• İshakEdebiyat

Erhan Özdemir Yazdı- Kısa Kısa Kısa Kısa Öyküler

“Flash Fiction” diye bir yazım türü var. Kısaca, 2-3 dakikada (mesela veznede sıra beklerken) bitirilebilecek öyküler. En bilinen örneği Ernest Hemingway’in 6 kelimelik (İngilizcesi tabii) öyküsü.

“Satılık, bebek ayakkabıları, hiç kullanılmamış.”

(Eskiden olsa tepki gösterirdiniz, ama artık herkes her şeyi biliyor.)

Flash Fiction’lara, “short short stories” de denebiliyor. Bizim öykü olarak kullandığımız terime İngilizce “short story”dendiğini düşünürsek mantıklı bir seçim. Biz “küçürek öykü” demişiz bunlara, sevimli bir tercih. “Minimal öykü”, “çok kısa öykü”, “öykücük”, “kısa kısa öykü”, ”kıpkısa” gibi kullanımları da var. Ama burada isminden çok içeriğe bakacağız. Karşılıyor mu gerçekten ihtiyacı?

Genel olarak 1000 kelimenin altındakilere deniyor. Wikipedia’ya göre farklı türleri var bu küçüreklerin. Mesela Hemingway’in 6 kelimelik öyküsünden türemiş olanlar, 280 karakter öyküleri (Twitterature deniyormuş -twitterla edebiyatın birleşimi-) , Diribble/Minisaga (50 kelimelik) Drabble/Microfiction (100 kelimelik), Sudden Fiction (750 kelimelik), Flash Fiction (1000 kelimelik)059+ insanların üşenmeyip isim verdikleri bazı türler.

Peki Hemingway ile mi çıkmış bu tür karşımıza? Aslında ilk çağlardan beri üretilen şeyleri bir kısmı böyle kısa hikayeler şeklinde geliyor önümüze. Örneğin Ezop’un Fabl’ları, Hindistan’dan Çin’den eski hikâyeler, masallar. En çok aşina olduğumuz ise Nasrettin Hoca fıkraları. Aslında bunların hepsi birer küçürek. Modern edebiyata bakarsak, Kafka’dan Çekov’a, Lovecraft’dan Cortazar’a ve tabii Ernest Hemingway’a birçok yazar böyle kısa, çerezlik öykü yazmış (çerezlik demek ne kadar doğru bunlara, göreceğiz bunu birazdan). Bizde yok mu hiç? Olmaz mı. Ferit Edgü, Necati Tosuner, Tezer Özlü, Hulki Aktunç gibi birçok yazarımız var. Hatta Remzi Karabulut 2014 yılındaki “Öyküden Çıktım Yola” adlı derlemesinde 252 yazardan minimal öyküleri birleştirmiş.

Peki bu küçürek öykülerdeki ortak yanlar ne genel olarak, tembellik dışında:) Bir kere cesaret var işin içinde. İnsanlar en kısa şekilde en yaratıcı, en dolu, en kompleks hikâye örgüsünü yaratmaya çalışıyor ki bu kesinlikle göz ardı edilmemesi gereken bir şey. Diğer öyküler gibi bolca betimleme ya da karakter tahlilleri, yazarın kendini gösterme hareketleri, ne bileyim giriş gelişme sonuç olayları yok. Başlıyor, oluyor ve bitiyor sadece. Bazılarının gereksiz olarak görebileceği ayrıntılardan ziyade sadece konuya önem veriliyor böyle öykülerde. Böyle olunca öykü de diğerleri gibi seyreltilmiş değil yoğun oluyor haliyle. Ve twist yani okuyucunun vay dediği yer. İstisnaları olabilir ama yukarıda bahsettiğim katkı malzemelerini eklemeden bir ürün sürmek istiyorsanız ortaya, kurgunuzun gerçekten sağlam olması gerekir. Küçürek öykü yazarları da bunu ortalara veya sonlara ekledikleri sürpriz öğeleriyle yapıyorlar genellikle. Bunların başarılı olup olmadıkları ise öykünün yıllar sonra hala bir şeyler hatırlanabilmesi ile anlaşılabiliyor, diğer her eserde olduğu gibi.

Peki gerçekten öykü diyebilir miyiz bunlara? Edebiyat mı bu? Yani twitter aforizmalarından farkı ne ya da kamyon arkası cümlelerinden? İlerde tik tok videolarına da sinema gözüyle mi bakacağız? Ya da daha çok bir spor veya yarışma mı insanın en kısa kelimeyle en çoğu vermeye çalıştığı? Evet kısa öykü yarışmaları yapılıyor dünyanın her yerinde (bizde de “Entropol Kitap” birkaç yıldır mikro hikâye yarışması yapıyor). Ama bence biraz geriye çekilip geniş açıdan bakmak gerekiyor duruma. Edebiyatın tanımı (üşenmedim, baktım TDK’dan). “Olay, düşünce, duygu ve hayallerin dil aracılığıyla sözlü veya yazılı olarak biçimlendirilmesi sanatı, yazın, gökçe yazın.” olarak geçiyor sözlükte. 6 kelime olsun, 1000 kelime olsun her durumda karşılıyor küçürekler bu tanımı. Yazan ve okuyanı bir şekilde bir yerde buluşturuyorsa, onlara bir şeyler hissettiriyorsa ve en önemlisi iki gün sonra tarihin -şu durumda internetin- tozlu sayfalarında yok olmuyorsa bence bunlar da hak ediyor kendilerine yer bulmayı öykü camiasında.

