top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Nur Hayat Buran- Arabada

Tıka basa dolu arabanın arkası neredeyse yere değecekti. Geri görüşü engellemeyecek şekilde son eşyaları da yerleştiren Güven, arabanın çevresinde volta atarak babasının evden çıkmasını bekliyordu. Elinde bir yastık kalmıştı, sığdıramamıştı bir yerlere, yanına koyup kapıyı kapatacaktı. Ruhu da bedeni kadar yorgundu. Gözaltları çökkün, omuzları düşüktü.

Ercan Bey, son yarım saattir iki kere tuvalete girmişti. Huysuzdu, meşguliyetsizdi, hâlâ müdür gibi davranıyordu ve bakımı her geçen gün zorlaşıyordu. Şimdilik ihtiyacını kendi görüyordu ama sonunun iyi görünmediğini doktor kontrolde çıtlatmıştı. Hastane çıkışı babasının durumunu anlatınca abisi telefonda “Buna da şükür,” demişti. Güven “Uzaktan uzağa şükretmek ne kolay,” diye söylenmişti.

İnanç, yazlığın Ercan Bey’e iyi geleceğini savunuyordu. Güven ise bu düşünceye onun kadar sıkı sarılamıyordu. Gerçi bir daha geri dönmeyeceklerini bilmiyordu müdür bey, iki kardeş alıştıra alıştıra söyleyeceklerdi.

Güven, babasını elinde bastonuyla kapıda görür görmez arabanın kapısına davranıp sabırsızca “Hadi baba, bin artık,” dedi.

Ercan Bey arabaya yöneldi ve Güven’in kapısını tuttuğu aracın ön koltuğuna yavaş hareketlerle kaşını, gözünü oynata oynata yerleşti.

Çatt!

Güven, kapıyı kapatır kapatmaz sürücü koltuğuna oturmak üzere koşarak aracın soluna geçti, kapıyı açıp arkaya sığdıramadığı yastığı sol yanına koyarak arabaya yerleşti.

“Ne o, sinirlendin mi sen bana?”

“Yok baba ne haddime, olur mu öyle şey?”

“Ben anlarım, kızgınsın. Bugüne bugün kırk yedi yıllık babanım.”

“Baba, huzurla gitsek mi ha ne dersin? Bak araba kullanacağım.”

“Ben huzursuz ediyorum seni di mi? Ölsem de kurtulsan.”

Dışından “Yapma baba…” diyen Güven, içinden “Ölsen sen kurtulursun aslında…” diye geçirdi.

“Yalan mı?”

“Yapma, n’olur yapma baba. Bak sevdiğin şarkıları açayım. Nalan Altınörs?”

Değdi saçlarıma bahar gülleri…

Arabayı hareket ettiren Güven’e babası,

“Hadi oradan, yumuşatmaya çalışma beni. Abin aradı, hazırmış. Müjgan neden gelmiyormuş, bak onu bilmiyorum, sen bilirsin, anlat.”

“Ha o mu?” diyerek duraksayan Güven, “Bana da dün söyledi işte, oğlanın sınavı için kalacakmış. Zaten bi yerleşelim abim dönecek hemen. İşi var malum,” deyip burnunu kaşıdı.

“Tabii, işi önemli. Çok mühim işler yapıyor benim oğlum.”

“Evet baba. Mühim işler… Pek mühim hem de,” derken ağzının kenarını büzdü.

Kısa süreli bir sessizliğin ardından,

“Baba, ben de yeniden bir işe girsem mi diyorum, ne dersin?”

“Sen ne yapacaksın işi oğlum, mis gibi emekli oldun işte. Gerek yok bu yaştan sonra çalışmaya.”

“Ne varmış yaşımda? Ben erken emekli oldum. Hem abim çalışıyor bak hâlâ?”

“O başka, onun kendi işi. İnsan kendi işinde ölene kadar çalışır. Hem o evli, çoluk çocuk bakıyor. Para lazım ona. Bak kız bitirdi, şimdi de oğlan yurt dışında okuyacağım diyor,” deyip arabanın arkasına yeniden göz atan Ercan Bey “Bu arada biz neden bu kadar çok şeyle gidiyoruz yahu, arkada yer kalmadı abine, neden böyle yaptın, lüzumsuzluk, başka şey değil,” deyip konuşması bitince de cıkcıkladı.

