Öykü- İbrahim Taş- Memur İsmet
- İshakEdebiyat

- 12 dakika önce
- 8 dakikada okunur
Ayrancılar’ın oğlu İsmet'in memur olacağı haberi köyün her mahallesinde başka şekilde yankılandı. “Babası kaymakamlığa taşıdığı teneke teneke kavurmaların, sepet sepet yumurtaların, bidon bidon sütlerin nihayet karşılığını alabilmiş,” de dendi; “Yav etmeyin yazıktır günahtır. Ne kadar efendi, ne kadar temiz, ne kadar çekingen olduğunu bilmiyor muyuz? Devlet onu değil de bizi mi memur yapacaktı,” da dendi. Başka mahallede, yeni gelen genç kaymakamın İsmet’in amcasının kızına sevdalandığını, kızın erkek kardeşi olmadığından yeğeni İsmet'i memur yaparsa bu işin olacağını şart koştuğu için memur olduğunu da söylediler. Aşağı mahallede ava çıkan Paşa'nın emniyet için beraberinde getirdiği bir bölük askerine ikram için, İsmet'in güttüğü sürüden koyunlar alırken ayaküstü yaptığı İnkılap Tarihi imtihanından geçer not alınca Ankara'daki nüfuzlu dostlarını kullanarak memurluk işini yaptığı da konuşuldu. Bu olay birinin damat birinin gelin olması gibi bir şey değildi. Köyden Almanya'ya gitmeye veya Almancıların gelmesine benzeyen bir durum da değildi. Fi tarihinde köyde yaşayanların torunlarının köydeki toprakları, köyün ihtiyarlarından daha iyi bilmesinin yarattığı hayretten de ileriydi. Sabahın ilk ışıklarıyla Obruk Yolu’nun yılan gibi sarmalayarak tırmandığı dağın üzerinde yamalara benzeyen, definecilerin açtığı çukurlar da köyde bu kadar hayrete, dedikoduya sebep olmamıştı. Bedri’nin karısı Rahime’nin kırkından sonra ikizlere hamile kalması bile artık gölgede kalmıştı. İmamın, zevcesiyle kavga ettiği için camide kalması gerçeği ortaya çıkmadan önce geceleri kırkların divanına katıldığını da artık kimse konuşmuyordu. Kara Dursun’un zenginliği de, Kayseri’den getirttiği pastırmalar da, Afyon’dan getirttiği kaymaklar da kimsenin umurunda değildi. İsmet, Memur İsmet olacaktı. Devletin adamı, köydekilerin şerefi…
İsmet’in varla yok arası hayatı, memur olacağı duyulduktan sonra var tarafına kaymaya başlamıştı. Utangaç İsmet artık iyice insan içine çıkamaz olmuştu. Annesi Nazife Kadın, kız istemeye gittiği sırada, “Oğlunuz ne iş yapar?” sorusuna vereceği cevabın gururunu şimdiden taşımaya başlamıştı. Artık oğlu kahvaltıya oturmadan kimse yemeye başlamayacaktı. İsmet için sağılan taze süt cezvede kaynatılmak üzere hazır bekletilecekti. İsmet önce kahve katılmış sütünü içecek, -memur olduğuna göre tütün de içmesi gerekir- içi ısınıp temiz havada tütün içtikten sonra kahvaltıya iştahla oturabilecekti. İsmet’in memur olmasını beklemek rençperler için hasat zamanını, ilk oruçlarını tutan çocuklar için bayramı beklemekten daha önemliydi.
***
İsmet’in memur olacağı haberi uzak bir geleceğe ait olduğu zamanlardı. İpek Yolu’ndan ayrılan yolun etrafına sıralanmış dört köyün ikincisi İsmet’in köyüydü; Demirçeltik. İlk köy, ismiyle müsemma Derekenar’dı. Kışın buz tutan, her yaz bu sene kesin kuruyacak denilen derenin kenarına kurulmuştu. Üçüncü köy, büyük bir kayanın içinden geçildikten sonra çukurun dört tarafına kurulmuş dört mahalleden oluşan Obruk köyüydü. Dördüncü köy ise İsmet’in hiç gitmediği bir köydü.
