top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Usame Yördem- O Duygu, Şu Köpek Yavrusu, Bu Eşyalar, Yağmur ve Çizgiler

“Her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalık.”

Dostoyevski


Ümran Teyze, “Fatih koş, yetiş!” dediğinde, odamda kitap okuyordum. Okuduğum son sayfada yazılan “Taşındığımız evlerimiz geliyor aklıma: balkonlu evler, sobalı evler, müstakil evler, ölümle tanıştıran evler, yaşamla yüz göz eden evler, içinde yaşamadığımız ve kaçamadığımız evler...” cümlesini, zihnimden üçüncü defa geçirirken duyduğum ses üzerine kitabı masaya fırlatıp da açtım dış kapıyı. Karşımda, Ümran Teyze ve oğlu Orhan.

Kapı eşiğinde durmuş, yüzüme vuran ince esintiyi göğsümde yumuşatıp gerisingeri yollamaya çalışırken tıslarcasına anlamsız cümleler kuruyordu Orhan. Sinirli halinden olsa gerek ağzının kenarından salyası akıyor, tükürük parçacıkları fışkırıyordu etrafa. Beni yoklayan esinti, bir ürpertiye dönüşüverip bedenimde gezinmeye başlamıştı ki, anlık bir titreme geldi ve geldiği gibi geçti üzerimden. İçimde, belirsiz bir duygu kaldı geriye.

Ümran Teyze, elleriyle oğlu Orhan’ın ellerini kavramaya çalışıyordu. Orhan’ın bir elinde dişleri aşınmış kırmızı bir rende. Rendenin üzerinde birkaç küçük havuç parçası, ufak bir kan damlası ve parmak izleri. Bir yandan rendeyi sallıyor Orhan, bir yandan da anlayamadığım küfürler ediyordu. Ümran Teyze’nin ellerindeki ufak tefek çizikler çarptı gözüme. Boğumlarında ince bir kuru kan lekesi. Niyeyse telaşlanmadım. Çok öncelerden kalmış bir endişe, telaşımla selamlaşmış ve bozuğa çalmak üzereymiş de son anda bundan kurtulmuş gibi bir duyguyla tanıştırmaya çalışıyordu sanki beni.

Asansörün ve havalandırmanın sesi, koridorun duvarlarına çarpa çarpa ilerliyordu. Oracıkta dikilip Ümran Teyze’nin beni fark etmesini, bana bir şeyler söylemesini bekledim. Birkaç saniye kadar sürdü bu. Ümran Teyze dönüp bana baktığında, zaman bir kıskaçtan kurtulmak istercesineydi. Daralmış, daralmış ve ufacık oluvermişti. Yahut bu denli anlam yüklü değildi de ben dramatize ediyordum. Belirsiz duygum sürüyordu. Elleriyle Orhan’ın ellerini kavramaya çalışan Ümran Teyze, beni fark ettiğini bana da fark ettirmek istercesine ve çok korktuğunu benden yahut Orhan’dan gizlercesine ama bunu başaramazcasına, “Oğlum yardım et, Orhan’ım kriz geçiriyor yine,” dedi. Sesinde beliren titreme, krizin “z” harfi ile geçiriyorun “g” harfi arasında hissediliyordu. O aralıkta bir yerden seslenmişti bana.

Orhan’a baktım, rendeyle birini öldürebilmenin mümkün olup olmadığını düşündüm, ona doğru yürüdüm ve aramızda birkaç adım kaldığında, ona “Sakin ol be oğlum,” dedim. Bunu der demez Orhan’ın ellerinden ellerini kurtarıp da bizim daireye doğru koşmaya başladı Ümran Teyze. İçeri girdi ve kapıyı iki defa kilitledi ardından. Islak bir köpek yavrusu gözlerle yüzüme baktı Orhan, uzun uzun, demin annesinin uzaklaştığına şahit olmamış gibi.

Koridorda hareketsiz bir şekilde kaldık Orhan’la. Gülümseyerek, “Geldiler mi yine?” diye sorduğumda, koridorun sensörlü lambası sönüvermişti. Ellerimi havaya kaldırıp salladım. Işık yandı tekrar. Yaptığı şeyin utancından mı yoksa pişmanlığından mı emin olamadığım bir yüz ifadesiyle gözlerini belertti Orhan. Sırtına vurdum pat pat. Dışarıdan yatsı ezanının sesi geldi. Köpekler ürüyordu, onların sesi geldi. Kepenk kapatan birkaç dükkânın sesi geldi. Bütün sesleri dinledim tek tek, dinledim ki koridordaki sessizlik dağılıversin.

