Öykü- Ayhan Kavcı- Bendeki Arıza Yetmişlerde Başladı
- İshakEdebiyat

- 1 gün önce
- 7 dakikada okunur
Çin Mahallesi’ndeki Princeton Bulvarı’nın ara sokaklarından birinde ucuz bir otel odası bulmuştum. Cesur davranıp arkadaşlarımı da oraya götürürdüm. Yetmiş yılında Asya’dan Şikago’ya geldikten sonra insanlarla kurduğum ilk tecrübelerdi bunlar. Bir şekilde arkadaşlar edinip müzikten, şundan bundan söz etmek, hani mümkünse güzel vakit geçirmek… Taşıması kolay pikabım vardı elimde ve ortasındaki demir çubuğunda o gün dinleyeceğimiz parçalar döndürülmeyi bekliyordu. Hawig Pollwords, Aubbrick Duderry, Rupert Ken Davis… Orta yaşlarında salınan siyah bir adam da vardı aramızda; fakat adını yazık ki hatırlayamıyorum şimdi.
Rupert benim çömezimdi. Çömezimdi, ama yine de çocuğun üzerine angarya yıkmaya gönlüm elvermezdi. O gün kaçamak yapıp otel odama götürdüğüm konuklarım, Rupert hariç, akıl hastasıydı. Bana kalsa Rupert ve ben de akıl hastasıydık; fakat bunu belgeleyecek şansı henüz yaratamamıştık. O sıralar profesyonel yaşamımın ilk beş yılına damgasını vuran anti-psikiyatri rüzgârına yakalanmıştım. Kılavuzum elbette ki R. D. Laing’ti. Ama Laing’e ilgi duyduğumu kimselere söyleyemezdim; bunu söylersem kapıya koyarlardı. Anarşist bir altyapım olduğuna göre anarşist tavırlar sergilememde tuhaf bir durum yok. Bir pazar sabahı uyandığımda içimdeki ses arkadaşlarını al, Princeton Bulvarı’ndaki sığınağına git demişti. Hiç tereddüt etmeyip benden isteneni yapacaktım. Kliniğe gidip Hawig, Aubbrick ve o siyah adamı bir süreliğine oradan çaldım. Kuşkusuz, onları işim bittiğinde geri verecektim. O zamanlar klinikte sayım memuru gibi bir işlev görüyordum ve bu şapşalsı görevim anti-psikiyatriye inancımı harlayıp duruyordu. Nick Gonzales, kliniğin güvenliğinden sorumlu, sevimli bir Meksikalıydı; arkamdan bağırıyor:
Eeey! Bir yanlışlık yapmadığından emin misin, Twity?
Onunla boş zaman bulduğumuzda şu şekilde makara yapardık:
Söylesene Nicky; klinikten bir şey çalmak isteseydin ne çalardın diye sorardım. Her seferinde üçüncü kattaki sarışında gözü olduğunu söylerdi. O kadına beslediği derin arzulardan bahsederdi. Sonra benim ona bir şeyler anlatmama sıra gelirdi, ama hep susar, zavallıya bir şey anlatamazdım.
Son virajda, kliniğin bulunduğu sokakta Rupert’la karşılaşmıştık. Yanımda sanki dev kaktüsler taşıyormuşum gibi hissettiren arkadaşlarımı görünce yüzünde aptalca bir ifade belirecekti:
Film setinden mi çağırdılar?
İtiraf etmeliyim ki Rupert Ken Davis hayatımda gördüğüm en esprili insandı. Onu bir süreliğine yanıma vermişlerdi; fakat bu süre bir türlü bitmeyince farkına varmadan birbirimize bağlanmıştık. Rupert ebesinin dibindeki bakımevinde büyüyüp orada serpilmiş bir delikanlıydı. Klinikteki görevi doldurduğum anket formlarına numaralar verip dosyalamaktı. Nedenini bir türlü anlayamadığımız garipliklerden ötürü işler bazen üst üste biner, nefes dahi alamadığımız günler olurdu. Bazense bütün gün inip şişen karınlarımızı seyretmekle yetinirdik. Odamızın penceresi yan sokağa bakıyordu ve sokağı kuşatan duvarın ardında Saint-Germain okulunun avlusu vardı. O okul dünyanın neresinde olursa olsun sanırım niteliklerinden asla ödün vermiyor. Kalın duvarların ardında küçük, dar bir avlu bulunuyordu; gevşetilmiş kravatlarıyla cuma öğleden sonrasını iple çeken ve sadece bunu düşleyen, ama düşleyen ve düşleyen ve düşleyen, başka bir düş kuramayan genç kızlar o avluya sığmazdı.
Avlu duvarlarını uçup da aşamayan kuşlara benziyorlardı.
