Hicret Birik Yazdı- Sibel Oğuz'un "Bu Hikâye Tutar Canan" Kitabına Dair
- İshakEdebiyat

- 3 Ara 2025
- 3 dakikada okunur
Geçtiğimiz günlerde Sibel Oğuz’un Eksik Parça Yayınevi’nden çıkan, ‘Bu Hikâye Tutar Canan’ isimli öykü kitabı, ilk kitabı ‘Annem Zeytin ve Çay’ da olduğu gibi, genelde kişinin ailesi ve kendisi ile olan çatışmasını anlatan öykülerden oluşmaktadır. İçsel seslerin çarpışmasını ve ussal olanla duygusal olanın iç içe geçişini yalın kurgular fakat yoğun bir dille anlatan Oğuz, bu hikâyeler ile içimizdeki oksimoron benliğe, dışarıdan görünmeyen sessiz çığlıklarımıza ayna tutmaktadır. Üstünü örttüğümüz öz ve dışardan yüklenen kimliklerimize dayalı ördüğümüz ikinci benlik arasında yaşadığımız çatışma sonucunda hangisiyle hareket edersek özgür olabileceğimizi sorgulayan yazar, okura şu soruyu sormaktadır:
“İnsanı asıl değiştiren şey yaşadıkları mı, yoksa sakladıkları mı?”

Kitaba adını veren öykü güçlü bir iç monolog ile belirsiz bir aşkı ve arayışı anlatmaktadır. Öyküde Canan olarak karşımıza çıkan karakter kendi içindeki çatışık sese ‘Sevda’ ismini vermiştir:
“İçimde Sevda diye bir kadın. Konuşmak için fırsat kolluyor. Ne diye elin kadınları dolaşır içimde? Gelen geçen hanı mı? Nedir bu herkese kapı açmalar?” (Bu Hikâye Tutar Canan, syf. 38)
Karakterin mantık ve duygusunun savaşı dışarıya öfke biçiminde yansımış olan öyküde, karakter elinde bir meyve bıçağıyla mutfak tezgâhında belirmiş bir lekeyi kazıyarak çıkarmak için uğraşmaktadır.
“Tertemiz olmalı mutfağım, komşular hangi deterjanı kullanıyorsun, diye sormalı.”(Bu Hikâye Tutar Canan. Syf. 38)
Yukarıdaki cümle ile bireyin topluma karşı uyumlu görünme çabasını anlatmaya çalışan Oğuz, bunu ancak kişinin kendisinden uzaklaşarak yapabildiğini vurgulamaktadır. Öykü boyunca bu lekeyi kazımakla uğraşan karakter içsel hesaplaşmasının sonunda kendisine verilen isme (Canan), yani topluma yenilir, lekeyi tamamen çıkarmayı başarır. Ancak hikâyenin sonunda Sevda(karakterin öz benliği),
“Kuşların kazaklarını giydirdim Canan..” ( Bu Hikâye Tutar Canan. Syf. 40), biçiminde seslenerek kişinin ne olursa olsun kendi öz benliğinden kurtulamayacağına işaret eder. Yazar, buradaki kuş imgesi ile gerçek özgürlüğün bireyin kendi özüne ulaşması ile mümkün olacağını vurgulamak istemiş olabilir.
Yazarın diğer bir öyküsü olan ‘Kefaret’ isimli metinde karakterin- Harun- bu defa dışarıdan birisiyle-babasıyla- çatışma içerisinde olduğunu görürüz. Öykü, Harun’un toplumsal rollere gönderme yapmasıyla açılır:
“On üç yaşıma kadar Harun’dum, cılızdım… Şimdi Çırak Harun oldum… Birkaç yıla kalmaz Usta Harun olursun, diyor annem… Hâlden hâle giren Harun.” (Bu Hikâye Tutar Canan. Syf. 7)
Metnin devamında karakterin kendisine dayatılan rollerin dışında özünde ulaşmak istediği rol şu cümlelerle anlatılmaktadır:
“Gönül isterdi ki Öğretmen Harun olayım, bir türlü kavrayamadığım ismin hâllerini anlatayım çocuklara,” (Bu Hikâye Tutar Canan, syf. 7)
Bu cümlenin hemen ardından karakterin babası, “itin dileği kabul olsa gökten kemik yağardı,” cevabıyla onu hayallerinden uzaklaştıracak bir tepkide bulunur. Bu hikâyede yazar karakteri her ne kadar dışarıdan bir ses ile çatışma içerisine sokmuşsa da öykünün derdi yine içsel bir hesaplaşmaya dayalıdır. Cümlede geçen, ‘bir türlü anlayamadığım ismin halleri’ ile yazar insanlara yüklenen rollere anlam veremediğini anlatmak istemiştir. Bu iki öyküde de gördüğümüz üzere Sibel Oğuz, bireyin toplumla girdiği çatışmayı dışsal bir karşıtlıktan ziyade içsel bir hesaplaşma biçiminde kurmaktadır. Bu bağlamda birey, yalnızca annesi, babası, komşuları veya toplumsal roller ve normlarla değil, aynı zamanda kendi iç sesiyle ve benlik algısıyla da mücadele etmektedir.

