Öykü- Ahmet Keskinkılıç- Göründüğü Gibi
- İshakEdebiyat

- 2 gün önce
- 9 dakikada okunur
Her şey bir retina dekolmanı sonrası geçirdiğim vitrektomi ameliyatından sonra başladı. Retinamda oluşan bir yırtık sonrası göz küreme dolan kanla birlikte görüşüm bozulmuş, görme kaybı yaşar olmuştum. Bu maraz sol gözümde meydana geldiğinden, esasen, hayatımın o denli zorlaşmaması gerekirdi, neticede sağ gözümle yaşamımı idame ettirebilirdim. Gelgelelim sağ gözüm de doğuştan yaşanan bir sıkıntıdan dolayı halihazırda görmüyordu. Yani, sözün özü bu retina yırtığı sonucu oluşan görme kaybı beni tamamen kör etmişti, gerçek anlamda önümü göremiyordum. Dolayısıyla bütün riskleri kabul edip ivedilikle ameliyata alındım. Zira görmeden yaşamaktansa ölmeyi tercih ederdim. Elbette o zamanlar ameliyattan sonra yaşayacaklarımı bilmediğimden böyle pervasızca düşüncelere sahiptim. Nereden bilebilirdim?
Ilık bir nisan günü, öğleden önce dokuz sularında bütün kıyafetlerimi çıkarıp pamuklu ameliyat elbisesini çıplak bedenime geçirdim. Bonemi taktım ve tekerlekli sandalyeye oturup görevlinin beni ameliyathaneye götürmesini bekledim. Bütün bunları biricik eşimin yardımlarıyla yaptım elbette. Göremediğim için, tek başıma bütün bu işleri yapmam mümkün değildi. Eşim, kazağımı ve pantolonumu, iç çamaşırımı ve atletimi itinayla çıkarıp soyunmama ve giyinmeme yardımcı oldu. Bu süreçte o denli yanımda oldu ki hakkını nasıl öderim bilmiyorum. Bu rezil görme kaybını yaşadığım ve ameliyata karar verilene kadar geçen iki haftalık körlük sürecimde, yemeğimi yedirdi, elimden tuttu, benim için altyazıları okudu -gerçi sonra bunun çok zahmetli olduğuna karar verip yerli ya da dublajlı filmler izledik ama olsun- elim ayağım oldu. Zerre kadar gocunmadı, bir kere de of dediğini duymadım. İşte orda da artık dananın kuyruğunun kopacağı yerde de beni ameliyathaneye yolcu etti. Bu körlük durumunu da biraz açmam gerekirse, tamamen kapkara bir perde inmesi gibi düşünmeyin. Kar küreleri vardır hani, ters yüz edince karlar lapa lapa yağar kürenin içinde… işte o karın simsiyah olduğunu düşünün ve kar tanesi gibi değil de daha çok yumruk büyüklüğünde lapalar gibi düşünün. Öyle bir perdenin arkasından nesneleri ve insanları seçmeye çalışıyordum. Binlerce kapkara şekil gözümün önünde raks ederken onlara mana vermeye çalışıyor o sırada bir kaldırım taşına takılıp tökezliyordum.
Ameliyat başarılı geçti. Üç dört günlük bir görememe serisi devam etse de görüşüm yavaş yavaş, günbegün artarak geri geldi ve o musmutlu olduğumu bilmediğim ancak şimdi fark ettiğim sersefil ama coşkulu hayatıma geri döndüm. Enikonu eskisi gibi görüyordum.
Size biraz işimden bahsedeyim. İki haftalık rapor sonrası görmeye tekrar başladıktan sonra işime geri döndüm çünkü. Ben kütüphaneciyim. Bir ilçe halk kütüphanesinde çalışıyorum. Küçük, on bin kitaplık bir dermemiz var. İlçeye de bize de yetiyor. Zaten çok yoğun kullanılan bir yer değil. Sınav dönemlerinde gençler sessiz sakin diye ders çalışmaya gelir. Bir iki müdavim okuyucumuz vardır o kadar.