Köyün girişinde neredeyse her köylünün küçük bir parça arazisi olan geniş bir düzlük vardı. Herkes biçtiği otunu orada istifler, hasadını orada harmana dökerdi. Hasatlar harmana döküldüğü vakit köyün içinde hayat durmuş gibi olsa da köy odaları, tandır başları, cami bahçelerinin gündemi yazdan belirlenirdi. Köyde bütün kış konuşulacak olan olaylar da hasat zamanı olurdu: kız kaçırmalar, sürüyü gütsün diye tutulan çobanın yapıp ettikleri, sevdalıların harman yolundaki cilveleşmeleri, çocuklar arasında çıkan kavgaların büyük husumetlere dönüşmesi…
İsmet’i tüm hayatı bu köyde geçmesine rağmen bir şekilde bu akışın dışındaydı. İsmet yalnız başınayken parmaklarına ve eline türlü türlü şekiller verse de yumruk yapamamış bir çocuktu. İçinden söylediklerini yazıya dökse belki İmam’ın evindeki kitaplardan çok olacaktı. Ama İsmet, o güne kadar ses tellerini bir defa bile titretememişti. İsmet’in babası Huysuz Sıtkı ise İsmet’ten umudunu keseli çok olduğu için İsmet; evin içinde gölge, köyün içinde ise hayalet gibiydi. Akşamları şair amcasının yolun altına denk gelen köyün üst tarafındaki evinin balkonunda oturarak, gündüzleri Hikâye Hatun’un ırgatlığını yaparak geçirirdi.
***
Günlerden bir gün Demirçeltik köyünde Akkoçlar’dan Müdür’ün karısı Resmiye, Kara Dursun’un hayratı olan çeşmede sıra beklerken kocasının gazabına uğradı. Yediği ikinci tokatla yere yığıldıktan sonra üçüncü tekmeyle tam can kuşu kanatlanıp uçacakken kızı Sevilay annesinin imdadına yetişti. Sevilay geniş omuzlarından aldığı kuvvetle babası Müdür’ü ittirmesiyle ayağının çukura gelmesi bir oldu. Müdür, kızının darbesiyle yere düşmüştü. Değme delikanlılara taş çıkartacak kadar kuvvetli ve aklı başında olan Sevilay, o günden sonra köydeki tüm kadınların gururuna dönüştü. Bir süre adının başına gümrah sıfatı eklendi. Sonra adı unutuldu, lakabı adına dönüştü. Artık Müdür, Yıkık Müdür, Sevilay da Gümrah oldu. Yıkık Müdür, o günden sonra başını hiç önünden kaldırmadı. Karısı Resmiye’ye de el sürmedi. İşinde gücünde, ağzı var dili yok bir adam oldu çıktı. Gümrah, elbette yaptığından pişman oldu ama affının da mümkün olmadığını geçen zaman boyunca anladı. Zaten Yıkık Müdür, o kış yağan ilk karla hastalandı. Ne kaynatılan ıhlamurdan ne de çayın yanına doğranan limondan aldı. Kış boyunca ayılmalı bayılmalı sayıklamalardan sonra hakkın rahmetine kavuştu.
“Gururlu bir adamdı, kaldıramadı demek ki.”
Gümrah, babasının yokluğunu annesine geçen iki yıl boyunca elinden geldiğince hissettirmedi ama ev işlerinin kadın başına olmayacağını da biliyordu. Köydeki şöhreti ise kısmetinin önündeki en büyük engeldi. Resmiye Kadın, Hikâye Hatun’a çaya gittiği bir gün Gümrah elindeki çamaşırları iki suda yıkayıp üç suda duruladıktan sonra ipe serip çaya yetişti. Hikâye Hatun, Ayrancıların oğlu İsmet’in münasip bir aday olduğunu, elinden belinden dilinden emin bir insan olduğunu, ailesinin göz önünde olduğunu söyleyip demek istediklerini aşan yapıp etmek istediklerini Resmiye’yle kızı Gümrah’a son yudumlarını içerken açık etti.