Güven, arabanın doluluğuna sinirlenen babasına ne diyeceğini bilemediğinden müziğin sesini biraz daha açtı ve Nalan Altınörs’e eşlik etmekle yetindi. Tam bu anda nazik bir biplemeyle arabanın benzin ışığı yandı.

“Şu benzincide durayım da benzin alalım baba,” diyerek konuyu değiştirdi.

“Abin binince al, hem o ödesin, bir sürü para kazanıyor.”

“Yok baba, abime yük olmayalım. Hem ben sıkıştım da biraz.”

“Oğlum, yoksa sende de mi başladı şu prostat illeti? Benim doktora sen de bi görün istersen. Gerçi benim sen yaşta başlamadı ama…”

“Tamam baba bakarız. İniyorum bak, bir şey istiyor musun?”

“Su al su, abine de al.”

“Tamam.”

Arabayı benzin pompasına yanaştıran Güven, acı acı gülümseyerek pompacıya, “Üç yüz liralık olsun kardeşim,” diyerek kapıyı kapattı.

Çatt!

Güven kapattığı kapıyı yeniden açıp, “Affedersin baba, arabanın kapısı bugünlerde böyle sesli kapanıyor,” dedi.

“Tamam tamam paran yoksa vereyim ben.”

“Var baba var,” deyip kapıyı yeniden kapatarak benzin istasyonunun market bölümünden tuvalete doğru yöneldi. Yaptığı her şeyi seslendirmeye başladı. İnternetten öğrenmişti. Bu, onu endişelerinden uzaklaştırıyordu.

“Elimi kapıdaki elektronik zımbırtıya gösterip kapıyı açıyorum.

Hastanelere özgü bir temizlik kokusuyla karşılıyorum.

Lavaboları geçip tuvalete giriyorum.

Anda kalıyorum.

Elimi sifonun yanındaki mavi ışıklı yere gösterip klozet oturağının üstündeki naylonun değişmesini bekliyorum.

Arka cebimden telefonumu çıkarıp tuvalet kâğıtlığının üzerine yerleştiriyorum.

Pantolonumu indiriyorum.

Tuvaletimi yapıyorum.

Klozette oturmaya devam ederken telefonumu elime alıyorum. Mesajlarıma bakıyorum.

Aslında bunu yapmamalıyım, hep tek iş. Ama dayanamıyorum.

Kendini abi zanneden İnanç’ın beş dakika önce, “Beni almadan babama konuyu anlat,” mesajını okuyorum.

Neden senin pisliğini hep ben temizliyorum? yazıyorum, siliyorum.

Kendin söyle, yazıyorum, siliyorum.

Bana patlar, yazıyorum, hep böyle olur zaten, lanet olsun, siliyorum.

Yol boyu söylenir, araba kullanacağım malum, dikkatim dağılmasın, akşam rakı-balık yaparız, o sırada söyleriz, yazıyorum. Gönderiyorum.

Telefonumu yine tuvalet kâğıtlığının üstüne bırakıyorum.

Ayağa kalkıp pantolonumu toparlıyorum.

Anda kalıyorum. Anda kalıyorum. Anda kalıyorum.

Akıllı klozet işimi bitirdiğimi anlayıp kendiliğinden çalışıyor, içinde ne var ne yoksa yutuyor.

Kapıyı açıyorum, telefonumu alıyorum, arka cebime yerleştiriyorum.

Lavaboya yöneliyorum.

Musluğu açıp elimi yüzümü yıkıyorum, boynumu ıslatıyorum.

Aynada kendimi inceliyorum.

Geniş alnımdaki çizgilerin arasında kendine yer arayan su damlalarını izliyorum.

Gözümün yeşilini arıyorum, bulamıyorum.

“Lanet olsun, bu ben miyim? Ha ben miyim?” deyip hızlıca ellerini yıkadı, kuruladı ve aynada kendine son bir kez bakıp tuvaleti terk etti.