Her zamanki gibi sabah yedi elli civarı kütüphaneye geldim. Elektrikli çaycıda çayımı demledim. Sekiz on gibi masama oturmuş, bilgisayarımı açmış çayımı keyifle yudumluyordum. İçimde yeniden görüyor olmanın tarifsiz kıpırtısı vardı. Ameliyat sonrası verilen göz damlalarımı damlattım. Masamda duran, ameliyattan önce başladığım ancak bitiremediğim kitabıma gözüm ilişti. Guillermo Rosales’in-Felaketzedeler Evi, isimli kısa romanı… aldım elime kaldığım yerden keyifle okumaya başladım. Hava kapalı, sisli, boğucuydu. Hafif bir yağmur çiseliyor, damlalar şirin şirin camı dövüyordu. Sayfa değiştirirken gözüm önümde uzanan raflara doğru istemsizce kaydığında Türk Edebiyatı rafıyla İngiliz Edebiyatı rafının arasında bir silüet gördüğümü sandım. Anlık bir şeydi. Kitabı kapatıp dikkatle baktım. Evet. Oradaydı. İnsan silüeti gibi değildi. Kapkaraydı. Belki üç metre uzunluğunda, konik bir yapıda, aşağı doğru genişleyen simsiyah bir gölge orada durmuş, gözleri olmasa dahi bana bakıyor gibiydi. Aklımı kaybettiğimi sandım. Gözlerimi ovuşturmam yasak olduğu için -yeni bir yırtığa sebep olabilirdi- yapamadım ama sıkıca açıp kapadım birkaç kez. Görüntü hâlâ oradaydı. 5 metre ötemde bir heyula gibi duruyordu. Telaşla, elimdeki çay kupasıyla birlikte apar topar kütüphaneden çıkıp okuma salonu gibi düzenlediğimiz diğer küçük odacığa doğru koştum. Meslektaşım Sezen, temizlik işlerimize bakan işçi Mukaddes ablayla laflıyordu. Yüzümün rengini görünce onlar da ayaklandı. Hayırdır, iyi misin faslından sonra kütüphaneye gitmelerini söyledim. Anlam veremediler ama yürüyüverdiler hemen. Ben de arkalarından seğirttim ürkek adımlarla. Sezen önden girdi, sağına soluna etrafına bakındı. Mukaddes abla da aynı şekilde. Sonra bana döndüler sorar bakışlarla. “813” dedim, Sezen’e. 813, Dewey onlu sınıflama sisteminde Türk Edebiyatına denk gelen sınıflama numarasıydı. “813’e doğru bak kimse yok mu orada?” Sezen hızlı adımlarla dediğim rafa yürüdü, iyice kolaçan etti ve döndü. “Yok,” dedi, “sen iyi misin ne gördün? Kimse yok burada.” Böyle demesiyle cesaret bulup içeri adımımı attım. Gerçekten de hiç kimse yoktu. Deliriyordum zahir.
