top of page

Elmas Tunç Yazdı- Uçurtmanın İpine Bağlı Rengârenk Hikâyeler

Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
İshakEdebiyat
12 dakika önce
3 dakikada okunur

“Uçurtmanın İpi” Emame Akman Harmancı’nın Dergâh Yayınları’ndan Aralık 2025’te çıkan, 17 öyküden oluşan, okurun dikkatini çekmeyi başaran ilk öykü kitabı. Elbette bunun nedenlerini birlikte masaya yatıracağız. Ancak eser hangi temalar etrafında dolaşıyor, gelin, beraberce göz atalım.

Kitabın muhtevasındaki kadın-erkek ilişkileri, aşkın kararsız hâlleri, üzerine titrenen bir torun, yitik yıllar, yol ayrımları, suçluluk psikolojisi, günahın bedeli, savaşın ortasında kararan yaşamlar, yeşeren umutlar, fantastik seyahatler, film gibi rüyalar, yanından geçip gidilen hayatlar, birleşen ve ayrılan yollar gibi birbirinden farklı ve zengin temaları umutla, sevgiyle “Uçurtmanın İpi”ne bağlamış Harmancı. Ayrıca kitaba ismini veren ikinci öykünün finalinde olduğu gibi kimi öykülerde okuru arafta bırakmayı başarıyor. Zira öykü bittiğinde okurun zihninde ihtimaller dolanıyor.

“Elime tutuşturduğu renkli uçurtmanın ipini bırakmak üzereydim.” (s. 21)

Yazarın öykü yelpazesi geniş olunca temalar da bundan nasiplenmiş. Hayal gücü zengin, sözcük seçimleri isabetli bir kalemin ince işçilikle ve duyarlılıkla ördüğü öyküler eşliğinde akıp gidiyor sayfalar. Ancak bazı öykülerde, tabir-i caizse öküz oturuyor göğsünüze ve es vermek zorunda kalıyorsunuz. Çünkü ucunda savaş var, evlat var, kadın bedenine yöneltilmiş saldırı, zorunlu susuş ve içimize su serpen ilâhi adalet var.

Öyküler yüreğimizi yorsa da yazarın üslubu yormuyor. En önemlisi, hepsinin alt metni dolu. Böylece anlıyoruz ki yazarın bir meselesi var. Anlatmayı da göstermeyi de boşluk bırakmayı da biliyor. Bu yüzden altını çizmeliyim ki “Uçurtmanın İpi” ayakları yere sağlam basan, başarılı bir ilk kitap.

Mekânlar işlevsel, kahramanlar birbirinden farklı, çeşitli sosyoekonomik ve kültürel özelliklere sahip, içimizden kimseler. Böylesine organik karakterlerin kimisi, bizi sinirlendirecek kadar kararsız. Sadakati sorgulatıyorlar. Kâh bir bayan kuaföründe, kâh bir suyun düşünde. Köprüden önceki son çıkışta kararlarını tartıyorlar. Tereddütlü hâllerine projektör tutmuş yazar. Sessizce izletiyor, karışmıyor. Karakterlerin karar aşamalarını, çatışmalarını sayfalara incelikle yansıtıyor.

Betimlemeler görsel hafızamıza işleyecek cinsten. Diyaloglar sahici. Çatışmaları sağlam, dikkatli bir gözlemden damıtılan, insan psikolojisini ayan beyan okura aktaran bu öykülerin içimize işlemesi boşuna değil.

Yazar, “-di” li geçmiş zaman" kipi kullandığı kimi öykülerinde şimdiki zamana öyle incelikli ve yumuşak bir geçiş yapmış ki zaman katmanları arasında herhangi bir yapaylık hissedilmiyor. Cümleler âdeta çağıldaya çağıldaya akıp gidiyor.

Genel hatlarıyla esere değinmişken birkaç öyküyü de zikretmek istiyorum bu vesileyle.

“Ankara Ekspresinde Zaman”, ilginç ve fantastik kurgusuyla, zaman atlamalarını görsel hafızaya ustalıkla aktaran betimlemeleriyle, karakterin tüm bu zamansal sıçramalardaki fiziksel değişimleriyle ve çözüm arayışıyla, kanımca kitabın en iyi öykülerinden biri. Bütün bu unsurların birbirini beslemesi, öykünün fantastik yapısını yalnızca şaşırtıcı değil aynı zamanda işlevsel kılıyor.

