeniden konuşuruz.”

Apart topar kalktılar.

Su’yun yüzü düştü. Böyle bir tepki beklemiyordu belki. Bu tepki değildi halbuki. İnsan kardeşim dediği biriyle nasıl evlenir. Formaliteymiş…

Alnı tekrar şıp şıp… Görmezden geldi. Ellerindeki titreyiş tüm bedenine yayıldı. Karnına bir ağrı saplandı. Yanlış bir şey yapmış olmanın telaşında evin içinde dört döndü. Çay bardaklarını tepsinden alıp bulaşık makinasına koyarken bir tanesini kırdı.

Sıkmaktan…

Kanayan eline bir bezle sardı. Telefona uzandı.

“Abla gittiler.”

“Nasıl geçti, her şey yolunda mı?”

“Bilmiyorum. Tuhaf bir şey oldu. Çok tuhaf bir şey…”

“Hayır olsun inşallah…”

“Abla beni Su’ya istemeye gelmişler.”

“Ne. Nasıl yani, o ne demek.”

“Dur dur anlatacağım. Ama bir anlamda doğru yani, bildiğin beni istediler. Babası Su’yla evlenmemizi istedi.”

“Tövbe tövbe, ne günlere kaldık. Oğlum düzgün anlatsana şunu.”

“Abla bir sevgilisi vardı, Su’yu hamile bırakıp önce ortalıktan kaybolmuş. Şimdi de rahat vermiyormuş. Ailesi onunla evlenmesini istemiyor. Formaliteden bir de evlilik yapıp her şeyi garantiye alma derdindeler.”

“Allah’ım ya ne insanlar var. Ya bu adamlar ilk defa gelmiyorlar mı senin evine. Bu ne cesaret, ki cesareti de geçtim saçmalık. Olur muymuş öyle şey…”

“Olmaz değil mi abla…”

“Delirtme beni, olmaz tabii.”

“Ben de öyle dedim. O benim kardeşim gibi benimle istediği kadar kalabilir dedim. Ben böyle deyince hızla kalkıp gittiler abla. Çok kötü hissediyorum kendimi.”

“Bunda kötü hissedecek ne var, sen doğru olanı yapmışsın, bence bunun sana teklif edilmesi büyük terbiyesizlik.”

“O kısma bakmıyorum abla, Su’yu düşünüyorum. O benim kötü olmamı istemez, ben kötü olayım diye bir şey yapmaz. Yani yıllardır hep böyle oldu. Şimdi zor durumda, benden ilk kez bir şey istedi. Olmaz demek, ne bileyim…”

“Ben onun böyle bir şey istediğini sanmıyorum. Ki istediğini söylüyorsa bile sağlıklı düşünemiyor. Aklı başında olan kimse kimseden böyle bir şey istemez.”

“Bilmiyorum abla, bir süre sessiz kalmak istiyorum. Bakalım ne olacak.”

“Aynen öyle sessiz kal, arama hiçbir şekilde, ararsa da kararının arkasında dur, seni bırak gelsin ben de kalsın, hiç sorun değil. Ama evlilik falan saçmalamasınlar.”

Ne söylediğini anlamak istemez gibi dinledi ablasını. Dinledi dinledi kapattı telefonu.

Pencereden sızan ay ışığına yürüdü, başını dışarıya çıkardı, yukarıya baktı, içine derin bir nefes çekti. Karnındaki ağrıyı yoktan saydı, dizlerinin üzerine kıvrılıp çömeliverdi yere. Uzayan tırnaklarını yemeye başladı, kalan parçaları kırdı.

Kıt kıt.

Üst üste aldığı soluklar sanki bir şeyleri yanlış yaptığını söylüyordu. Umursamamış gibi yapıp kahrından öldüğünü anlattı ay ışığına. Büyük sabırla dinlenmiş olmanın verdiği dinginlikle kalktı yerinden.

Düzenlemekten yüksündüğü bazanın altını açtı. Kullanmadığı eşyaları döktü odanın ortasına. Kalın kalın kazaklar, havlular, nevresim takımları, battaniyeler. Bir başına yaşayan bir insanın evinden neden bu kadar eşya olur, söylendi durdu. Koca bir çöp torbası aldı. Çıkardığı her şeyi hırsla içine doldurdu. 