Market bölümünden dört su alıp ödeme sırasına geçti. Önünde kucağında çocuğuyla sarışın genç bir kadın vardı. Çocuk, Güven’in öne eğik başına bir şaplak attı, boş bulunan Güven elindeki su şişelerini yere düşürdü ve çocuk kahkahalarla gülmeye başladı. Kadın, arkasını dönüp Güven’ e baktı, “Aaa Berk, özür dile bakalım amcadan,” dedi. Güven içinde kabaran tüm duyguları dışına çıkarır gibi ofladı. Çocuk karşılık olarak anlaşılmaz sesler çıkardı. Kadın tedirginliğini belli etmek için yeniden su almayı teklif etti. Güven soğukça “Gerek yok,” dedi. Kadın, Güven’in bakışlarından korktu, aceleyle kasayı terk etti.

Kadından sonra Güven de ödemesini yapıp temiz havaya ulaştı.

Babası, “Amma da uzun sürdü oğlum, n’aptın içeride onca vakit, iyice bunaldım, içim yandı, ver şu suyu ver,” dedi. Güven, hemen elindeki sulardan birini babasına uzattı. Ercan Bey, sudan acele iki koca yudum aldı. Güven tuvaletteki kendiyle şimdiki kendindeki değişimin ayırımına vardı ve haline üzülerek arabaya binip çalıştırdı.

Bir süre Güven’in yolculuk için hazırladığı şarkı listesini sessizce dinlediler. Bu esnada Güven’in aklında babasına neyi, nasıl söyleyecekleri hususu dönüp durdu. Kafasındaki hiçbir senaryoda babasına bu hususu söylemek mümkün olmuyordu. Tırmandıkları dik yokuşun sonunda İnanç’ı, sözde evinin önünde elinde tek bir sırt çantasıyla beklerken buldular.

İnanç, önce sağ ön kapıyı açıp padişahına kavuşan bir şehzade gibi Ercan Bey’in eline hamle yaptı, tuttuğu gibi öpüp başına koydu. Ercan Bey, el öpenlerinin çok olması temennisinde bulunup balkonda birini ararcasına kafasını camdan uzattı. İnanç, “Oğlanın öğretmeniyle karşılaştık kapıda, Müjgan onu karşılıyordur, size çok selam söyledi,” dedi. Güven, gözlerini devirerek İnanç’a baktı. “Hadi abi, geç kalmayalım,” deyip kaşıyla gözüyle arabaya binmesini işaret etti. İnanç, hızlıca arka kapıyı açınca birkaç paket aşağı yuvarlandı. Güven’ e doğru gülerek,

“Oğlum, oturacak azıcık yer kalmış, n’aptın sen böyle?” dedi.

“Ben de onu dedim, oğlum neden her şeyi koydun dedim, sanki dönmemecesine gidiyormuşuz gibi.”

İnanç, babasının arkasına oturup kapısını kapattı.

Çatt.

Güven bir yandan direksiyonu çevirip bir yandan da “Baba, o değil de abimin sana söylemesi gereken çok önemli şeyler var. Hadi abi, nereden başlamak istersin?”

“Ben mi? Yok ya şimdi yolda sıkmayayım babamın canını.”

“Hayırdır oğlum, canımı sıkacak ne oldu?”

Güven’e dikiz aynasından öfke dolu bir bakış fırlatan İnanç.

“Baba, oğlanın dersine takıldı aklım şimdi benim.”

“Olur gider oğlum, dertlenme sen. Genç çocuk, yapar o, merak etme, bak sen nasıl yaptın?”

“Doğru diyorsun. Ne güzel şarkılar bunlar baba, tam senlik.”

Güven, dikiz aynasından kaşını kaldıra kaldıra İnanç’a baktı. İnanç da gözlerini belertip Güven’e dik bakışlar attı. Ne dediklerini bir tek kendilerinin bileceği şekilde gözleriyle bir süre konuştular. Sonra Güven mecburiyetten gözlerini kaçırıp yola dikti.

“Sağ olsun kardeşin hazırlamış, hep sevdiklerim.”

“Bu arada gece çok büyük yangın olmuş İzmir’de, duydunuz mu siz? Radyoyu mu açsak?”

“Hadi ya, neresindeymiş İzmir’in abi?”

“Aç, aç da dinleyelim.”