Rupert yirmi, bense yirmi dört yaşındaydım. Pencerenin önünde dikilir, avluda teneffüs eden kızları gözetlerdik. Bazen iki kızın kuytuluk bir köşede dudak dudağa öpüştüğünü görürdük. O zaman Rupert’a ter basıp yutkunur, bense camı kucaklayan güneşliği kapatarak ortalığı karartır, o garip gerilimden kendimi kurtarmaya bakardım. Bunlar imtiyazlı bir kliniğin pek de iş gören yoğun ofisinde olup biterdi. Daha önemli işlerimiz hiç olmazdı.
Şikago’ya geleli bir yıl dolmamış, sokakları arşınlarken tanıdık bir yüze rastlarım ümidi henüz sönmemişti. Yanıma sıkıştırdıkları Rupert’la pek çok ortak nokta paylaştığımızı gördükçe saatlerimi onun rutinine göre ayarlamaya başlamıştım. Aslında ikimiz de göçmen sayılmalıydık. Hadi, ben kelimenin düz anlamıyla öyleydim; fakat Rupert ülkesinde uyum sorunu yaşayan milyonlarca gençten biriydi. O zamanlar reggea yoktu. O zamanlar istediğin an istediğin yerde her tür müziği dinleyemiyordun. O deneyimlerimden sonra bana sorsalar ki bir insanı kendisine ve çevresine, kısacası yaşama bağlamak için gerekli iksir nedir, iddia ederim ki bu sadece ve sadece müziktir.
Walkman’lerimiz de yoktu. Yine de plaklar işi bir şölene dönüştürmeye yetiyordu. Koca bir günü Princeton Bulvarı yakınlarındaki otel odasında sadece ve sadece bir plağı dinlemek için harcardık ve bundan rahatsızlık duymaz, pişman da olmazdık. Elbet o zamanlarda da konser furyası vardı ve ulaşılması kolay yerlerde yapılıyordu; dahası, herkesin cebine de uyuyordu o furya. Fakat dış etkilerden yalıtılmış bir odada beğendiğin bir plağı dinlemekle, keyfe keder gittiğin bir konserde şansına çıkanlarla yetinmek farklıydı. Plak dinlerken hayal kurardık. Sonra iğneyi başa alır, plağı tekrar tekrar dinlerdik. Hayalimizde boş kalmış yerleri ikinci, üçüncü ve belki de kırkıncı dinlemede dolduruyorduk; bu delilik bizi hiç bıktırmazdı. Ve vaktimiz boldu. Ve hayal kurma isteği hepimizde fazlasıyla baskındı. Bir pikabın iğnesinde eskinin ve uzakların seslerini bile duyabiliyorduk.
İşte Beyaz Tavşan’la o zamanlar karşılaşmıştım. Benim de hep onun peşinden koştuğumu söyleyen Jefferson Airplane birkaç yıl öncesinde çıkardığı White Rabbit plağıyla insanların kafasını karıştırmıştı. Aslında biz, maaşlarımızı aldıktan sonra birer ördek gibi yürümek isteyen, bazen tıpkı bir ördek kuyruğuna benzer uzantılara sahip elbiseler bulup o perdeli ayaklarımızla podyumda denge bulmaya bakanların kafasına balta indirmişti Jefferson Airplane. Üzerlerinde papatyalar patlamış çiçek tarlası renklerdeki kıyafetleriyle bu genç müzisyenler gürültülü şekilde enstrümanlarını çalıp dans ederken inanılmaz ölçüde sarsıcı bazı şarkı sözleriyle hakikaten kafa karıştırıyorlardı. Airplane’nin solisti o güzel kadın her zaman şık kıyafetlerle sahne alırdı. Fakat ben W. Rabbit’teki metaforik anlatımı ne kadar kafa yorsam da çözememiştim. Sadece şu; eğer tavşanın peşinden gidersem takılıp düşeceğimi… sadece burayı anlamıştım. Şarkı Alice Harikalar Diyarı’ndan ilham alıp fırlamıştı ve bir yerinde, hatta iki yerinde, git Alice’e sor diyordu; o bilir… en sonunda kafayı ye, kafanı ye, diye bağırıyordu kız. Kafanı doyur diyordu, ama bu kafayı ye demekti bir bakıma. Bunu söyleyen güzel bir kızdı ve neden öyle dertli söylüyor, neden yırtınıyordu; içime dokundu. Bunu hikâyedeki mutfak faresi ona öneriyormuş; hatırla diyordu şarkıda; evin faresi ne dedi: Kafanı doyur; kafayı yeee! Ama şu mesele vardı: Ne yönden baktıysam o kırmızı kraliçeyi ve şu beyaz şövalyeyi anlayamıyordum. Beyaz şövalye, sözcükleri tersten söylemeye başlamışken kırmızı kraliçe hikâyede neden