• İshakEdebiyat

Metin Nart Yazdı- Postmodernist Edebiyat Üzerine-1

“Modernizm bir şeyin ne olduğuyla, nasıl olması gerektiğiyle uğraşırken, postmodernizm* durumun, olayın -bir şeyin- nasıl olduğuyla uğraşır. Asıl sorusu budur.”

PM bir nevi anti-modernizmdir diyebiliriz. Bir tepkiden doğmuştur. Zira modernizm, insanlığı daha özgür daha mutlu yapacağı şiarıyla oluşmuş, dediğinin tam tersine, iki dünya savaşı arasında yarattığı ideolojilerle ağır yıkımlara sebep vermiş, ideoloji doğurganı bir hale gelmiştir. PM buna tepkidir. Tanımlanması zordur. Postmodernistler de zaten bir tanıma karşı çıkmışlardır.

Bu genel muhabbetten sonra konumuza, PM edebiyata geçelim ufak ufak.

PM edebiyatın kendi yarattığı yeni hiçbir kavram yok diyebiliriz. Mesela iki ana enstrümanı olan üstkurmaca ve metinlerarasılık kavramı elbette daha evvelinde, modernist edebiyatta da vardı ve kullanılmıştı. Aralarındaki fark ne peki? Bunu anlamaya çalışalım.

ÜSTKURMACA

Önce bu üstkurmaca denen menem nedir, onunla başlayalım. Üstkurmaca bir kurmaca içinde başka bir kurmaca oluşturmaktır. Yani hikâye içinde başka bir hikâye anlatmaktır. Burada önemli bir şeyin altını çizmek lazım. Ana hikâyenin içindeki alt hikâye ana hikâyeye konu-mekân-zaman-kahraman-olay vb. açılardan bir katkı sunsa dahi -ki elbette amaç budur- kendi başına okunduğu, alındığı zaman, üst hikâyeden bağımsız olarak da bir bütünlük taşır. Bir kurmacada üstkurmaca oluşturduğumuzda kurmacamıza bir katman daha eklemiş oluruz. Metnimiz katmanlı bir hale gelmiş olur. Yani okur ile metin arasındaki mesafeyi arttırmış oluruz.

Biraz daha açayım. Bir anlatıcımız var, hikâyesini anlatırken, yine kendi ağzından, başka bir hikâye anlatıyor. Mesela bir fıkra. Bu bir üstkurmaca olur mu? Yani metnimize bir katman daha katar mı? Hayır. Çünkü bu anlatılan fıkra -hikâye- yine aynı anlatıcının hikâyesi olur. Demek ki anlatıcı farklı olmalı. Peki bir mektup okuduğu zaman ne olur? Evet bir üstkurmaca oluşturmuş oluruz ve bir katman daha ilave etmiş oluruz, zira mektup sahibi başka bir anlatıcıdır ve metne onun hikayesi girmiş olur. Her mektup -bir cevap olsa bile- kendi başına bağımsız bir metindir.

Madem bunu modernist edebiyat da yapıyor, aralarındaki fark ne? PM olunca ne değişiyor? Modernistler üstkurmacayı ana metnin gerçekliğini arttırmak, toplam metnin -kurmaca olduğu halde, gerçek olduğuna inandırmak için yapar-kullanırlar.

PM ise, kullandığı başka argümanlarla okunan metnin bir kurmaca olduğunu, bu kurgusallığa atıf için kullanırlar. Bu tanımı yanlış anlayan yazarlar yok mu? Çok. “Her şeyi ben yazdım, ben Metin Nart,” gibi metne girince, kurmacanın PM bir anlatıya dönüştüğünü düşünürler. Tabii ki bu benim naçizane fikrim.

Bunu neye dayandırıyorum? Okuduğum profesyonel PM eserlere. Örneğin PM edebiyatın yaşayan en büyük piri kabul ettiğim Orhan Pamuk üstünden gidersem, şunlara varırız.

Beyaz Kale’de, net olarak en az iki katman var mı? Evet var. Eski metinleri bulan Faruk’un yaptığı giriş ve eski metinler. Eğer ikinci metni -kitaba adını veren- Faruk’un bulması kısmını tamamen çıkarıp okuduğumuzda bir bütünlük var mı? Evet var ve OP ilk kısmı kullanmadan yazsa idi, herhangi bir eksiklik hissetmezdik zira.

