top of page

Öykü- Ayşe Turkay Yiğit- Koz Ver

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 2 saat önce
  • 6 dakikada okunur

Pek muhterem huzuri hazirun…

Geçmiş zaman söylenmiş, yalan gerçek dinlenmiş, hikâye hikâyeye benzermiş. “Avazeyi âleme davut gibi sal, bâki kalan bu kubbede hoş bir sadâ imiş,”* diyerek başlayalım muhabbetimize.

Siz deyin evvel zaman içinde, ben diyeyim yakın geçmiş izinde, yaban eller desin prezınt pörfekt tenstte vadi eteğinde bir köyde geçiyor hikâye.

Hey gidi, zamanın behrinde kartpostal atardık ya birbirimize. O kartpostallardaki gibi bir köy işte. Herkes kendi köyünü tahayyül etsin. Bin bir zihinde bin bir hikâye yazalım birlikte.

Köyün delikanlılarından Bedrettin, Tilavet’in kızı Gülperi’ye öteden beri sevdalıdır. Öyle ahım şahım güzelliği yok kızın.  Bedrettin’e sorsanız gökten gelen bir yıldız tozu. Gülperi, ilçeye yeni açılan iki yıllık ikram hizmetleri bölümünü bitirmiş. Köyde yapılan düğün, cenaze ve mevlit yemeklerinin dağıtımını tertip eder. Keşkek kazanlarının etrafında fırdolayı döner. Bedrettin’e bu görüntü kahverengi başlı gövel ördeğin yele karşı uçup gitmesi gibi gelir. Sevdasına gizli sözleri var. Tilavet ’den  çekindiğinden diyemiyor.

Bedrettin sevdalı olmasına sevdalıdır da, değil kıza açılmak yüzüne bile bakamaz. Ne kıza kendini göstermeye çalışır ne de anasına, isteyelim Gülperi’yi, diyebilir.  Tutuk bir mizacı var.  Namazında niyazında, edebinde adabında bir kuldur Bedrettin.

O gün kahveye gitmeden önce ikindi namazına durur. Dua bölümünü sevdasına kavuşmak için kullanır.  Her gün dua eder ama pazartesi ve perşembe günleri ameller Allah’a arz olunur hadisini okuduğundan beri bu iki güne bilhassa dikkat eder biçare. Hadisin sahihliği ilmimizin dışındadır dostlar.

Bir an aklından çıkaramadığı sevdasını düşleyerek ikindiden sonra kahveye yollanır.  Kâğıt oyunlarıyla arası yoktur esasen ama Tilavet’in gözüne girmek için batağa merak sarmış işte.  Tilavet köyün en iyi batak atan adamı.   Bedrettin batak oynamayı adamakıllı öğrenirse Gülperi’ye açılacak. Kendine böyle bir yol çizmiş fukara. Gülperi’ye giden yol Tilavet ’ten ona giden yol da ihaleli batağı iyi bilmekten geçiyor iktizasınca. Totem yapmış kendi nazarında.

Bedrettin kahveye giderken yolda Asaf’ı görür. Asaf, kaymaklı doğmuş bir oğlan. Her işi rast gider. Elinde de her vakit kitap bulunur. Köyün kızlarını kitaplardan bulduğu cümlelerle tavlamaya çalışır. Ayran gönüllü tabir edilen cinsten.   Bizim saftirik Bedrettin Gülperi’nin bu numaraları yemeyeceğini düşünür. Der ki; Benim Gülperim akıllıdır, tav olmaz Asaf’ın üç beş kelamına. Asaf da öyle bir oğlan ki değil gelinlik çağında kızlar, kurumuş kocamışları bile tavlar.

Bedrettin sevmez Asaf’ı. Neden mi sevmez? Kadimden beri süregelen Dostoyevski Tolstoy kavgası yüzünden diyerek bir girizgâh yapayım ve anlatayım dilim döndüğünce.