kafayı üşütmüştü? Bu gençler neden kendinden geçmişçesine onları söylerken bu kadar gergindi? Neyi paylaşamıyorlardı? New York’un bir yerinde, apartmanın terasında söyledikleri şarkı her bir ofiste yaşanan ‘kim daha şık ve kim daha kârlı ördek’ kültürüne, belki Nixon ve arkadaşlarına veya belki de ta Adem’e kadar… nefesi her yere yetebilen bir manifesto adına… nasıl da kopmuşlardı. House at Pooneil Corners ve şu, Bu Hayatın Diğer Tarafı -The Other Side of This Life- yazık ki benim ancak altmış yaşında anlayabildiğim bir ilaçtı. Tavşanın peşinden koşmuştum ve dizlerimin kanadığını, nefessiz kaldığımı hiç fark edememişim. Jefferson Airplane ördek kafalıların, tilki kuyrukluların kafasına çekici ilk indirenlerin başındaydı. O şarkı bir Meksika havasıyla başlıyordu. Kovboy filmlerinde duymaya alışık olduğumuz türden bir ritimle destekli. Alice’ye sor diyor Airplane; sorardım… Beyaz Şövalye, kafayı yemiş Kırmızı Kraliçe… Anlıyor musun beni; kafayı ancak şimdi yiyorum. Benim kılavuzum kalpleri temiz o çiçek çocuklar; ama şimdi bu salonda yalnızım. Ölmüş, fakat bir yolla hâlâ hayatta olan kimi insanlarla ayaktayım.
Hawig, Aubbrick, Rupert ve o siyah adam; Traffic’in The Low Spark of High Heeled Boys parçasını dinliyorduk. Hawig ve Aubbrick hastalıklarından ötürü etrafta tıpkı birer limon ağacı gibi duruyor, oturduklarındaysa göbek salmış kaktüsleri andırıyorlardı. Gülümseyişleri yüzlerinden hiç eksik olmazdı. O tatlı dişler hep parlardı. Hawig’i hafifçe dürtükler, Şikago’yu havaya uçuracaklarmış; duydun mu? derdim; gülerdi. Dünyayla ilgisi mantıksal bağlamda değildi; bilirdim. Psikolojideki en bilgili -bip bip biiiip… sınavında en yüksek notu çekmiş kişi olarak Şikago’ya atanmıştım ve hiç tanımadığım insanlara artılar, eksiler verip onların ruh ve akıl puanlarını toplar, sonuçta onlar adına APA sınıflandırmasında yer alan hastalıklardan birini üzerlerinde prova ederdim. Ve sonra da onlar baloya giderlerdi bu giysilerle. Böylesi hünerlerim varken bir tür şizofreni belirtileri gösteren Hawig ve Aubbrick’i mi bilemeyecektim? Hawig dünyaya gülücük yoluyla bağlıydı. Televizyonda Nixon’u dahi görse hemen gülmeye başlardı. Aslında bu çok sağlıklı bir tepkiydi. Keşke bunu nasıl yapabildiğini, o güzelim yöntemlerini bizlere de öğretebilseydi.
Hawig’in dosyasında aklının Kennedy’nin katledildiği tarihte öldüğü yazılıydı. Altı, yedi yıllık şizofreni deneyimi onu pek yıpratmış görünmüyordu; doğrusu benden daha iyimser bulduğum o adamı yanımda dolaştırma cesaretini -ya da sağduyu desem bu daha doğru- onun parlak gözlerinden, neurofenidat dozajına verdiği olumlu tepkisinden ve gülümsemesi nedeniyle artık başkalaşıma uğramış yüz kaslarından alıyordum.
Siyah adam her yarım saatte bir us and them derdi. Bunu üç dört kere tekrarladıktan sonra, Mavericks bless you parçasını dırtdırtlardı ha bire.
Döbilup döbilup dubudup duu!
Mavericks bless youuuu!
Döbilup dipdup dipdupdup!
Mavericks bless youuuu!
…
Ve onlarla parka giderdik.
Orada elmalı turtalarımızı yerken insanları eğlendirirdik!
Onlar… Rahatlamadıkları sürece başımızdan defolup gitmezlerdi.
İnsanlar bize bakıp gülerdi ve gülmeden asla ayrılmazlardı öfkeli gözlerimin önünden.
Bir bitin bile yarım saat içinde ezberleyebileceği daracık bir odanın içinde beş kişiydik. Traffic’in parçasının girişindeki ağır adımlar ve ritim… Davul, piyano, bas gitar ve odaya sonradan akacak o sıcak saksafon… Sağlam bir parçaydı ve sonbaharın yüzünü iyiden iyiye kışa dönmüş o vaktinde, o soğuk saatlerde odayı ısıtabiliyordu. Amerika’ya müzik dinleyerek tutunmaya çalışırdım.