İş arkadaşlarımı ameliyat sonrası bir komplikasyon herhâlde, kusura bakmayın diyerek geçiştirdim, böyle de olduğuna inanmak istedim açıkçası. Birkaç Google araştırması yaptım, şimşek çakması, ışık patlaması gibi anlık görüntüler mümkün olabiliyormuş ama üç-dört metrelik sabit bir silüet görmek gibi bir yan etki bulamadım araştırmalarımda. O günü kafamdaki o gölge imgesini itmeye çalışarak bitirip eve dönmek üzere bisikletime atladım. Evimiz, iş yerime dört-beş kilometre uzakta bir yerde olduğundan bisikletle gidip gelmeyi adet edinmiştim. Küçükçe bir caddeyi geçtikten sonra ara bir sokaktan orman yoluna sapıyor, bir kilometre kadar orman içindeki patikadan pedal sallayıp tekrar paralel caddeye çıkıp nihayetinde evime ulaşıyordum. Yıllardır sürdüğüm rutin yolum. Ama bu kez… elbette başka bir şey oldu. Yoksa neden anlatayım ki? Caddeyi ve sokağı geçip orman patikasının ilk metrelerini geçmiştim. Kafam hala iş yerinde gördüğüm imgedeydi. Önüme bakmış giderken sol tarafta orman içinde bir silüet daha gördüm. Anlık bir biçimde pedaldan ayağım kaydı ve kontrolü kaybedip yana doğru hafifçe düştüm. Zaten hızlı gitmiyordum. Alelacele ayağa kalkıp üstümdeki tozu toprağı çırptım. Silüeti gördüğüm yöne baktım. Oradaydı. Öylece iki iri çam ağacının arasında durmuş bana bakıyordu. Bakıyordu diyorum ama bu yine sadece bir histi. Silüetin bırakın gözlerini, yüzünü, elleri kolları dahi yoktu. Upuzun bir dar açılı üçgen gibi öylece duruyordu. Sağıma soluma bakındım telaşla. Birilerini görürüm umuduyla kafası kesik tavuk gibi çırpındım ama bir Allah kulu yoktu etrafta. Tekrar silüete baktım. Bin yıldır orada duran bir kaya parçası gibi duruyordu. Bisikleti kaldırıp atladım üstüne, son sürat bastım pedala. Uzaklaşmak istedim. Kaçmak istedim. Yolda giderken ormanın içinde iki üç silüet daha gördüm. Aynı cisim değillerdi zira boyları farklıydı. Şekilleri evet, aynıydı, konik, üçgenimsi ama boyları ve daha önemlisi hissettirdikleri bambaşkaydı. Çünkü onlara baktığımda içimin ta derinlerinde daha önce his haritamda tanımlanmamış bazı şeyler hissediyordum. Korku değil, ürkü değil… başka şeyler. Tam olarak tarif edemiyorum. Merakla karışık bir tiksintiye, ilgi sosu dökülmüş ve bunu tatmak size büyük bir ferahlık verecekmiş gibi bir his… anlatabildim mi?
Bütün bu bulantıyla kendimi eve zor attım. Akşam yemeğine oturduğumuzda yüzüm kireç gibiydi. Eşim, haliyle, ne olduğunu sordu. Bir şey mi oldu dedi. Ona olanı biteni bütün çıplaklığıyla anlattım. İlgiyle dinledi. Her zamanki olanca anlayışlılığı ile bunun bir operasyon sonrası komplikasyon değilse bile psikolojik bir yan etki olabileceğini söyledi. Hak verdim. Bu yönünü hiç düşünmemiştim. Post travmatik bir şey, pekâlâ olabilirdi. Bütün bu kafa karışıklığımla yatağa girdik. Eşim her zamanki gibi benden önce uyudu. Ben yine biraz dönüp durdum. Aslında dönmemem gerekiyordu. Ameliyat sonrası önerilerden biri de buydu. İki üç yastıkla, düz bir şekilde uyumam retina sağlığım için mühimdi. Böylece retina içinde biriken kan göz altlarına kolay iner, orada toplanır ve vücuttan kolay atılırdı. Bu uyarı aklıma geldiğinden düz bir pozisyon alıp düşünmeye başladım. Uykum gelmiyordu. İlk gençliğimden