top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Vildan Çelik- Tek Diş

Eskiden yaşadığım sokağı yıllar önce bıraktığım gibi buldum. Tenha, izbe ve pisti hâlâ. Kokusu bile neredeyse aynıydı. Hani, her yerin kendine has bir kokusu olur ya bu sokak da hep aynı kokardı hâlâ aynı koku. Çehresinde yoksulluğun sefilliğin görüntüsü bedeninde bu çürümüşlük kokusu. Ne zaman buna benzer bir koku duysam içimi bir burukluk, bir öfke kaplar. Büyükşehrin ışıltılı semtlerinden uzağında bir köşeye atılmış bu sokağa yıllardır gelmiyordum. Atılmış mı demeliyim terk edilmiş mi bilemiyorum.

Akşamın kızılı, gri bulutların ardında kümelenmiş güneş de benim gibi terk etmek üzere bu mezbeleliği. Bunalıyorum, ciğerlerimi bir dev avucuna almış da sıkıyormuşçasına soluksuzum.

Nereden aklıma geldi bilmem bu sabah geçmişimle yüzleşmeye karar verdim. Aslında epeydir düşünüyordum psikoloğum, “Çocukluğunla yüzleş,” demişti o zamandan beridir aklımda da bir türlü cesaret edemiyordum. Belki de kadının söylediklerini gene ben yanlış anladım diye korkuyordum. Bilemiyorum geçen sene de, “Sana haksızlık edenlerle yüzleş,” demişti. Açtım telefonu babama attığı dayaklar için isyan ettim bağırdım çağırdım hatta ileri gittim sövdüm küfrettim. Unuttuğum her haksız dayak hatıralarımda canlanmıştı ne yapabilirdim. Haksızlık olarak gördüğüm şey, haksız yere yediğim dayaklardan başka ne olabilirdi ki. Askere gittiğimden beri aramız iyiydi her şeyi maziye gömmüştüm ama psikoloğum öyle dedi diye babamı arayıverdim. Aramaz olaydım ah azıcık düşüneydim de yaşlı adamın kalbini kırdım diye ah vah edip vicdan azabı çekip kendimi affettirmek için hacca göndermek zorunda kalmayaydım ne olurdu. Adam ben aradıktan sonra bir kalp sektesi geçirmiş. Meğer attığı dayaklar için olduğunu söylememişim öylece dalıvermişim mevzuya da adam kendini suçlamış durmuş, ben ne yaptım buna, diye ardından aklımı kaçırdım sanmış kırk yaşında adamım, beni neyin kudurttuğunu nereden bilsin. Şimdi de geçmişimle yüzleşiyorum işte inşallah kimseye bir fenalık yapmadan atlatırım bu görevimi de.

Şu ileride sağdaki kırmızı araba benim çocukluğumda da burada dururdu.  Nasıl gitsin ki araba mezarlığına ya da hurdacıya bile götürülmeye tenezzül edilmeyen bir zamanlar gazına basıldığında caka satılan bu bîçare nereye gidebilir ki? Birbiri ardı sıra dizilmiş çürük dişler gibi yan yana dizili irili ufaklı gecekondudan bozma apartmanların ortasında, bomboş küçük bir arsada bir başına bekliyor. Tekerlerinin yerinde de yeller esiyor zaten, eskiden arka tekerden biri yerindeydi diğerlerinin boşta bıraktığı dingilin kara ve yağlı demiri orada bir zamanlar teker olduğunu hatırlatırdı şimdi o da gitmiş diğerlerine uydu o da niyeti bozdu demek. Alev kırmızısı rengi iyice solmuş kapıları döşemesi firarda. Çocukluğumda onlar yerindeydi. Eskiden ben dahil bu sokağın bütün çocukları ilk defa bu arabanın direksiyonuna dokunur, araba sürmenin nasıl bir duygu olduğunu hayal eder, hayallerimizde de kim bilir nerelere gider, kimleri taşırdık? Ağızlarımızdan motor ve fren sesi çıkararak ne yolculuklara çıkar kâh kaza yapar kâh yaralı kurtarırdık. Polis arabası mı olmadı? İtfaiye mi? Ambulans mı? Neler neler…