Daha dün gibi hatırlıyorum; koca Hendrix Londra’da ansızın ölmüştü. Janis ve ardından Paris’te ölmeyi seçen Morrison… Bu peş peşe gelen ölümler sonrasında insanların hakikaten morali bozulmuştu. Hey gidi Janis Joplin… Yüreği gerçekten de bir efsaneydi onun.
O sarsıcı günler şimdilerde yaşansa insanlar şöyle bir ayyuka çıkarır herhalde: Amerikan müzik kültürü ölüyor mu yoksa? Eyvah! Müziğimizin sonu geldi. Tanrılar onları bizden kıskanmış olmalı!...
Ardından da yeni şarkıcıların birbirinden güzel o muazzam kıçlarını sergileyen fotoğraflarla o amansız unutkanlıklarını çağırmaya bakarlardı, ha. Dev adamların ölümü şimdilerde belki üç günde unutulacaktı. Oysa o zamanlar yetmiş beşte bile bir yerden The Doors’un, Jim Morrison’un çalıp söyleyeceğini duydukları bir konser platformuna gidip umutla bekleyenler, yetmiş üçte Jimi Hendrix’i Village Vanguard’ta soranlar, Janis Joplin’in evine çiçek yollayanlar vardı.
… Şüphesiz o zamanlar hayatımı hep o delikte geçirmezdim. Değişiklik olsun diye gidip kapandığım, bazen hayal kurmak, bazen bir kadını düzmek istediğim yerdi o otel odası. Jack Kerouac öyle yapardı; ben de bir Amerikalı gibi olacaksam onun gibi yapmalıydım. Aslında Lesley’de kalıyor, sınıf atladığımı sanıyordum. Bir ördek olmayı başardığımı sanırdım. Ta ki civardaki manavdan bir bağ marul aldığım sırada yaşlı bir adamın yanıma gelip o ayakkabılarla buralarda dolaşman çok ayıp, çok ayıp; sana yakışıyor mu, ha!? diye parladığı o dakikaya kadar…
Yaşlı Amerikalıları anlamak gerçekten de zordu. Yine de iki yüz elli dolar saydığım ayakkabılarımı çıkarıp atmam söz konusu olamazdı. Onları tam dört yıl boyunca kullanacağıma dair kendime söz vermiştim. Tutumlu olmalıydım; manavda rastladığım bunak bir herif benden bunu istiyor diye zırt pırt ayakkabı, kıyafet değiştiremezdim herhalde. Kendimi kaldırımlara uydurmam gerektiği fikri -aslında bir beklentiydi bu- aklıma yatmamıştı. Bu olaya kafayı takınca Şikago’nun güneydoğusundaki East Side’ye taşındım. Yakınlarda bir yerde her mevsim harikulade bulduğum Eggers Grove vardı. Bu uçsuz bucaksızmış gibi görünen düz İllinois arazisinde böyle bir sürü ucu sonu gelmez koruluklar vardı. Doğaya açılma yönündeki değişimim bence ayakkabılar yüzündendi. Fakat biraz daha doğuya gitsem Greenwich ya da East Village’ye varacaktım. Belki de bilinçaltı; ne bileyim! Aklım fikrim hep oradaydı. Fena olmazdı hani; Tarot falı, saçları kir pas içindeki kızlarla oğlanlar… hippy kadınlarına ayaklarımı ovalatırken onlara Bob Dylan’ın şarkı sözlerinden, Allen Ginsberg’in şiirlerinden birini okuduğum bir an olacaktı ve sıra beni yağlamalarına geldiğinde parmaklarımı o sıcak, bal peteklerine daldırmam fena mı? Jefferson Airplane umarım orada olmazdı; çünkü benim ördek’liğimi bir bakışta anlardı.
Ahh ah; ortalıkta bir sürü civciv vardı. Bizim de, yani Rupert’la benim pazartesi sabahından cuma akşamına kadar işlememiz gereken renkli dosyalarımız…
Bugün Hawig ve Aubbrick’i klinikten kaçırıp sığınağa niçin götürdüğümü kendime sorduğumda salaklığımdan başka bir cevap bulamıyorum. Çünkü kariyer yaptıkça insan amatör kalpten uzaklaşıp taşlaşır; açlıktan korkmaya başlamışken mezar kazmanın derdindedir. Güzel bir mezarlık yapma mesaisidir bütün bu tantanalar. Doçentlik ve ardından gelen profesörlüğün bundan böyle bana kattığı uçsuz bucaksız bir çöl ortamı ve ben buna güzel bir kariyer diyerek kendimi avutmayı, uykulu dolaşmayı, tek başına tavşan peşine düşmeyi, yanıma kimseyi almamayı matah saymayı sürdürmeliyim. Yaşadığıma inandırmalıyım kendimi, bunu benden iyi biliyorsun.
Ayhan Kavcı




Yorumlar