beri uyguladığım bir uyuma yöntemim vardı. Eğer uyuma pozisyonunuzu alır ve hiç kımıldamadan bir dakika beklerseniz, vücut uyku modunu kendiliğinden açıyordu. Çoğu zaman işe yarardı. Öyle yaptım. Tam dalmak üzereyken… bir şey hissettim. Gözlerim aniden açıldı. Odanın sol köşesinde, duvar boyunca, upuzun bir gölge durmuş bana bakıyordu. Aklım yerinden çıkacak gibi oldu. Bağırmak istedim, bağıramadım. Bağıramayınca, karabasan gördüğümü düşünüp rahatladım. Çünkü çoğunlukla rüyalarımda rüyada olduğumu bilirdim. Bu yüzden korkunç rüyalar görmeyi severdim bile. Kontrol edebildiğim bir korku, tam olarak korku değildi. Bir yerden sonra o berbat gibi görünen kâbus adrenalin dolu bir maceraya dönüşürdü benim için. Ama bu kez, bağıramamıştım evet, lakin doğrulabildim. Bağıramadım çünkü sesimi kaybetmiş gibiydim korkudan. Böyle olunca terlemeye başladım. Bunun gerçek bir korku olduğunu, rüyada olmadığımı ansızın anladım. O oda boyundaki gölge köşede öylece duruyordu. Eşime baktım, uyuyordu. Elimi yüzümden geçirdim. Görüntü değişsin istedim. Değişmedi. Bu kez silüet suretsiz de değildi. Basbayağı bir başı, açık olmasa da iki yanına uzanmış upuzun kolları ve ayakları da vardı. Yüzünde gözleri görünmüyordu ama başının oynadığına yemin edebilirim. İlk kez hareket de ediyordu. Daha fazla dayanamayarak boğazımda biriken bütün çığlığı koyuverdim. Eşim de sesime bağırarak uyandı. Deli gibi sağına soluna bakınıp, komodinin üzerinde duran lambanın düğmesine bastı. “Aşkım n’oluyor,” diyerek korkuyla beni sarstı. Titreyen ellerimle odanın köşesini işaret edip, yine titreyen bir sesle sordum, “Görüyor musun?”
Elbette görmüyordu. Çok korkmuştu ve bana sarılıp ağlamaya başladı. “Orada bir şey yok canım benim,” dedi en yumuşak sesiyle. Önce eliyle kendi gözyaşlarını süpürdü sonra yüzümü ellerinin arasına aldı. “Bana bak,” dedi, “ben varım sen varsın, başka kimse yok. Orada kimse yok.” Ama vardı. Eşim bunları söylerken köşede durmuş bize bakıyordu.
Bu böylece iki hafta devam etti. Gördüğüm şeyler herhangi bir şekilde aksiyona geçmediğinden ben de bir süre sonra bu duruma alıştım. Bağışıklık kazandım. Yemek yerken köşede duruyordu. Çalışırken pencerenin önünde duruyordu. Alışverişe ŞOK markete gidiyordum, kedi mamalarının orada öylece duruyordu. Sadece, her gün biraz daha şekilleniyor gibilerdi. Gibilerdi diyorum çünkü tek birisini, tek bir şeyi görmüyordum. Bu suretlerin bu silüetlerin her biri farklıydı. Aynı şey değillerdi. Demin de anlatmak istediğim oydu işte, verdikleri his bile farklıydı. Kimisine bakınca salt öfke hissediyordum, kimisi sadece acıma duygusunu uyandırıyordu, kimisine sevgi bile hissediyordum, sempati belki, bilmiyorum. Ama dediğim gibi günden güne şekilleri belirginleşmeye de başladı. Gözleri geldi önce, saçları sonra… yine simsiyahtılar ama bir şekilde gözlerini görebiliyordum. Elleri ve parmakları geldi sonra. Ayakları. Ayak parmakları. Dişi olanların memeleri. Simsiyah, heykel gibi dümdüz duran hareket dahi etmeyen figürlere dönüştü silüetler. Halen içim ürperse de dediğim gibi bağışıklık gibi bir şey kazandım zaman içinde. Çünkü ne yaparsam yapayım oradalardı. Bir gün kararımı verdim. Gidip dokunacaktım.