İlk katman tüm metni bir oyun haline getiriyor. Zira Faruk’u başka bir kurmacadan tanıyoruz. Ki tanımasak da olurdu. Burada bir oyunlaştırma var. Oyunlaştırmayı kavramak için yeterince şey var elimizde. Şöyle bir düşünün. Okuduğumuz metin te o zamanın dilini mi içeriyordu? Elbette hayır. Bunun altından kalkamayacağını düşünmüş olmalı ki OP, “Faruk bu metni sadeleştirdi,” diyor. Bu oldukça zekice bir şey. Bunu yapmasa ne olurdu? İllaki dikkatli bir okur çıkar ve metinde kullanılmış fakat o tarihlerde kullanılmayan bir kelimeyi faş edebilirdi. Pek hoş olmazdı yazar açısından. Giriş bölümü bu argümanı okurun elinden alıyor.

Demek ki PM edebiyatın üstkurmacası, kurmacanın tamamının bir uydurma -kurmaca yani- metin olduğunu gelgitlerle, kafa karışıklığı yaratacak şekilde oyunlaştırıyor. PM’nin üstkurmacası aslında bir oyunlaştırma. Okur ikileme düşüyor. Neresi doğru, neresi kurmaca karıştırıyor. Madem hepsi uydurma, okur, neden neresi doğru diye düşünsün, diyebilirsiniz. Bunun da çaresi var zira OP, gerçek olan şeyleri de kullanıyor. Mesela Evliya Çelebi’yi.

Adım adım romanı izlemeye devam edersek.

Bu bölümle beraber ikinci katmanın ana hikâyesinin yani kitaba adını veren Beyaz Kale’nin bittiğini haber verir. Bu katmanın bütünlük taşıdığını bildiği için, “Bazı akıllı -kifayetsiz- okurlar kitabı bırakmışlardır,” bile der.

Ama kurmaca henüz bitmemiş, devam etmektedir. Peki nedir bu devam eden? Metinle oynayarak okurla oynama, kafa karıştırma kısmı başlar. Oyunun konusu peki?

Beyaz Kale’nin, yani bulunan tarihi metinlerin yazarı kimdir? Öyle ya, sonuna geldik ve biri diyor ki, bitti hikâyem. Ben anlatıcı metin bize diyor ki, bu ben, İtalyan köledir. Peki neyi yazmıştır? Başına gelen olayları. Yani anılarını anlatıyordu ve bitti.

OP birbirine benzeyen iki insan kullanarak, edebiyatın elbette daha evvelden kullandığı bir imkânı kullanmış oldu ve bu imkânı bir adım ileri götürmeye başlıyor.

Mesela Evliya Çelebi’ye anlattığı bölüme dikkatli bakarsak.

Hayda, ne yani, bu bir anı değil mi? Yaşanmamış bir şey, adamın zihninde kurguladığı bir hikâye mi? Ama şu da olabilir. Yaşamış ve yaşadıklarından böyle bahsediyor.

Peki şu dediklerine bakalım bir de.

Ne demek şimdi bu? “Düşledim” “Sanki uydurulmuş değil de, yaşanmış bir hikâyeymiş gibi.” İtalyan köle -ben anlatıcı- sanki daha evvel yazılmış bir kurmacadan bahsediyor. Ancak ve hatta her halükârda, bu metni yazan, yaşadıkları da olsa uydursa da, İtalyan köledir.

Anıları ya da kendi uydurduğu, fark etmez, yazan İtalyan köledir ama okuduğumuz yere kadar. Zira ekleme yaptığını bile söylüyor. Ama ana metin hâlâ değişmedi. Anlatıcı yoluyla oynuyor OP okurla.

Okumaya devam edince iş tuhaflaşıyor.

Hayda, “İtalyan köle” derken işin içine hocanın çocukluğu girdi. “O’nu o sakalsız haliyle” diyen, diyecek olan kim? Hoca. Zira hoca sakallı ve ilk karşılaşmada ben anlatıcı -İtalyan köle- hocadan sakallı diye bahsediyordu. Kim bunu anlatan?

İtalyan köle olamaz. Diğerinden dinlemiş, öğrenmiş olabilir ama ben diye neden anlatsın? O zaman başka bir yazar var. Belki Gebzeli bir yazar -bu çok net değil ama böyle bir çıkarsamaya da engel değil metin. Çünkü her iki kahramanı da -hoca ve köle- yarattığından söz eden biri var. Ya da OP mi? Olabilir ama asla kendi ismiyle girmiyor bu romana OP. İçine adıyla sanıyla girdikleri yok mu? Var elbette. Mesela Masumiyet Müzesi’nde OP var. Romanın kahramanı Kemal, bir roman yazarı olarak bulmuş OP’yi de, “Yahu sen iyi yazarsın, anlatayım da yaz şu benim hayatımı,” demiş gibi. Şunu da not etmek lazım, Masumiyet Müzesi’ndeki OP de aslında kurmaca bir Orhan Pamuk’tur.