Doldurdu doldurdu.

Dört büyük poşet, dış kapının önünde... Biri görse taşınacak zanneder. Sirkeli suyla sildi bazanın içini. Düzenlemek için açtığı kapak hakikaten dümdüz olmuştu, her şey çöp olmuştu. O yorgunlukla uyuya kaldı. Çalan telefonu, çok defa çalan telefonu duymamıştı. Uyandığında gördüğü kâbusları unutup telefonun ekranına baktı.

Durduk yere gülmelerine son verdi.

Yeşil kazağının üzerinde kocaman bir kahve lekesi! Hışımla çıkardı kazağını. Aynaya yansıyan bedeni, belirginleşmiş kasları, dağınık saçları, kurumuş dudaklarıyla kıpırdamadan bir süre bekledi. Bekleyişin sonu çıplak kalmasına izin vermedi. Olduğu gibi girdi duşun altına. Kafasını kaldırıp tavana baktı, hızlı aynı zamanda soğuk akan suyun yüzünde bıraktığı sarsıntıya aldırış etmeden kollarını sırtına doğru gerdi, akan suyla iyice bütünleşti.

“Kusura bakma ya aramışın, duymadım telefonu.”

“Sorun değil, epeydir sesin soluğun çıkmıyor merak ettim seni, bir arayayım istedim.”

“Merak mı ettin yoksa özledin mi buna karar vermek lazım tabii.”

“Deli. Ay ne var, özlemiş de olabilirim.”

“Özledim falan boş şeyler Zeynep Hanım, geldim kapıdayım demenle daha çok ilgileniyorum.”

“E geldim zaten, sen telefonu açmayınca pastaneye girdim çay içiyorum.”

“Sen ciddi misin?”

“Neden ciddi olmayayım ya bu tarafta bir işim vardı aklıma geldin sürpriz yapayım istedim.”

“Zeynep elindeki çay bardağını hızla olduğu yere bırak. İki kat hızla da buraya gel!”

Üzerindeki bornozu atıp kısa bir şort giydi. Hızla kurulanıp kendi kendine konuşmaya başladı.

Söyleyecek bir şey var mıydı, yapabilecek bir şey.

“Ah kim bilir,” diye bağırdı.

Kendisiydi duyduğu, kalbinden çıkıp ağzından dışarıya bıraktığı kendisi… 

Saçlarını geriye attı. Parmak uçlarını ıslatıp kaşlarını düzeltti.

Çalan kapıya açıldı kulakları, bir kez daha duymayı bekledi. Bir kez daha. Bir kez daha. Salına salına yürüdü iki metrelik koridorda.

Gelen, derin göğüs dekoltesiyle Zeynep. Titreyen elleriyle sardı belini.

Zeynep’in sıcağında teni... Dilleri karıştı, karıştı birbirine. Duydukları haz evin diğer odalarından çıkageldi.

Ensesinden erdiği yere kadar, sırtından süzülen teri sıvazladı.

Dekolte yoktu, iki meme vardı artık. Gördüğü boşluğa yasladı burnunu. Kokladı kokladı. Titreyen bedenleri kalplerinin atış hızını anlatır gibiydi. Öyle hızlıydı ki bir süre sonra bitap düşüp zamana veda ettiler.

 Uykunun bitimi yangın yeri.

Uykunun bitimi, bu defa ölüme çalan, aynı zamanda öldüren bir telefon sesi.

Telefonu açtı açmasına da uzun süre tepki veremedi.

Dinledi, dinledi.

“Ah anne,” deyip küt diye vurdu dizlerini betona.

Dişlerini sıktı, yeri yumrukladı, elleriyle yüzünü çizdi...

Pişmanlığı saçlarını yoluşundan belliydi.

Pişmanlık neyi değiştirirdi.

Su eve vardığında sevgilisin kör kurşunlarını giymişti üzerine.

Suçlu kimdi, hiç bilemedi.


Emrah Sağlam

Yorumlar


bottom of page