Başka bir gün Hikaye Hatun, kendisine yardım için erkenden yanına gelen ve ineklerini sürüye kattıktan sonra ahırını temizlemeye koyulan İsmet’i, kahvaltı için helva kavuracağını söyleyerek o gün tandır günü olan Resmiye’den taze ekmek almaya yolladı. Görücüye çıktığının farkında olmayan İsmet, kapıdan Resmiye Kadın’a seslendiğinde, tandır başına kadar davet edilmesinin hikmetini de hiçbir zaman anlayamadı. Gümrah; lavaşları beze sarmış, İsmet’i bekliyordu. “Buyur.”
İsmet ekmekleri alıp Hikâye Hatun’un yanına döndü. Kahvaltı yaparlarken Hikâye Hatun İsmet’in kulağına ilk kar suyunu, “Maşallah bu Gümrah da pek marifetli. Öyle değil mi? İsmet’ime böyle bir gelin… Sen nasip et Yarabbi,” şeklindeki çalımlı ifadelerle kaçırmıştı.
“İsmet bildin mi? Gümrah’ın anası senden konuştu. Sevilay’ın iyice serpildiğini söyledi. Sevilay da senden epey utanırmış. Ne dersin? Akşam çağırayım buraya da bir haberleri olsun mu?”
“Sen bilirsin ana.”
O günün akşamı Hikâye Hatun, yorganları bahane ederek Gümrah’ı evine yardıma çağırdı. İsmet işini bitirip şair amcasının yanına giderken Sevilay’la karşılaştı. İsmet’i gördüğünde Sevilay’ın gövdesine daha önce tecrübe etmediği bir sancı misafir oldu. İsmet’i atlattıktan sonra yoluna koşturarak devam etti.
Hikâye Hatun; sonraki gün Sevilay’ın kara sevdaya düştüğünü, İsmet’in büyük vebal altında olduğunu söyledi. İsmet’in sevdalandığını ise Sevilay, İsmet’ten önce öğrendi. Hikâye Hatun yaptığı işin köyün içinde duyulmasını kısa sürede başardı. Sakız Emine’ye Gümrah’ı söyledi, Billur’a, “Bak sen bizim İsmet’e hiç de belli etmedi, sinsi,” dedikten sonra haberin köy ahalisi içinde ikinci defa yankılanması iki namaz arasındaki vakti geçmedi.
İsmet artık bir yerde Sevilay’a denk gelmemek için başını iyice önüne eğse de içinde yeşermiş koca bir ağaç gövdesi vardı. Sevilay’ın kendisine olan sevdasını duyduktan sonra kendi sevdası da kulağına çalınınca tamam oldu. Köyde söyleyeni belli olmayan laflar dolaşmaya başladı. “Bizim pısırık İsmet, Gümrah’la… Eee gelinliği İsmet’e giydirsinler o zaman. Hiç olacak iş mi, de sen de Emine’nin boş boğazlığı işte.”
O günün akşamı Sevilay, kalın yün yorganın altında saçlarının ucunu işaret parmağına dolarken İsmet’i düşünmeden edemedi. Bedenini ateş bastı, annesi odaya girerken utandığını saklamaya çalıştı. Sabah uyandığında iyice terlediğini, dudaklarının kupkuru olduğunu fark etti. İsmet hep aklındaydı. Sevilay, o gün yere her zaman olduğundan daha sağlam basmaya başladı. Bedeni hafifledi, annesini kucaklarken kemiklerini kırmamak için kollarını gevşek tuttu. Çoraplarını dizine kadar çekip yazmasını gerdanı görünmeyecek şekilde örttü. Annesine yakın zamanda hasret duyacakmışçasına onun bir dediğini iki etmedi. Çeşmeye su getirmeye giderken yolda onu yorup soluklanmasına sebep olacak güğümleri almadı. Annesi ekmek yaparken onu daha bir dikkatle izledi, konu komşuyu misafir ettiklerinde tamamen annesini taklit etmeye çalıştı.