Yine işten dönüyordum. İlk gün ormanda gördüğüm figür, hep oradaydı zaten yeri değişmiyordu. Yine oradaydı. Bisikleti durdurup yanına gittim. Ürkek adımlarla yaklaştım. İlk gördüğümde konik bir şekildi şimdiyse basbayağı bir insan görünümündeydi ve benimle neredeyse aynı boydaydı. Biraz kısaydı benden. Dişiydi. Dediğim gibi, simsiyahtı. Kalıplı bir kadının gölgesi gibiydi diyebilirim. Yaklaştım ve korkuyla elimi uzattım. El sıkışmak isteyen biri gibi değil de boka dokunmaya çalışır gibi diyelim. İşaret parmağımı uzatarak, dokunmaya çalıştım. Parmağım karın boşluğu diyebileceğim bölgesine değdiğinde, sanki bir pamuk şekere dokunmuş gibi hissettim. Parmağım o yumuşak, bulutumsu cismin içine girdi adeta. Ama hemen geri çektim çünkü büyük bir acı duydum. Bildiğiniz fiziksel bir acı. Parmağım sanki bir elektrik akımına kapılmış gibi. Gayriihtiyari ahh diye bağırdım. Elimi çeker çekmez de parmağımla oluşturduğum çukur eski haline gelip düzeldi. Sonra hem duyduğum fiziksel acıdan hem de artık dayanamadığımdan, ne diyeceğimi de bilmediğimden, “Kimsiniz ulan kimsiniz,” diye bağırdım. Ve böylece dişi figürün kımıldadığını gördüm. İlk kez bir tanesi kımıldamıştı. Kafasını bana çevirdi ve ağzı diyebileceğim bir yarık açıldı yüzünde. Siyah bir duman çıktı yarıktan. Fazla değil, sanki sigara dumanını üflemişsin gibi. O kadar. Konuşmak istiyordu da konuşamıyordu sanki. Biraz daha zorladım elbette. Konuş, ne istiyorsun, neden görüyorum sizi diye… ama başkaca bir harekette bulunmadı. Tekrar dokundum. Yine acı hissettim ve böylece eve döndüm.
Bütün bunları artık eşime de anlatamazdım. İnanmaması bir yana -pekâlâ inanmayabilirdi. Kim inanırdı zaten, haklıydı- beni deli sanacaktı. Böyle saçma salak şeyler filmlerde olur sanırdım hep. Böyle derken de aptal gibi düşünmeyin beni, ben bir korku filmi eksperi sayılırım yani, Scognomillo vardır bilir misiniz bilmem, onun kadar korku fantastik film izlemişimdir. Lezzetli bir dimağım vardır yani o konuda. Ama insan başına gelince, akıl sağlığından da şüphe ediyor. Her şeyden öte şu ameliyat… bu operasyondan önce böyle tuhaf figürler görme gibi bir huyum yoktu. Gerçekten post travmatik bir şey mi yaşıyorum diye düşünüyordum ama dokundum! Amına koyayım dokundum ya! İşaret parmağımdan bütün vücuduma yayılan o acı dolu titreşimi hissettim. Beden bunu yapabilir mi? Allah kahretsin ki yapabilir! Siz, buz deneyini biliyor musunuz mesela? Tutsağa önce kızgın bir közle işkence edilir, bedeninde hasar oluşturulur. Daha sonra gözleri kapatılır ve bir parça buz bedeninde gezdirilir. Aynı yanık izleri ve acı yine oluşur. Çünkü beyin göremediği için, buzu ateşle eş değer hisseder ve aynı efekti yaratır. Yani beyninize de güvenemezsiniz.
Peki ben nasıl çözecektim bu durumu? Silüetleri, figürleri artık ne haltsa bir hafta kadar izlemeye devam ettim. Gittikçe daha da insansı olmaya başladılar. Renklenmediler ama bütünüyle bir insan formuna büründüler. Birkaçıyla daha konuşmaya çalıştım. Hatta etrafta kimsenin olmadığı bir gün ormandakinin yanına çöküp bir sigara yakıp, yaşadığım her şeyi anlattım, içinden geçtiğim süreci… kafamı çevirdiğimde yanıma çökmüş beni dinlediğini fark ettim. Artık hareketleri daha da sıklaşmıştı. Yürüyorlardı. Put gibi durmuyorlardı. Kafalarını çeviriyorlardı, bana bakıyorlardı, gözlerinde anlayan bir şeyler vardı artık. Bunları da hissediyordum. İletişimimiz zayıftı ama yine de vardı. Hatta bir gün çarşıdaki Atatürk heykelinin yanında duranın bana gülümsediğini gördüğüme eminim. Gülümsemişti.