Şu, arsanın köşesindeki küçük dükkân ayakkabı tamircisiydi. O zamanlar çeşit çeşit ayakkabı alınmaz, ayakkabı eskidi diye yenisine meyledilmezdi. Delindi mi yama yaptır, ayrıldı mı dikiş attır.  Ayağımızı sıkıncaya kadar giyerdik ayakkabıları sonra da küçüğümüze kalırdı.

Ayakkabı tamircisinin dükkanının yarısı yok olmuş sel mi aldı yel mi aldı bilinmez dökülen sıvalarının altından briketler korkmuş çocuklar gibi etrafı seyrediyor. Ardında yapıştırıcı kokusundan, çekiç seslerinden ve deri parçalarından başka hiçbir iz bırakmadan kaybolan ayakkabı tamircisi çoktan dünyasını değiştirmiştir. Siyah bağa çerçeveli gözlüğü, seyrelmesine rağmen bir numara saç boyası yardımıyla simsiyah olan saçları, kemerli burnu, ağzından hiç düşmeyen sigarası, yapıştırıcı ve boyadan izi silinmiş parmak uçlarıyla şu köşede dikkatli dikkatli ayakkabıya bakışı hatırıma gelir. Bir doktor edasıyla muayene ettiği hastasının önce tabanına sonra yan dikişlerine kaşlarını çatarak bakışı canlanır gözümün önünde. Teşhisi koyduktan sonra ameliyat masasına yatırışı ve gözü pek bir cerrah ustalığıyla neşterini eline alınışını görürüm. O zamanlar sokağa oynama bahanesiyle çıkar, bazen akşama kadar onu seyrederdim. İçeri girmeme izin vermezdi. Ben de çömelir dirseklerimi dizlerimin üstünde birleştirir yüzümü avucumun içine alır saatlerce bu ünlü doktoru seyre dalardım. “Büyüyünce ne olacaksın,” diye soranlara başımı yukarı doğru kaldırıp çenemi dikerek,  “Ayakkabı tamircisi olacam,” derdim.

Olamadım tabii o ayrı konu okudum mühendis oldum. Sokağın içinde ilerlerken çocukluğuma dair bütün anılar bir bir gözümde canlandı. Hâlâ asfaltsız çukur dolu yollar, yağmur yağınca tıkanan giderlerden fırlayan sıçanlar, çukurlara dolan suda kâğıttan gemi yüzdüren çocuklar... Hiçbir şey değişmemiş, öğlen yağan yağmurdan sonra aynı çukurlara biriken çamurlu suda bir çocuk kâğıttan gemisini yüzdürmekte. Biraz yürüyünce çocuğu iyice görür oldum. Soğuk olmasına rağmen üzerinde incecik penyeden solmuş bir şort var. Cılız bacaklarına sıçrayan çamurun izleri kurumuş, uzun kollu kazağının yan tarafı hangi çiviye takılmış bilinmez, sökülmüş elinde bir çubuk deneyimli bir kaptan gibi gemisini yüzdürüyor. Kumral teni güneş yanığından habersiz, neden mi? Bilirim güneş girmez bu sokağa. Saçları sıfıra verilmiş herhalde, yarıkların olduğu düz çizgiler görünür halde. Yoldan geçen arabayı görünce sıçrattığı çamurdan elini yüzüne siper ederek korundu o sırada göz göze geldik. Simsiyah pırıl pırıl yanan gözlerinden adeta zekâ fışkırıyor. Kirli bedenine inat o ne berrak bakışlar. Bu bakışlar iyimser yüksek bir zekâ belirtisi mi şeytani bir deha mı bilinmez ama insanın içini ürperten siyahlıktalar. Ben gözlerine takılmış hayretten küçük dilimi yutacakken o kaptanlığına geri döndü.