Aynı akşam İsmet ise rüyasına Sevilay’ı misafir etmeden önce kendi babasının azarlarından içi acıdı. İlk defa başını kaldırıp babasına kötü kötü bakmak zorunda kaldı. Sevilay’ın bu lafları duymaması gerektiğini düşündü. Sabah ilk iş annesinden, babasını tembihlemesini istedi. “Babama de ki bir daha bana kızmasın.” O sabah Hikâye Hatun’un iki elini birden öptü. Sürü köyün dışına çıkana kadar çobana yardım etti. Dönüş yolunda babasının ağılın damı için kardığı çamuru babası heladan dönene kadar sepetlerle taşıdı. “Kolay gelsin babam.” Başı önünde, elleri cebinde, ağzını bıçak açmaz, dedikoduya sağır İsmet; çevresindekilerle konuşmayı ilk defa deniyormuşçasına konuşuyordu. Duymanın verdiği bir lezzet olduğunu da yeni keşfetmişti. Annesinin hamur yoğururken ileride artık bu kadar yorulmayacağını düşünerek teselli buluyordu. İsmet için mevsimlerin sayısı dörde çıkmış, güneşin sarı sıcağını sanki kendisinden başka kimse duymuyormuşçasına hayat dolmuştu.
Ey soluklara güç kuvvet veren! Ey akşam rüzgârlarını âşıkların nefesinde türküye dönüştüren! Ey eşkıya namlusunda kahpe kurşunlar taşıyan! Ey geceyle gündüzü ayıran, toprakla gök kubbeye vuslatı haram eden! Ey sultanların tahtını cariyelere çiğneten! Ey yağmurla balçık eriten, topraktan çamur yapan! Ey özlenen, mahşerde umulan! Ey kalplerimizin veznedarı, gönüllerimizin hazinedarı! Ey konuştuğumuzda bizi yok eden, sustuğumuzda içimizde ırmaklar coşturan!
İsmet’in babası Huysuz Sıtkı, “Bizimkinden ata olur mu komşular! Ne eli ekmek tutar, ne belinde nefsi var. Selam versen çekinir almaz, para versen ne işe yaradığını bilmez. Benden düşmüştür düşmesine amma eve sahiplik edecek de, karısına kocalık edecek de… Yarın öbür gün çoluğu çocuğu olur, nasıl idare eder? Benim kaç dönüm arazim var, üç beş dönümle kaç kursak doyar? Sonra öyle birini deyin ki ben de bileyim oluru var. Gümrah, bizimkini değneksiz güder. Konu komşuya rezil olurum. ‘Gelin, önce oğlunu sonra babasını mum etti de üfleyip söndürüverdi.’ diye laf söz çıkar. Müdür’e ne olduğunu bilmez misiniz ki benim başıma en âlâsından çorap örersiniz. Birinize bir kötülük ettim de haberim mi yok, rızkınıza göz koyup el mi uzattım da bunu bana reva görürsünüz. Söyleyin de Allah aşkına ben de bilem,” diye, kapının önünde otururken söylendiklerini içerdeki İsmet’in duyduğundan emin olduktan sonra kalkıp akşam namazı için camiye gitti.
İsmet kulaklarından içeri sızan sözlerin anlamının kötülük olduğunu fark etti. Göğsünde hissettiği fidenin toprağı yarıp çıkmasına benzeyen sancı, gövdesinin dört bir tarafına sarmaşıklarını kısa sürede ulaştırdı. Tesellinin ilk defa annesinde değil Sevilay’da olduğunu düşündü. Sevilay, bir an için dört mevsim ucu karla kaplı ulu bir dağın zirvesine dönüştü. İsmet o güne kadar güttüğü sürüyle en fazla kayaların dibine kadar gidebileceğini düşündü. Belki Kara Dursun’un keçileri kayalıklara çıkabilirdi ama bu ne işine yarayacaktı? Tüm gece nefes alıp vermek dışında bir şey yapmadı. Sabah olduğunu Hikâye Hatun’un, “İsmet nerede kaldı?” diye gönderdiği haberci sayesinde anladı. Evinden çıkarken güneş gözlerini kamaştırmakla kalmayıp neredeyse gideceği yönü karıştırmasına da sebep olacaktı.