"Siyahın En Ortası"

Savaşın ortasında tek bir renk kalır. Ya bir çift gözde saklıdır yahut gecede.

Savaşın olduğu bir ülkeden bahsediyor yazar, isim vermeden. Tıbbi yardımda bulunmak için giden bir doktor, bombalanan bir hastane... Gözlemci anlatıcının peşinde biz de dâhil oluveriyoruz bu iç burkan hikâyeye. Yer yer onun şahsi yorumlarına, yer yer "-miş’li" aktarımlarına, yer yer de esas karakterin ağzından aktarılan korkunç işkencelere, gözümüzde canlandırarak şahit oluyoruz.

Ölümle yaşam arasında soluk soluğa bir kaçış, yakalanış ve işkence sonrası mucizevi kurtuluş; ardından çocuklu bir kadınla kesişen zaruri bir yol... Tüm bunların ortasında aşka dair umut besleyen bir duygu var ki yazar, tıpkı diğer öykülerde olduğu gibi, buna da içimizi ısıtan o ümit tohumunu satır arasına serpiştiriveriyor:

“Bilmem ki,” dedi ve saatler sonra ilk defa gülümsedi. (s. 70)

"Saman Balyalarının Günahı"

Başlıktan sonraki cümle, âdeta bir yılanın vücudumuza saldığı zehir gibi yayılıyor içimize ve sızım sızım sızlatıyor yüreğimizi.

“Sakın kimseye anlatayım deme!”

Senelerce susmanın ağısı, içeride birikip mide muhtevasıyla dışarı atıyor kendini. Yazar bu hassas ve travmatik öyküyü önümüze sererken esas faili değil, failin eylemine erketelik yapanı okurun sanık sandalyesine oturtuyor.

Zira anlıyoruz ki kötü zaten kötüdür. Mevcut sistem de toplum da kötüyü cezalandırmaz. Ya kötülüğe sessiz kalanı?

İşte yazarın esas derdi bu.

Bizim de bunu ıskalamamamız için çatışmasını bu gri karakter üzerinden kuruyor. Saman balyaları tutuşurken alevler erketeci karakterin pantolonuna da erişiyor. Burası hikâyenin can alıcı yeri, düğüm ve çözüm noktası aynı zamanda.

Affetmek hafifletici bir duygu mu, ceza mı, ödül mü?

“Sen olsan ne yapardın?” sorusunu zihnimize bırakıyor Harmancı. Öykü şu cümleyle son bulurken zihnimizde yankılanmaya devam ediyor:

“Ama yangının hızla büyüyen hareleri geceyi aydınlatırken bedenimden cerahat akıp gitmiş gibi duruluyordum.” (s. 81)

“Seyfi’nin Altın Renkli Kör Yılanı”, ilâhi anlatıcılı, büyülü gerçekçi bir öykü.

Gerçek hayatta öyle olaylar vardır ki kimimiz karma deriz, kimimiz ilâhi adalet. İşte yazarın farkı ve hayal gücü de burada devreye giriyor ve ana karakterin günahını altın renkli bir yılana dönüştürüp boynuna dolayıveriyor. Öyle ki o yılanı, karakterden ve okurdan başka gören yok.

Ya kurtuluş?

Bir ölüyü diriltmek nasıl ki imkânsızsa vebali boynumuza dolanmış bir günahtan kurtulmayı da varın siz düşünün şu cümleler eşliğinde:

“Çözüp atmak istedi ama nafile. Boynunu sıkan altından düğüm daraldıkça daralıyordu.” 

(s. 45)

Dedik ya, yazarın öykü skalası oldukça geniş diye. Buna son olarak kitabın son öyküsü olan "Agâh, Ihlamur Ağacı ve Bahçıvan"ı misal verebiliriz. Zira yatalak bir kadının iç dünyasını kasvetle ve ajitasyonla değil, bahar yeli gibi bir duyguyla, ıhlamur kokusuyla aktararak maharetini zirveye çıkarıyor Harmancı, bu ilk kitabında.

“Cennetin ilk insanları gibi mutluydu ikisi de. İşte o an mevsim gerçekten değişmişti.” (s. 101)

Yolu açık olsun; böylesi kıymetli öykülerin diyarında bizleri ağırladığı için kendisine bir okur olarak müteşekkirim.


Elmas Tunç


Yorumlar


bottom of page