top of page

Zeliha Tamer Uçar Söyleşti- Gereklilik Kiplerine Karşı Sessiz Bir Çığlık- Konuk: Dilek Altundağ

Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
İshakEdebiyat
3 dakika önce
3 dakikada okunur

Kitabınızın adı olan Lo’nun Gereklilik Kipleri, daha ilk sayfadan itibaren okuru sarsıcı bir psikolojik atmosfere sokuyor. Öyküdeki karakterin hayatı, babasının dikte ettiği kurallar yüzünden bir “-meli / -malı” çetelesine dönüşmüş durumda. Bir yazar olarak edebiyatta bu dilbilgisel kipleri, bireyin zihinsel ve toplumsal hapishanesini anlatmak için bir enstrüman olarak kullanma fikri nasıl doğdu?

Bana göre dil, insanın zihninin sınırlarını çizer. Lo’nun Gereklilik Kipleri’nde dilbilgisini sadece kurallardan ibaret görmedim. Toplumsal baskının, baba otoritesinin ve çocuk yaşta omuzlara yüklenen travmaların birer prangası olarak ele aldım. Karakterin babasından önce eve girmek için attığı her panik dolu adım, aslında hayatın her alanında bize dayatılan ‘gerekliliklerin’ birer yansımasıydı. Yazarlık serüvenimi besleyen en temel damarlardan biri, insanın görünmez hapishanelerini dille görünür kılma arzusudur.

​“Peride Bibi ve Puhu Kuşları” öykünüzde, modern dünyanın çok uzağında, âdeta halk hikâyesi ya da masal tadında, eriyen ve eriten zamansız bir aşkı işliyorsunuz. Günümüzün o hızlı, mekanik ve tüketim odaklı dünyasında, bir yazar olarak böyle masalsı ve epik bir anlatım dilini seçmenizin felsefi arka planı nedir?

Bugün aşk da dâhil olmak üzere her duygu çok hızlı tüketiliyor. Ben edebiyatta kalıcı olanın, köklü olanın peşindeyim. Peride Bibi’nin hikâyesinde masalsı bir dil kullanmak, okuru bu çağın gürültüsünden koparıp insanın en saf en el değmemiş sızısıyla baş başa bırakma isteğimdi.

Bir yazar olarak sokağın gerçeğini anlattığı kadar, köklerimizdeki o kadim anlatı geleneğini modern kurmacaya taşımaktan beslendiğini düşünüyorum.

 

“Zır Zır Şule” öykünüzde, masalsı atmosferden tamamen sıyrılıp sokağın tam kalbine, mahalle kültürünün canlı, gürültülü bazen de hüzünlü ritmine iniyorsunuz. Şule gibi marjinal ya da farklı algılanan karakterlerin iç dünyasını yazarken yazar olarak sokağın sesini edebiyata aktarma dengesini nasıl kuruyorsunuz?

Bir yazar sadece fildişi kulesinde oturup soyut kavramlar yazamaz bence. Sokağa, insana ve hayatın çiğ gerçekliğine dokunmak zorundadır. Şule benim için sadece edebi bir figür değildi. Hayatın kenara ittiği, hızı ya da gürültüsüyle toplumun ezberini bozan insanlardan biriydi. Öykülerimde tek bir tarza sıkışıp kalmayı reddediyorum. Sesimi çok boyutlu kılan şey, hem Peride Bibi’nin masalını hem de Zır Zır Şule’nin sokağını aynı duyarlılıkla sahiplenebilmektir.

 

“Sinağrit Baba İle Töskel Ormanlarında Yürüyüş” öykünüz doğrudan Sait Faik Abasıyanık’ın ruhuna ve eserlerine şık bir saygı duruşu niteliğinde. Öyküde onun dünyasıyla kurduğunuz bu metinlerarası bağ, bir yazar olarak kendi özgün sesinizi inşa ederken edebi ustalarla nasıl bir diyalog içinde olduğunuzu gösteriyor?​

Edebiyat benim için zamansız bir ortaklıktır. Sait Faik de edebî coğrafyamın en önemli denizlerinden biri. Onun Sinağrit Baba’sını alıp Töskel Ormanları’nda yürütmek aslında geçmişin o büyük insanî duyarlılığını bugünün doğa katliamlarına, betonlaşan şehirlerine ve masumiyetini yitiren insanına karşı bir kalkan olarak kullanmaktı.

 

​“Saatçi Çırağı ve Tik Taklar” öykünüzde bizi Bankalar Caddesi’ne götürüyor ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ne doğrudan selam gönderiyorsunuz. Zamanın tik-takları arasında usta-çırak ilişkisini işlerken, Tanpınar’ın zaman felsefesi sizin bir yazar olarak zamanla kurduğunuz bağı nasıl şekillendirdi?

Tanpınar, zamana akan bir nehir olarak bakmaz. Ruhun genişleyen bir coğrafyası olarak görür. Ben de o saatçi dükkânındaki çırağın gözünden, mekanikleşen dünyaya karşı ‘zamanın kalbini’ aramaya çalıştım. Akreple yelkovanın dişlileri arasında kaybolan insanı anlattım. Burada yazmanın kendisinin de zamanı ayarlama hatta zamanı durdurma eylemi olduğunu vurgulamak istedim. Bu öykü, benim edebi işçiliğimin ve düşünsel dünyamın en net özetlerinden biridir, diyebilirim.

 

Öykülerinizin satır aralarında çok güçlü bir cümle dikkat çekiyor: “Bir masayı kurar gibi işleyeceksiniz kelimeleri... Yazmak silmektir.” Bir yazar için yazmak neden aynı zamanda bir ‘silme’ eylemidir? Sizin yazarlık pratiğinizde bu arınma süreci nasıl işliyor?

Kâğıdın üzerine gelen ilk duygu patlaması hamdır. Gerçek edebiyat, o hamlığı yonttukça, fazlalıkları sildikçe ortaya çıkar. Ben kelimelerimi bir kuyumcu gibi, bir saat ustası gibi, örgü örer gibi titizlikle işlemeyi seviyorum. Yazarken geriye sadece en saf, en vurucu olanı bırakmak için silerim.

​Lo’nun Gereklilik Kipleri’nin okurla buluşmasının üzerinden iki yıl geçti. Bugün geriye dönüp baktığınızda, bu kitaptaki karakterlerin (Lo’nun, Şule’nin, Saatçi Çırağı’nın, Naciye’nin…) çığlıkları bugünkü yazar kimliğinizi nereye taşıdı? Masanızda şu an bizi bekleyen yeni bir dosya veya edebi arayış var mı?

Bu kitap benim edebiyat dünyasına bıraktığım ilk ve en samimi çığlığımdı. Aradan geçen iki yılda karakterler benden bağımsızlaştı ve kendi okurlarını buldu. Onların sıkışmışlıklarını yazmak, bana insanın evrensel acılarını anlama yolunda büyük bir olgunluk kattı. Şu an yazı masamda, bu deneyimlerin üzerine kurulan, yazar kimliğimi daha da derinleştiren yepyeni metinler ve bir dosya hazırlığı var elbette. Hikâyenin peşinden gitmeye devam ediyorum.


Söyleşi: Zeliha Tamer Uçar

Yorumlar


bottom of page