“Ana babam olmaz der, ne yapmalı?”
“Aaa benim mahcup aslanım, külfetsiz nimeti kim yitirmiş de sen bulacaksın! Sen şair amcanın yanına var, Allah kerimdir.”
İsmet, Şair Amca’nın yanına varana kadar Hikâye Hatun, Sevilay’ı yanına çağırmıştı. Herkes olacaklardan haberleri varmış gibi telaşlı ama yine de suskun bekliyordu. Hikâye Kadın minderin üzerinde, elindeki tespihin yarısı yün yeleğinin cebinde mırıldanıyordu.
“Hoş geldin güzel kızım.”
“Hoş buldum ana, ellerinden…”
“Kısa olsun öze tez kavuşalım. Ayrancıların İsmet’e ne dersin?”
“Bilmem ana, sen nasıl münasip görürsen?”
“Ben diyeceğimi demesem, sana haberini kavuşturmazdım.”
“Sen bilirsin, sen münasip gördüysen.”
“Allah işinizi kolay etsin, var git evine. İsmet hakkında ne duyarsan şüpheye düşme! Duyacaklarına mürüvvetini görene kadar da inan.”
“Tamam ana.”
Bu sırada İsmet ve Şair Amca çaylarından ilk yudumunu almıştı.
“Ya öyle işte İsmet’im yaşlılığı kolay mı belledin. Aklında bin bir türlü mesele, onlarca mezar taşı, kaç tane gönül yarası… Gidenlere elveda etmekten gelenlere hoş-sefa diyecek takat kalmıyor. De bakalım Hikâye’m seni bu saatte ne diye gönderdi. Yetiştirecek haberin mi var yoksa diyeceğin senden mi?”
“Emmi! Âşık olan yerlerim ağrıyor.”
***
Hikâye Hatun, Sevilay’dan sonra Sakız Emine’yi ve Billur’u yanına çağırdı. İkisi de alacakları dedikodunun merağına her zamanki telaşlarını ekleyerek, eteklerine bulaşacak tozu dert etmeden koştur koştur geldiler.
“De hele ana, bizi bu saatte bunca işin gücün içinde; kocam temiz çamaşır, oğlum pişmiş aş beklerken, kaynanam birimi bin edip yedi ceddimi diline dolamaya fırsat kollarken mesele nedir?”
“Sorma Emine kızım, sorma. Billur kızım da sağ olsun, kundakta bebesini kancık kaynanasına bırakıp gelmiş. Bilmez misiniz sanki âdet töre neyin kalmadı.”
“Ne töresi, ne âdeti ana, Allah’ına kurban de hele. Oğlanı bilem dokuz ay taşımamışım. Bak köye, kırk haneden kırk bin mesele gelir aklıma. Ter basar görmez misin? Eve gidende konu komşuya ne anlatırım? Yolda bir çevirse dilime neyi dolarım?”
“Yok kızım yok kalmadı. Eskiden hangi hayırlı iş olurdu da kulağıma gelmezdi. Beni büyük değil, kem göz görürler demek ki. Kimden hayır duamı eksik etmişim ki benden sakınır, benden saklarlar.”
“Ana Allah’ına kurban, nebisinin ayağının altına taş olam ki çıkart ağzındaki baklayı. Bak fenalık geliyor bana, kurbanın olayım. Bilirsin dayanamam böyle işlere. Vereceğin haber nedir?”
“Dur kız, gün yirmi dört saat, yıl dört mevsim. Bu neyin telaşı, bir çay için soluklanın.”
“Ana değil çay, dile benden şol cennetin ırmaklarını kapında akıtam. Kurban olayım del etme beni. Bak can kuşum göğüs kafesimin kapısını döver. Pır pır edip gitmeden söyle ne söyleyeceksen. Yarım aklım hafiftir, onu da sen zayi etme.”
“Duydunuz mu? Ayrancılar’ın oğlu İsmet, memur olacakmış.”
İbrahim Taş




Yorumlar