top of page

Armağan Can Yazdı- Rüyalardan Yansıyan Öyküler- Rıdvan Hatun’un Cehennemde İlahi Kitabı Hakkında

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 12 saat önce
  • 4 dakikada okunur

Öykü kitaplarını senfonilere benzetirim. Her bölüm birbirinden farklıdır, andante ya da allegro olabilir, orta hızda bir vals müziği gibi kelimeler sizi sarabilir ya da finalde coşkuyla bitebilir. Ama sonuçta son nota çalındığında bütündür sizi büyüleyen. Kitaplarda da harfler birer notaya dönüşüp sizin ruhunuza akmaya başladığı anda o kitapla aranızda güçlü bir etkileşim oluşur. Şimdi size şefini ilk defa tanıdığım, kelimeleri dinlemekten büyük zevk aldığım bu senfoniyi anlatacağım. Rıdvan Hatun’un “Cehennemde İlahi” kitabı/senfonisi.

“…Sonlarımız seslerimizle kesişmezse yeni bir hikâyeye başlarız. Yola çıktığımız kelimelere varıncaya kadar durmayız.” Yazarın öyküleriyle yolum kesişmişken, bu metni, okuru kitaba yaklaştıran bir eşlik denemesi olarak kuruyorum. 

Okumaya başlamadan önce ilk durağım kitabın ismi “Cehennemde İlahi” oldu. Öyküleri okurken kutsal olanın en azap dolu yerde yankılanmasını mı kılavuz alsam, hayattayken kurulmamış bağ veya sonradan gelen ama işe yaramayan bir yakarışı mı düşünsem bilemedim. İlahinin söylendiği yere mi, söyleniyor olmasına mı odaklanmalıydım? Tercihimi kendi cehenneminde bir umut, zıtlıklarda bir uyum, kör bir teslimiyet, zamansızlıklar üzerine kullandım.

İkinci durağım ise kitaba düşülen epigraftı ve aslında okuru nelerin beklediği ile ilgili büyük bir ipucu veriyordu:

“beni düşününce ne görüyorsun
ben’i düşününce ne görüyorsun”

Kim olduğumuzla kim sanıldığımız arasındaki mesafe neyle ölçülür? İlk satırdaki “ben” fiziksel varlığımıza işaret ediyorsa ikinci satırdaki “ben” benlik mi, öz mü? Somut ve soyutun karışmasının sinyali, gerçekle rüyanın harmanlanmasının uyarısı burada yapılmış aslında. Bir sayfaya yazılmış olan bu iki satır öyle altını çizip geçilecek gibi değildi. Devamında bir öyküde geçen  “Başkalarının zihninde neye benzediğimi bilmiyorum,” cümlesinden sonra taşlar yerine oturdu. Çokça sorgulayacak ve düşünecektim.

Öykülere geçmeden önce yazarı kısaca tanımak yerinde olacaktır. Rıdvan Hatun, Diyarbakır doğumlu.  Öyküleri Notos, Sözcükler, Varlık, Kitap-lık dergilerinde yayımlandı. İlk kitabı Billur Örüntüler Sait Faik Hikâye Armağanı ve Haldun Taner Öykü Ödülü kısa listelerinde yer aldı. Cehennemde İlahi ise yazarın ikinci kitabı olarak Yapı Kredi Yayınları’ndan Ocak 2026’da yayımlandı.

Öyküleri okurken bir rüyanın içinde gibi hissettim. Sanki bazı şeyler anlamsızdı ama bir şeyler de çok anlamlı. Ayrımını yapamadım. Anlamı rüyanın içinde mi, uyanınca mı yoksa onu yorumladığımda mı bulacaktım? Rüyalardan sıçramış hissi veren bu öyküler  soyut temelli bir okuma deneyimi sunuyor ama aralardaki güçlü betimlemelerle de somuta, gerçekliğe bağlanıyor. Cehennemde İlahi öyküsünde, toplumsal gerçeklere yapılan göndermeler yazarın biz okurları uyandırmak istediği izlenimini de veriyor.

Öykülerdeki karakterlerin her biri öykünün kahramanı gibi. Biri sanki biraz daha fazla anlatılıyor ama hepsi ete kemiğe bürünüyor. Hepsinin duygusu okura geçiyor. Kimse öylesine satırlara yerleşmemiş. Bernard Pras çalışması gibi. Resim, heykel ve enstalasyon sanatlarının birleştiği yerde bulunan yaklaşımıyla Bernard Pras, eserlerini anamorfik illüzyon tekniğiyle oluşturur. Eser, sadece belirli bir açıdan bakıldığında tam olarak görülebilir. Rıdvan Hatun öyküleri böyle bir esere benziyor. Ağaç, çiçek, kuş, böcek, ev, yol, çoban, adam, araba, telefon, kadife kese, merdiven, sandık, idrar torbası, eldiven, ilaçlar, merhemler hepsi ama hepsi sanki etrafa saçılmış gibi dururken okudukça, bir noktada soluklanınca eseri görmemizi sağlıyorlar. Bu da kurgunun en başından beri yazarın kelimeleri anamorfik illüzyonla yerleştirdiğini bize gösteriyor.