Gerçi biz istesek de istemesek de her şeyin hızlandığı bu ortamda kısa kısa öyküler de kaplamış durumda çevremizi. İnternette her yerde görebiliyoruz bunları, burun kıvırıyoruz çoğuna, bazıları bir yerlere götürüyor bizi. Ben de internetten bulduğum bazı örneklerle bitireceğim bu (kısa) yazıyı. (Nihayet başından beri beklediğiniz yere geldik.)

İlki en kısası – hayır, Ernest Hemingway değil.


Dulun İlk Yılı- Joyce Carol Oates

Hayatta kalmayı başardım.


İsimsiz- Adhiraj Singh

- Üzgünüm, dedi doktor adama, bir kız

- Esas ben üzgünüm, dedi kız çocuk dünyaya, sen bir seksistsin.


Öç- Ferit Edgü

Köyün en hoppa kızını, köyün en aptal gencine verdiler. Sayısız çocukları oldu ama hiçbiri o aptal gençten değildi.


Tortu- Vusat. O.Bener

Sadece kemanını vermedim. Yıllar sonra yeğenine armağan ettim. O da öğrenememiş doğru dürüst, evlerinin bir duvarına asmış.

Ben zaten hiç beceremedim, hiçbir şey, iç yangını anılar yaratmaktan başka.


Astım Krizi – Etgar Keret

Bir astım krizi geçirdiğinizde, nefes alamazsınız. Nefes alamadığınızda konuşmak zor olur. Akciğerlerinizden harcayabileceğiniz miktarda hava ile sınırlısınızdır. Çok fazla değil, üç ile altı kelime arasında. Bu kelimeye bir anlam katar. Kafanızdaki kelime kümeleri arasında en önemlisini seçmeye çalışırsınız. Ve bunun bir bedeli vardır. Sağlıklı insanların yaptığı gibi, kafalarındaki çöplükten depoladıkları her kelimeyi çıkarıp kullanamaz. Birisinin astım krizi geçiriyorken; “Seni Seviyorum” ya da “Seni gerçekten seviyorum” demesi arasında bir fark vardır. Bir kelimelik bir fark. Ve o kelime çok önemlidir, çünkü o kelime “Otur”, “Ventolin” ya da “Ambülans” olabilirdi.


Boş ver – Franz Kafka

Sabahın erken saatleriydi, sokaklar temiz ve terk edilmişti, istasyona yürüyordum. Saat kulesiyle kendi saatimi karşılaştırınca düşündüğümden daha geç kaldığımı anladım, acele etmem lazımdı, bu keşfin şokuyla yolumu karıştırdım, bu kasabada gideceğim yolu henüz çok iyi bilmiyordum, şansıma bir polis memuru gördüm, yanına gittim, nefes nefese yolu sordum. Gülümsedi ve “Benden gideceğin yolu mu öğrenmek istiyorsun?” dedi. “Evet,” dedim, “çünkü kendim bulamıyorum.” “Boş ver, boş ver,” dedi ve kahkahasıyla yalnız kalmak isteyen insanlar gibi aniden çekip gitti.


En Yakın Benzin İstasyonu 55 Mil Uzakta- Anne Proulx

El yapımı botları ve pis şapkasıyla Rancher Croom, o mermer gözlü sığır çobanı, o keman telinin ucu gibi kıvrımlı dağınık saçları olan adam, o sıcak elli, o kıymıklı ahşap üzerindeki hızlı dansçı, ya da bodrumda merdivenlerin altındaki rafta şişelediği kendi garip, mayalı, bulanık, patlayan köpüklü biralarını depolayan Rancher Croom, gece yarısı sarhoş karanlık düzlükte dörtnala sürüyor atını gitmesi gerektiğini bildiği bir yere doğru, bir kanyonun ucuna doğru geldiğinde atından iniyor, aşağıya bakıyor parlak kayalara, bekliyor, sonra havayı o son kükremesi ile bölerken adımını atıyor, gömleğinin kolları şişiyor, kolları yel değirmeni, kotu botlarının üzerinde titriyor, ama çarpmadan önce süt kovasındaki mantar gibi tepenin üzerine yükseliyor tekrar. Bayan Croom, çatıda testereyle, yaşlı Croom’un kilitleri ve uyarıları sağ olsun, 12 yıldır giremediği tavan arasına bir delik açıyor arzularının dürtüsüyle ve birazdan testere yerini çekiçle keski alırken bakımsız döşemenin tepesi açılana kadar terler uçuşuyor ve içerisini görebiliyor: tam düşündüğü gibi: Bay Croom’un eski aşıklarının cesetleri- onları gazetedeki resimlerden hatırlıyor: KAYIP KADINLAR-bazıları kurutulmuş et gibi olmuş ve aynı renkte hemen hemen, bazıları çatıdaki sızıntıların altında yatmaktan küflenmiş ve hepsi sertçe kullanılmış , katranlı el izleriyle kaplı, çizme topuğu izleri, bazılarında yıllar önce kepenkleri boyadıkları açık mavi boyadan izler, biri göğüs uçlarından dizlerine kadar gazeteye sarılmış.

Herkesten uzakta yaşarsanız, kendi eğlencenizi yaratırsınız.


(Bazı çevirileri kendim yaptığım için hatalar olabilir, kusura bakmayın.)


Erhan Özdemir

0 görüntüleme