Asaf Tolstoy tarafındadır. Bildiğinden değil, iş olsun diye.  Dostlar alışverişte görsün hesabı. Asaf okur okumasına da öğrenmek için okur, anlamak için değil. Bilgiden güç devşirmek ister.

Bir zaman önce Bedrettin kışlık odunlarını kesmiş bahçede dinlenirken Suç ve Ceza’yı okur. Asaf Bedrettin’in elindeki kitabı görünce laf atar;

“Türk düşmanı deyyus herifi mi okuyorsun gene”

Bedrettin önce oralı olmaz ama Asaf durmaz. Dostoyevski’nin kumarbazlığından faşistliğine kadar uzun ince bir yol dizer kelimelerden. Tolstoy’u erdemin ahlakın yazarı olarak yüceltir. Asaf için erdem ahlak dert değildir.  Bu bilgileri de sağdan soldan derlemedir. Biz hikâyeyi naklederiz. Aslını astarını siz muhteremler bilirsiniz. Asaf’ın “Dostoyevski ahlak yoksunu bir yazardır.  Herkes kendine benzeyeni okurmuş Bedrettin Efendi” demesiyle lökosit trombosit ne varsa tüm muhteviyatıyla kan beynine sıçrar Bedrettin’in. Ne öncesinde ne sonrasında bu kadar kızdığı vaki değildir.   Kenara bıraktığı nacağı kaptığı gibi Asaf’ın üzerine yürür. Hayatında ilk kez edep ölçüsünden çıkar.

“Sikerim belanı. Tolstoy dediğin deyyus karısını mirasından men eden cinsiyetçi bir alçaktır.”

Muhterem hazirun, şimdi ben hikâyeyi naklederken aslına sadık kalarak sinkaflı kelam ediyorum fakat endişe buyurmayın. Yazılı bir mecmua hikâyeyi münasip bulursa ehil bir mürettip, kelamlarımın eğrisini doğrusunu hizaya sokacaktır.

Ne diyorduk? Hah tamam. Nacak devreye girince bizimkilerin münazaası mukateleye döner. Sözlü tartışmaya kesici aletler dâhil oldu da dememiz mümkün tabii. Efendim, bir yandan nacak darbelerinden kendini korumaya çalışan Asaf bir yandan bağırır.

“Allah’ın milliyetçi faşistini ilah bellemişsin. Yalan mı ahlaksız herifin kumarbaz olduğu?”

Eş dost toplanır etraflarında.

 “Dövüşmen ağalar! Para kazanmak için tefrika yazan, son rublesiyle votka alan Rus edebiyatçılar için şu mübarek günde birbirinize girmeyin,” diye telkin etmeye çalışırlar tarafları. Sağ salim neticelenir vukuat fakat Bedrettin’e ahlaksızlık yakıştırması çok dokunmuştur. O gün bugün, biti kadar sevmez Asaf’ı. Adamı haklı çıkarırcasına sinkaflı da konuşmuştur.

Yolda epey oyalandık muhteremler kahveye varma vakti geldi.

Bedrettin kahveye gelir. Vardığında batak masası kuruludur. Tilavet’in sağ yamacındaki yancı iskemlesine oturur.  Kivili oraletini içerek oyunu seyre dalar.

Gülperi ise Asaf’dan gelen son mektubu okumaktadır.

Didar ile muhabbete doyulmaz

Muhabbetten kaçan insan sayılmaz

Münkir üflemekle çirağ söyünmez

Tutuşunca yanar aşkın çırası

Pir Asaf’ım kati yüksek uçarsın

Selamsız sabahsız gelir geçersin

Aşık muhabbetten niçin kaçarsın

Böyle midir ilimizin töresi”**

Vakti zamanında bir filmde postacı diyesiymiş ki “Şiir yazanın değil ihtiyacı olanındır”. Bu lafzı duyan Asaf, değil şiir tüm nazım, nesir, anlatı, mektup türlerini mülkiyetine geçirerek Gülperi’ye sunar.  