Beyaz Kale romanının yazarı kim? Ortada bir paradoks var ve çözümü de yok. Kitabın sonuna yazdıklarıyla OP de bunu teyit ediyor.

Ben OP’nin son kısımda yazdıklarına bir anlam vermediğim gibi hoşuma da gitmedi. Ama sebebini biliyorum. PM edebiyata uzak eleştirmenlerin, OP’nin yaptıklarını anlamayıp, sanki bir zayıflık bulmuş gibi, kendisine yapılacak saldırıları önlemek için yazdı. Zira toplumsal gerçekçi yazmadığı için -unutmayın bu roman 1984’te yazıldı- onu itibarsızlaştırmak istiyorlardı. Ciddi bir tehditti bu. Arayın nette, hâlâ aşağıdaki alıntıdaki bu dalgasını anlamayıp aksini ispat etmeye çalışan çokbilmiş insanlar var.

Neyse, üstkurmaca ile alakalı zihnimizde net bir şeyler oluşmaya başlamıştır sanırım. Demek ki üstkurmacayı modernistler de PM de kullanır. Modernistlerin amacı üstkurmaca kullanarak ana konunun inanırlığını arttırmaktır. Postmodernistler ise metni bir oyuna dönüştürmek, kurmacanın bizzat kendisini konuya dönüştürmek için kullanırlar üstkurmacayı.

Çünkü şunu biliyorlar, bir hikâye yürüttüğü mantıkla ne kadar sağlam olursa olsun, zaten bir kurmacadır. Bunun bilincinde olan okur kurmacadan zevk almasını bilir. Sanki gerçekmiş gibi davranmak, ilk kez ben yarattım, daha evvelden yoktu, falan demek, kurmaca gerçekliğinden zevk almamızı arttırmaz.

Nasıl bir oyun olduğunu OP’nin yaptıklarıyla gördük. Dikkat ederseniz o oyun kısmı, hiçbir şekilde Beyaz Kale’nin hikâyesini zayıflatmıyor.

Şöyle bir arkamıza yaslanıp düşündüğümüzde anlıyoruz ki aslında metinde üç katman var.

1- Tarihi metinleri bulan Faruk’un hikâyesi. Faruk’un soyadı ne idi? Darvınoğlu -Darvinoğlu değil. Budala’nın Prens Mışkin’ine Mişkin demek bir hata ama Darvin’e atfen onu metne Darvın olarak almak bir hata değildir.

2- Bu metnin hikâyesi ki asıl kitaba adını veren o kısımdı.

3- Son katman, yani metnin yazınsal durumu. Bizzat metnin kurmacalığı işlenir burada, bu kısmın konusu bizzat kurmacanın kendisidir.

1 ve 3 bölümleri atıp okuyun, başlı başına bir kurmacadır. Klasik bir kurmaca metninden ne farkı var? 2’nin var olmak için 1 ve 3’e ihtiyacı yoktur. Ama 1 ve 3 katmanlarının varlığı 2’ye bağlıdır. Onsuz hiçbir anlamları olmaz.

Ama OP, Beyaz Kale’yi bu şekliyle kitaplaştırsa ne olurdu? Bir yığın hata bulunurdu. Dilde, kurguda, işleyişte, zamanda, mekânda. OP, 1. kısmı devreye alarak hepsinden muaf oldu. 3’le kurmacanın kendisini konu yaptı ve PM’nin en önemli kozlarından birini atlamamış oldu. Ve en önemlisi 3. bölümle öyle akılda kalıcı bir metin yarattı ki, hâlâ konuşulan bir metin var elimizde. Canlı kanlı, üstünde tartışılan.Asıl metin, yani Beyaz Kale gayet klasik, hemen hemen kronolojik işleyen bir roman. Kurmacayı konu edindiği 3. kısım ama, daha çok tartışılacak. Yani bu kısmı -tarihi roman- yazıp bastırsaydı, eh işte, derdik. Belki de OP’nin en zayıf romanı olarak geçerdi tarihe. Ama o KURMACANIN KENDİSİNİ KONU yaptığı 3. kısım uçurdu romanı.

Metinlerarasılık konusunu başka bir yazıya bırakalım.

Yukarıda yazdığım her şey bana aittir. Hiç kimseden hiçbir şey almadım. Hepsini anamın karnından getirdim. Şaka bir yana, yazının tamamı okuduğum metinlerden devşirmedir. Fakat bir metne bağlı kalmayıp aklımda kalanları yazdığım için kaynak gösteremedim.


* Postmodernistler her türlü -izm kuşatmasına başkaldırdıkları için, postmodernizm değil, postmodern yaklaşım ismini daha çok tercih ederler.


Metin Nart

266 görüntüleme0 yorum