Hava iyiden iyiye kararıyordu. Çocuk zamandan habersiz oyununa devam etti. Dikkat ettim çocuğa ne, “Eve gel,” diye seslenen bir büyük ne de çocukta eve geç kaldım telâşı vardı. Çömelmiş çubuğunun ucuyla gemisini bir o tarafa bir bu tarafa yüzdürüyordu. Seslendim,

“Ufaklık,” cevap yok.

Biraz daha yanına yaklaşıp omuzuna dokundum. “Ufaklık” Çocuk irkildi.

Başını bana doğru kaldırıp biraz korku biraz kızgınlıkla dik dik baktı.

“Neden cevap vermiyorsun?” diye sordum.

Omuz silkti umursamaz bir edayla, “Neden vereyim,” deyip oyununa geri döndü.

Hiddetlendim nedense tavrı zoruma gitmişti. Büyük adamdım nihayetinde en azından biraz saygı bekledim sanırım. Öylece dikilmiş çocuğa bakmaya devam ettim. “Neden vereyim,” derken açılan ağzından ön dişinin birinin ağzına göre oldukça büyük olduğunu yanındakinin de henüz baş göstermediğini görmüş sesindeki tıslamanın tek dişinden kaynaklı olduğunu fark etmiştim. Bu küçük canavarın bütün cesaretinin sebebi bu dişti. Onu incelemeye devam ettim. Ayaklarında eskimiş bir iki kenarı kopmuş eskiden mavi olduğu belli olan bir sandalet, yüzünde teninden birkaç ton açık yara izleri vardı. Altı yedi yaşlarında olmalıydı ama en fazla beş yaşında gösteriyordu. Ama ne kadar mutlu ne kadar da huzurluydu. Duramadım sordum

“Okula gidiyor musun sen?”

Hayret cevap verdi.

“Gidiyorum tabii.”

“Kaça gidiyorsun bakalım?”

“Bire.”

“Adın ne senin?”

“Mustafa.”

Benim de adım Mustafa, gel seninkine Kemal ekleyelim diyesim geldi.

“Büyüyünce ne olacaksın?”

“Kaptan.”

Kaptan ol be Mustafa sen de terk et bu mahalleyi oku kendini kurtar emi çocuğum. Bak ben de senin gibi bu çamurda oynardım, benim de senin gibi üstüm başım perişandı. Canımı dişime taktım mühendis oldum. Geçmişimi değiştiremedim ama geleceğimi kurdum. Üstelik ben de çocukken senin gibi mutluydum. Sen de oku emi evladım, diyesim geldi diyemedim. Yanına çömelip saçsız başını okşadım. Başını bana çevirip güldü. İçim ısındı. Çamurlu suda gemi yüzdürüşünü seyrettim biraz daha sonra ayağa kalktım. Eline biraz para tutuşturdum. Hem şaşırdı hem sevindi.

“Okuyacaksın söz mü?” dedim

“Tabii Bey abi,” dedi gülerek.

“Nerede oturuyorsunuz?”

“Nah şurada,” dedi eliyle bizim evin bir aşağısındaki üç katlı metruk gibi duran binayı gösterdi.

“Kaçıncı kat,” dedim.

“Zemin be abi.”

“Gene geleceğim Mustafa,” dedim kel başını bir daha okşadım.

Onu ardımda bırakarak sokağı arşınlamaya devam ettim. Eski evimize bakarken, “Meğer çocukluğumun güzel anıları da varmış, meğer insan dediğin her acı da yaşar, bir mutluluk çıkarırmış,” dedim kendi kendime. Gereken dersi düşünerek mi bulmuştum Mustafa’dan mı almıştım bilemedim. Bu defa gönül kırmadım hatta gönül aldım. Bana yapılmayanı bu çocuğa yapacak destek olacaktım. Tiksinerek seyrettiğim sokağı terk ederken hasret dolu gözlerle bakıyor, yüreğim sımsıcak gidiyordum. Kokusu bile güzelleşmişti sanki.

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page