Orhan’ın elindeki rendeyi aldım. Hiç direnmedi. Ardından omzuna dokunup onların dairesine doğru itekledim onu. İçeri girdiğimizde, etrafa saçılmış eşyalar karşıladı bizi. Dağılmış kitaplar, odanın bir kenarında. Devrilmiş abajurun tepesi, kitaplardan birinin üzerinde. İçindeki çiçeklerden bazılarının orta yerinden kırıldığı vazo, karolara dökülen suyun üzerinde yüzüyor. Bir çerçeve, kanepenin üzerine yıkılmış. Çerçevede Orhan ve babası. Kocaman gülümsüyorlar ve sarılıyorlar birbirilerine. Orhan elinde bir köpek resmi. Bütün bunlar bir araya gelip de bir ev mi oluyordu? Okuduğum kitap geldi aklıma. Orada evi ev yapan şeyin insanlar olduğu söyleniyorduysa da ben tam tersini düşündüm o an: evi ev yapan şey, eşyalardı. Bir anlam atfettiğimiz ve bu anlamlarla anıları eşleştirdiğimiz eşyalar… Kanepeler, ev aletleri, avizeler, kitaplar, halılar, dolaplar, çerçeveler, çiçekler, terlikler ve öteki, insan ömründen daha uzun bir ömre sahip olan nice eşya… Ayrı kaldıklarında yeterince anlamları olmayan ancak bir araya geldiklerinde, ev gibi koca bir anlamı sırtlayan eşyalar…

Orhan’ı, etrafa dağılmış eşyaların arasından geçirip bazı eşyalara bastırıp bazılarının üzerinden atlatıp salondaki kanepenin üzerine oturttum. “Geliyorum şimdi,” deyip mutfağa gittim. Buzdolabını açtım ve dolabın en üst rafında duran, üzerinde silik ve kırmızı renkte “Eczane” yazan beyaz ilaç poşetini aldım. Musluktan bir bardağa su doldurdum. Suyu ve ilaçları alıp salona döndüğümde, pencereden dışarı bakıyordu Orhan. İçeri girdiğimi fark etmiş ancak yine de benden yana çevirmemişti kafasını.

“İlaçlarını almayı yine aksatıyor musun?” diye sordum; bir elimde poşet, ötekinde bir bardak suyla dikilirken ayakta. Gözlerini pencereden çekip yüzüme dikti nihayet ve “Unutuyorum abi,” dedi, ezilmiş bir sesle. İçimdeki belirsiz duygu hareketlendi.

“Oğlum, bu ilaçları, unutkanlığına iyi gelsin diye verdi ya zaten doktor,” dedim gülerek. “Almazsan nasıl hatırlayacaksın ki?” Süt dökmüş ve döktüğü sütü görünce üzülmeye başlamış bir kedi, yok yok ıslak gözlerle annesinin ardından bakakalmış bir köpek yavrusu gözlerle baktı gözlerime. “İyi gelmiyorlar ki bana abi,” dedi, “uyuşturuyorlar ve ben, o an ne yaptığımın bilincinde olmadan bir şeyler yaparken buluyorum kendimi.”

Ona, “Hepimiz hayatta böyleyiz zaten Orhan,” demek isterken demedim. Onun yerine, “Geliyordur da sen farkında değilsin,” dedim gevşek bir tavırla. “Hem zaten iyi gelsinler diye değil, daha kötü olma diye bu ilaçlar.”

Bir şey demedi. Elimde duran poşeti ve bardağı aldı. Kanepeye geçip oturdu. İlaç poşetini ayaklarının üzerine, bardağı kanepenin kolçağına koydu. Poşetin içinden beş altı tane ilaç çıkardı. İlaçları boylarına göre dizdi sehpanın üzerine. Ardından sehpanın yanına geçip sehpa boyuna eşitlenecek kadar yere doğru eğildi. Alttan bakmaya başladı. İlaçların aynı hizada olup olmadıklarını yokluyordu.

İlaçlarını yuttu, su içti üzerine. Kafasını kaldırıp yüzüme baktı ve “Dışarı çıkalım mı abi?” diye sordu. Başımı salladım aşağı yukarı.

Hazırlanıp dışarı çıktığımızda, yol boyu ardımdan geldiğinde, göz ucuyla ona doğru baktığımda, kaldırım taşlarındaki çizgilere basmadığını ve basmaktan imtina ettiğini, bazı kaldırım taşlarının üzerinden atladığını fark ettiğimde, içimdeki belirsiz duygu iyice sıkışmaya başladı. Bu duygunun yoğunluğundan olsa gerek dayanamayıp duyabileceği bir sesle “Orhan,” dedim gülerek “abicim siktir et çizgileri, bas geç!”

Kafasını kaldırıp yüzüme baktı. “Abi sen önden git, yetişirim ben sana,” dedi. Başımı salladım. Yürümeye devam ettik, önlü arkalı. Bir binanın önünden geçerken, kapıda asılı duran “Lütfen köpeklere havlamayınız!” yazısını okurken, içimden havlayışlarını duyduğum ağlak gözlü köpeklerin seslerini bastırmaya uğraşırken, yavru köpeklerin ve yağmurun beni niçin etkilediğini düşünürken dönüp ardıma baktım. Seke seke, zıplaya zıplaya bana doğru geliyordu Orhan. Aramızda metrelerce fark oluşmuş. Gariptir ki, o anda buna söylenmedim, ona gülüvermedim, içimdeki belirsiz duygunun niçin şekillenmediğini ve bir boşluğun yontulması gerekip gerekmediğini hiç düşünmedim. Akışa bıraktım.

Yürümeye devam ettik sonra, önlü arkalı. Dönüp dolaşıp evin önüne geldik. Önde ben, çok arkalarda Orhan. Kapıda onu bekledim. Yanıma geldiğinde sarıldım ona. Hiç konuşmadan çıktık eve. Bir köpek ince ince havlıyordu içimde. Yağmur mu yağacaktı ne?


Usame Yördem

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page