Öykülerin olay örgüsü alışılmışın dışındaydı. Aradığını buluyorsun ama öyle kolayca satırlara yerleşen bir şey de yok. Bazen aynı yolu iki kere yürümek ve hatta bazen aramak da gerekiyor. Çabalayarak okunacak bir öykü kitabı Cehennemde İlahi. Verilen emek, cümlelerden alınan tatminle ödüllendiriliyor. Yalnız kitabımız her okura aynı yerden seslenmeyebilir. Yer yer kopukluk hissi yaratan yapısı, özellikle daha düz bir anlatı arayan okur için mesafeli bir deneyime dönüşebilir.

Öykülerde kronolojik bir sıra yok. Zaman sıçraması okumaya dinamik katmış. Geleceğe veya geçmişe giderek kurgulanan öyküler okurda roman okumuş hissi de oluşturuyor. Bu duyguya en çok “Süsen” öyküsünde kapıldım. Bir gelin alma sahnesiyle başlayan öykü, at sırtında devam ediyor ve mezarda bitiyor. Yolculuk yaşamı, yaşam da yolculuğu anlatıyor. Bu anlatı öyle kapsamlı ki atın kuyruğundaki kasımpatılardan, geçtikleri ormanlara, bozkırlara, yağan yağmura, öten kuşa, hayatlarına kadar da derinleşiyor. Belki en kronolojik sırayla giden öykü “Süsen”dir ve süsen kırılganlığı çağrıştıran bir çiçektir.

Kitapta yedi öykü var. Başta ve sonda birbirini çağrıştıran kısa anlatılar mevcut. Kitabı düşününce  yaşarken içinde bulunduğumuz cehennemlerimizden bize seslendiğine karar verdim. Herkesin cehennemi kendine, diye varsaydım. Seslerin ve sessizliğin öyküleri. Bazen bir karaktere “Konuş, itiraz et, ses ver,” diyesim geldi. Sonra onun cehennemini hiç anlamadığını fark ettim. Tam da bu noktada “Sirk” öyküsünde geçen şu sözler, metnin kurduğu gerilimi daha görünür kıldı: “Gölgelere sığınanlar beni izleyecek. Çıt çıkarmadan, nefeslerini tutarak, karanlığa gizlenmiş, bir köşeye sinmiş birileri hep olacak. Yerlerini açık etmeye niyeti olmayan gözler üzerime dikilecek, elleriyle kulaklarını kapayacaklar. Onlara durmaya hazır olmadıkları, duymak istemedikleri o haberi yine de vereceğim.” Bu satırlar, yalnızca öykü kişisinin değil, aynı zamanda okurun da yüzleşmekten kaçındığı hakikatlerle kurduğu ilişkiyi açığa çıkarıyor.  Bazen sessiz bir kabul ediş de yaşama devamı sağlıyordu. Kitabın teması kendinle hesaplaşma, vicdan ile sessizlik ve bunu başka bir hayata bakarak yapıyorsun. Vicdan sayfalarda salınıyor.

Şu noktaya da değinmek isterim. Bir öykü kitabını özgün kılan yalnızca anlattığı hikâyeler değil, o hikâyeleri kurarken seçtiği dil ve kurduğu dünyadır. Anlamı doğrudan vermek yerine onu çoğaltmak, okuru metnin içine çekmek kadar zaman zaman ondan uzaklaştırmayı da göze almayı gerektirir ve bu yoğunluk her zaman metnin lehine işlemeyebilir. Artan metafor yükü, salınımlı ve katmanlı cümle yapısıyla bulanıklaşan anlar da yorucu olabiliyor. Bilinçli bir tercih olsa dahi bazı anlarda metinle okur arasında ince bir mesafe de koyuyor.

Son sayfaya geldiğimde hissettiğim şey, bir kitabı bitirmiş olmaktan çok bir senfoninin son notasını dinlemiş olmak oldu. Kimi yerde yükselen kimi yerde susan ama etkisini hiç yitirmeyen Cehennemde İlahi, okuru içine davet eden değil, okurun kapısını zorlamasını bekleyen bir metin. Okudukça açılan, dikkat kesilmeyi, yeniden dinlemeyi isteyen bir beste.


Armağan Can

 
 
 

Yorumlar


bottom of page