Gelgelelim ben bu durumdan ötürü iyice içime kapanmıştım. Ne işyerimde ne evde doğru düzgün iki laf çıkmıyordu ağzımdan. Eşim benim için çok endişeliydi. En son beni bir restorana götürdü. “Hadi,” dedi, “gel dışarda yiyelim bugün. Çok güzel bir yer keşfettim.” Gittik. Ben Adana söyledim o kuzu şiş. Yirmilik bir de rakı açtım. Güzel güzel sohbet ediyorduk. Yan masada yüzünü bana dikmiş bakıp duran adam sinirlerimi bozmuştu. Yanağında derin bir kavis şeklinde bir yara izi olan, saçları muntazam taranmış, takım elbiseli, gözlüklü, sarışın… hiç buralardan gibi durmayan bir adamdı. Dümdüz bana bakıyordu. Aralıksız bakıyordu. Ben de ona kilitlenince eşim ne olduğunu sordu, “Şu adam,” dedim, “ne zaman kesecek bana bakmayı?” Kafasını çevirdi, baktığım yöne baktı. “Hangi adam?” “Şu sarışın ibne!” dedim gözümle iyice işaret ederek. “Orada kimse yok,” dedi. Bu lafı duymaktan öylesine bunalmıştım ki patladım. Tamam simsiyah, heykelimsi silüetler yok anladık da bu siktiğimin adamı orada oturuyor işte nasıl yok? Garsonu çağırdım, “Şu adamı uyarır mısınız sürekli bizim masaya bakıyor,” dedim. Garson gösterdiğim yere baktı. Şaşırdı. “Beyefendi,” dedi, “orada kimse yok?” Nasıl yok? Siktirmeyin lokantanızı, nasıl yok! Hışımla masadan kalktım, sarışın piç hâlâ bana bakıyordu. Ona yaklaştığımı görünce sırıtmaya başladı. Yara izi daha da kavislendi sanki. Yakasına elimle toplayıp kaldırdım. O anda bedenimde devasa bir acı hissettim. Büyük bir uyuşukluk tüm vücuduma yayıldı. Bayılmışım.
“Bir uzmana görünmeni istiyorum.”
Acil servisin sedyesinde uyanıp, ne olup bittiğini anlamaya başladığımda yanı başımda duran eşimin ilk söylediği şey buydu. Bir uzmana görünmeni istiyorum. “Gülüm, ortada hiçbir şey yokken bağırıp çağırıp, kalkıp havayı yumrukladın ve bayıldın. Bunun artık ihmal edilir tarafı yok. Bir psikoloğa, psikiyatriste ne haltsa, görünmen lazım. Lütfen… seni çok seviyorum, kaybetmek istemiyorum, lütfen…” Gözlerinden iki damla samimi yaş süzüldü. Bense, bir köşede durmuş pis pis sırıtarak bana bakan esmer adama, bir onun karşısına düşen köşede ağlamaklı gözlerle bana bakan üstü başı kan içindeki diğer kadına bakıyordum. Silüetler siyahlıklarından da kurtulmuş kana, cana gelmişlerdi artık. “Tamam,” dedim, “görüneceğim birine.”
“İşte buradayım doktor hanım. Bütün süreç böyle. Ne diyorsunuz? Delirmiş miyim?”
Doktor hanım, karşımdaki koltukta öylece oturuyor, gözlerimin içine bakıyor hiç konuşmuyor. Gözlerinde ağlamaklı bir ifade var. Eliyle saçlarını düzeltiyor. Yutkunuyor. Ihm gibi bir ses çıkarıyor. Kapı açılıyor. “Merhaba beyefendi, kusura bakmayın beklettim biraz,” diyerek doktor hanım içeri giriyor. Delirmişim demek ki diyorum.
Ahmet Keskinkılıç




Yorumlar