Gülperi dizeleri okuyadursun kahvede oyun devam eder. El sırası Tilavet’dedir.

 “Yatır kızı yatır yatır yatır. Hop manitalar cebe.”

Tilavet kâğıtları takip eder. Elini iyi okur, kaç alacağını tahmin eder. Hiç yandan batmaz.

“Koz ver!”

Tilavet’in koz ver deyişine hayran hayran bakar Bedrettin. Adam sanki koz toplamıyor da Eflak ve Boğdan’ı alıyor onun gözünde.

Son üç el Tilavet’de.  Her koz ver deyişi öncekine göre daha gür çıkıyor. Ulu tengrim sizi inandırsın Mel Gibson özgürlük diye bağırırken halt etmiş Tilavet’in yanında.

Oyun bitince masadan kalkan birinin yerine Bedrettin geçer. Tilavet bundan memnun olmaz olmasına da oyuna doyamadığı için razı gelir. Bizim oğlan heyecanlı. Her el hangi kâğıdı atsam diye düşünür. Tilavet müstehzi bir ifadeyle;

“Oğlum satranç mı oynuyorsun atacağın bir kâğıt. Gerdeğe girdin de kopamıyorsun sanki kâğıttan. Vedalaş artık,” der. Bedrettin bilmez ki ne atacağını.  Yerde ikiliyi görünce garanti olsun hesabı as çıkar.

“Senin oynayacağın ele atacağın kâğıda sokayım. İkiliye as mı çıkılır mal mısın sen oğlum?”

Bedrettin çok utanır. Mesele utanmak değil de işte, malum.  Sevda belasına batak da utanma olmaz diye tembihlemiş kendini.  İkiliye as atınca Gülperi’den de uzaklaşır sanki. Tilavet her elde başka bir lisandan gelen ifadeler bırakır masaya.

“Ulan kupaya işediniz mi?”

Ekseriyetle bu şekil lisan-ı mahsus ile konuşur batak erbapları. Yani batak jargonu derler şimdiler. Pek anlamaz bu lisandan Bedrettin. Oyunu öğrensin yeter.

Zamanla geliştirir kendini.   En azından elin kaç yapar sorusuna on beş cevabı vermemesi gerektiğini öğrenir. Yine de daha çok yolu var.  Kendinden emin bir şekilde koz ver diyebildiği gün Gülperi’yi isteyecek babasından. Planlar öyle. Kulların planları böyle de yaradan ne der göreceğiz beraber.

Gelgelelim Gülperi Asaf’ın kitaplardan arakladığı pasajlardan oluşan mektuplarından kendine yeni bir Asaf yaratmakla meşgul. Hayatı keşkek kazanları ve Asaf’ın mektupları arasında geçen kızın tahayyülünde bambaşka bir Asaf var.  O akşam anası uyuyunca döşeğinin altına sakladığı mektubu çıkarır. Önce sinesine oturtur mektubu. Bir iki soluklandıktan sonra okumaya başlar.

Cihan insanları içinde, en güzel, en iyi ve en namuslu sensin. Buna inan. Asaf, böyle söyler… Doğrudur… Haktır… Layıktır… Sana yakın, sana layık ve hele hele senin olmayı düşünebilmek bile bir cesarettir. Yürek ister. Bu dediklerim insan olana, erkek olanadır tabii. İnsandan mahrum bir cehennem karanlığında, nasıl da bulduk birbirimizi… Küçüğüm, sevgilim, imzası martıdan sıcak, uçan uzak martılardan daha sevimli, imzası uçan kuş, kendisi insan sevgilim. Kıyma bana, sensiz edemiyorum. Sence zerre kadar bir değerim varsa, iler tutar bir tarafım kalmışsa, gel kıyma bana ve korkuyorum deme. Otur yaz, her gün, her gece bana yaz. Kavuşuncaya kadar. Sonra yazdıklarımızı okur, güler yahut ürperir, birbirimize geçmiş olsun deriz. Yahut da ah asıl bu, gel beni kendin al, götür. Bugünler yalnız başıma gelecek kudrette değilim. Hem madden hem de manen bu böyle.***

Gülperi her satırda daha çok vurulur Asaf’a ve onun kendisini babasından isteyeceği günün hayalini kurar. Asaf’ın hayallerinde ise Gülperi’yi Köşek Yakası’nın başındaki meşe ağacının altında öpmek var. Bedrettin’se el sayıyor. Günler herkesin kendi hayallerindeki gibi olacağı zannıyla birbiri ardına geçip gider.