Psikolojide Carl Rogers’ın tanımladığı gerçek benlik ile ideal benlik arasındaki uyumsuzluk, Oğuz’un karakterlerinde yalın kurgularla somutlaştırılmaktadır. Toplumun, olması gereken olarak sunduğu kimliklere uyum sağlamak için bastırılan duygular, öykülerde ekseriyetle bir iç ses, bir yan kahraman ya da bir imge aracılığıyla görünmektedir. Öykülerden yola çıkarak, topluma uyumun ruhsal bütünlük anlamına gelmediğinin, aksine, bireyin içsel uyumsuzluğunun dışarıya uyumuyla paralel olduğunun çıkarımında bulunabiliriz. Gündelik hayatın basit görünen ayrıntıları arasında şekillenen psikolojik dalgalanmaları merkezine bireyi koyarak anlatmakta olan yazar, hem insanın iç dünyasının karmaşıklığına hem de toplum baskısının görünmez mekanizmalarına ışık tutar.
Oğuz’un genel olarak sade ve anlaşılır olan dili kimi öykülerinde değişip oldukça yoğun, çağrışımsal ve şiirsel bir dile dönüşmektedir. Zaman zaman karanlıklaşan bu metaforik anlatım hikâyelerinin sanatsal yönünü zenginleştirmektedir. Genelde kullandığı imgeler sürreal niteliktedir:
“Sinsi gülüşü aynanın yüzeyine çarpıp dağıldı, yere düştü, parçalandı.”(Bu Hikâye Tutar Canan, Syf.32)
“Koca bir boşluk belirdi önünde, gözleri ulu orta içine düştü. Göz çukurlarına güller dikti bahçıvan. Kuşlar, bir avuç toprak doyursun gözünü, dediler.” (Bu Hikâye Tutar Canan, syf. 25)
Kimi öyküleri mitik bir kurguya sahip olup, bu öykülerin anlamı okurun algısına bırakılmıştır. Yazarın cümleleri genelde psikolojik birer motto niteliğindedir. Örneğin:
“Zafer, tarafını güçlüden yana seçer.” (Bu Hikâye Tutar Canan, syf. 41)
“Oysa ben hayatımda sadece boşluk doldurmaktan ibarettim.( Bu Hikâye Tutar Canan, Syf.67)
“Hiçliğin bir boşluğu bu denli doldurmasını aklım almadı.” (Bu Hikâye Tutar Canan, syf. 69)
Sonuç olarak Sibel Oğuz’un Bu Hikâye Tutar Canan adlı kitabı, bireyin içsel dünyasında sessizce büyüyen çatışmaları görünür kılarken, okuru da kendi iç sesinin kapısını aralamaya davet etmektedir. Kimi zaman toplumsal rollerin gölgesinde, kimi zaman bastırılan duyguların derinliğinde dolaşan hikâyeler, insan ruhunun biricik karmaşasını yansıtan aynalara dönüşür. Bu yönüyle eser, yalnızca bir öykü kitabı değil, öz benlik ile toplumun ördüğü benlik arasında sıkışan insanı, varoluşsal mücadelesini izlemeye davet eden edebî bir yolculuktur. O halde evet, bu hikâye tutacaktır muhakkak.
Hicret Birik




Yorumlar