Güven, radyoya geçiş yaptı. Bir haber kanalı buldu, evet büyük bir yangın söz konusuydu ve denize nazır koca bir site yanmış kül olmuştu. Güven, İnanç’la babası da o evde olup yansaydı, borçların hepsi de onlarla beraber kül olurdu diye düşündü. Aklına gelen bu düşünceyi kafasından uzaklaştırmak istedi. Babası, hiçbir şeyi öğrenmeden, hayal kırıklığına uğramadan misler gibi ölürdü hem. O imzaladığı kağıtların prosedür olmadığını, evi ipotek ettirdiğini hiç bilmezdi. Ölüm düşüncesinden uzaklaşmak şöyle dursun daha da yakınlaşıyordu. Abisiyle babası yangın hakkında konuşuyorlardı. Babası, yıllar evvel bayındırlık müdürüyken dairesinde çıkan yangını ve nasıl söndürüldüğünü anlatıyordu. Zaten Ercan Bey’in anlattığına göre onun zamanında dört dörtlük olmayan hiçbir şey yoktu.

Spiker, “Narlıdere’de başlayan ve kontrol altına alınan yangının İbrahim Tatlıses’in evinde başladığı ve tüm siteyi sardığı iddia ediliyor,” diye söze başladı.

“Bu adamın da başına gelmedik kalmadı.”

“Doğru diyorsun baba, her seferinde de kurtuluyor.”

“Can kaybının olmadığı bildirildi,” diye habere devam eden spikeri duyan Ercan Bey, “Artık duyacak bir şey kalmadı, sanat müziğine geri dön oğlum,” dedi.

Gönül Yazar, “Bu kadar yürekten çağırma beni, bir gece ansızın gelebilirim” e başladı.

Kafasında ölüm fikri yeşerip büyüyen Güven kendisiyle hesaplamaya girişti.

Neden kendi koltuğumun arkasını eşyayla doldurdum?

Abimin babamın arkasına oturmasını neden istedim?

Sığmadı bahanesiyle neden sol yanıma yastığı sıkıştırdım?

O kaza videolarını neden izledim? Kamyonların arka korumalıklarının ne kadar tekinsiz olduğunu öğrenip nasıl da kamyon gözetledim?

Babamın sayılı günü mü kaldı sahiden?

Abim için de kurtuluş değil mi? Çocuklar da mirası reddeder. Zaten Müjgan akıllıdır, bilir bu işleri.

Babam boşandıklarını duysa mahvolur, abimin battığını bilse kahrolur, şimdi böyle kazada ölseler çok daha iyi olmaz mı? Ya ölmez de sakat kalırlarsa bitkisel hayatta senelerce yaşarlarsa. Ya ben? Ben de ölürsem ya da sakat kalırsam. Ölürsem sıkıntı yok da sakat kalırsam işim zor, bakacak insanım yok. Kapıcının karısı bakar belki maaşımı da alır yerler afiyetle. Ağzımın akan suyunu, kapıcının oğlan siler.

Değişen şarkıyla kendine gelen Güven’in, şarkının farkına varınca gözleri büyüdü.

Bir ihtimal daha var o da ölmek mi dersin?

Şarkıya eşlik eden babasına dönen Güven, “En iyi kim söylüyor bu şarkıyı baba?” diye sordu,

“Behiye Aksoy, en güzel o söyler, aferin onu bulmuşsun,” deyip şarkıya eşlik etmeye devam etti.

Babası bugün iltifatta cömertti.

Güven, dikiz aynasından, “Abi, bugün son günümüz olsa bana ne söylemek isterdin?” diye sordu.

“O ne biçim soru öyle?”

“Hiç, öylesine, geçen Instagram’da vardı, duygularınızı içinizde tutmayın, dile getirin diyordu. Malum ben pek yapamam.”

“Ben sana minnet duyuyorum, anama da babama da bensiz baktın koçum, kendini feda ettin.”

“Gerçekten böyle mi düşünüyorsun abi?”

“Evet, dışarıdan bakan herkes öyle düşünüyor zaten. Son günüm olsa sana teşekkür ederdim, yaptığın her şey için. Özellikle bugün için.”

Abisinin sözcüklerinin ne kadarının samimi ne kadarının politik olduğunu tartamadı. Zaten lüzumu da yoktu artık.

“Baba, ya sen ne söylemek isterdin?” diye sordu.

“Oğlum, ben diyemem öyle süslü şeyler. Allah razı olsun, ikiniz de başımı öne eğdirmediniz.”

Güven, babasının bu sözünden sonra doğru karar verdiğine bir kez daha inandı. Az ötesindeki tırın, arka korumalığının sağlam olmayan tırlardan olduğunu fark ederek gaza yüklendi.


Nur Hayat Buran

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page