Bedrettin zamanla batak oyununu daha iyi oynar. Elini daha düzgün sayar daha az batar. Asaf Gülperi’nin hoşuna gidecek cümleleri araklamada iyice ustalaşır.   Meşe ağacına yaklaştığını hisseder. Gülperi mektuplardan mest olur. Asaf’ı hayallerinde bambaşka resmeder. Benzemez kimse sana deyişini düşünür durur Asaf’ın. Kimseye benzemediğini düşünür onun gözünde.

O gün kahvede Bedrettin yancı değil. Oyun sahibi olarak oturmaktadır masada. İlk kez yancılıktan terfi etmeden direkt oturmuş. Gururlu.

Aynı gün Gülperi evde Asaf’dan gelen mektubu okur.

Hiçbir zaman inandıramadım seni kahramansız bir dünyaya neden inandığıma. Hiçbir zaman inandıramadım seni o kahramanları uyduran zavallı yazarların neden kahraman olmadıklarına. Hiçbir zaman inandırmadım seni o dergide resimleri çıkanların bizden başka bir soydan olduklarına. Hiçbir zaman inandıramadım seni sıradan bir hayata razı olman gerektiğine. Hiçbir zaman inandırmadım seni, o sıradan hayatta benim de bir yerim olması gerektiğine.****  

Gülperi’nin içi kıpır kıpır olur. Daha önce hiç kimse ona böyle güzel şeyler yazmamış çünkü ne bilsin kız.  İlçede iki yıllık okurken bile böyle biri çıkmamış karşısına. Giderek  hissettiği duygular yoğunlaşır.   Zamanla duyguları yoğunlaşan kızcağız Asaf’ın kendisini babasından istemeye neden yanaşmadığını düşünemez olur.

Aynı gün Asaf, meşe ağacının altında oturmuş sigarasını tüttürür. Bedrettin’in eli işler, bir bir sayıları toplar. Gülperi kararını verir.  Bedrettin’in kozu maçadır. Gülperi yeşil hırkasını giyer. Bedrettin ilk eli alır.  Gülperi anasının uyuyup uyumadığını kontrol eder. Bedrettin yan iki yapar.  Gülperi Asaf’ın en sevdiği yeşil oyalı yazmasını arar bulur.  Bedrettin üç der üç yapar. Gülperi sessizce evden çıkar.  Bedrettin ilk kez “koz ver” der. Gülperi meşe ağacının altına varır.  

İşte böyle muhteremler. Kıssamızdan hisse çıkar mı bilmem ama çehrenizi bir nebze tebessüme sevk ettiysek ne mutlu bize. Bu hikâyeyi bir mecmua kenarında gördük, meşrebimizce size naklettik. Hikâyeye hizmetkar olmayan kelamlarımız tazekar oluşumuza sayıla, sürçülisan ettiysek affola, alkışlamayana da dar gelsin karyola. Haydi uğurlar ola…

 

Ayşe Turkay Yiğit


*Baki

**Pir Sultan Abdal

***Ahmet Arif’in Leyla Erbil’e mektuplarından. (22 Mayıs 1954)

****Orhan Pamuk Kara Kitap Kahramanı Benmişim adlı bölümün son paragrafı.

1 Yorum


Alpaslan Yavuzcan
Alpaslan Yavuzcan
3 dakika önce

Kıvrak bir kalem, güzel bir anlatım. Zarf zayıf kalsa da mazruf güzel bence

Beğen
bottom of page