top of page

Öykü- Şenay Şentürk- Piyer Loti ya da Beyoğlu

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 2 gün önce
  • 4 dakikada okunur

Bak güzelim, buraya neden geldiğini ikimiz de biliyoruz. Rol yapmana gerek yok. Kahve telvelerinde sözüm ona kehanet okuyan anneme maaşını kaptırmana da. Bu kat kat toz bağlamış eşyalarla dolu izbe yer ikimiz için de uygun değil. Çıkalım seninle şöyle, Piyer Loti’ye uzanalım. Ben kapkara demli bir çay söyleyeyim. Adam dediğin çayı kola renginde içer, söylemiş miydim? Sana da şöyle sade bir Türk kahvesi. Kapat fincanı tersine, ben açayım falını. Bir bir okuyayım geleceğimizi.

Sarıya boyadığı saçlarından ayrılan bir tutam, çekyatın meraklı kalabalığında –omuz omuza tam beş kişi oturuyorlardı- susuz bir yazdan yorgun düşmüş sarman gibi memelerinin arasında terden sırılsıklam yapışıp, kalmış. Fal için sırasını bekleyenler arasında peydahlanmaya başlayan heyecan dalgasının tamamı kalbime toplanmış, çat çat dövüyor göğsümü. Kalabalığın arasında, desenleri pislikten seçilemeyen, yoksul bir ölü gibi yatan halıyla kaplı bekleme odasında bir aşağı bir yukarı, ara sıra tüm cesaretimi toplayıp çaprazlama, tam karşısına gelecek şekilde voltalar atıyorum. Abi, kör mü bu kız anlamadım ki. Bakıyor da görmüyor sanki.

Kahveleri yapan abla içeri dalınca, en köpüklüsünü kaptığım gibi dikiliyorum önüne. Nihayet göz göze geliyoruz. Kızların dayanamadığı en keskin bakışımı şak diye yapıştırıyorum yüzüne. Kısık bir gülümsemeyle kırışıyor gözleri. O, heyecandan bayılmadan hemen söze giriyorum. “Ben yaptım kahveyi. Nasıl olmuş?” Bir yudum alıp, “Çok güzel olmuş, eline sağlık,” derken çenemi okşuyor. “Kaça gidiyorsun sen?”

Allah belanı versin Melis. İlerine, tanışma hikâyemiz olarak nesilden nesle anlatılacak en güzel anımızın nasıl içine edersin böyle? Cevapsız bıraktığım sorusunu açık camdan öfkeyle fırlatıp boşalan taburelerden birini kaptığım gibi oturuyorum karşısına. Mağrur bakışlarımı camdan tarafa çevirip poz kesiyorum. Yok sayıyorum onu. “Okumuyor musun?” Niye okumayacakmışım canım. Annemiz falcı diye, biz de mi falcı olalım. Kafamı bir milim çevirmeden, “Orta ikideyim,” diyorum. Annem kapıyı aralayıp onu çağırınca, her zaman kırmızıya boyadığı uzun tırnaklı parmaklarını bir tur saçlarımda gezdirip, öyle giriyor içeri. “Aferin,” diye de ekliyor, duygularımın katili.

Daha önce hiç yapmadığım bir şey yapıyorum. Koşarak, okuldan gelince yere fırlattığım çantamı açıp, içinden Türkçe kitabını ve kalem kutusunu kaptığım gibi fal odasına giriyorum. Annem fal bakarken kimsenin içeri girmesine müsaade etmez. E o kadar farkımız olsun. Geçip, oturuyorum bir köşeye. Dizilerimin üstüne koyup kitabı, ödev yapıyor havası vermek için de sessizce dudaklarımı kıpırdatmaya başlıyorum. Dua ediyorum sanki Melis, inan hep ikimiz için.

Annem yakın gözlüğünün üzerinden, telvelere gömdüğü bakışlarını kısa bir an kaldırıp, suratıma dikiyor. Beni ilk defa bir kitapla yan yana, hatta üst üste gördüğü için şaşkınlığını gizlemeye gerek görmeden sağlam bir tövbe çekiyor sadece. Sonra, bir şey demeden devam ediyor geleceği görmeye.

“Şimdi Melis’im bu oğlan oyalıyor seni. Bak şuraya yazıyorum.” Nedense işaret parmağını tükürükleyip, fincanın dışına basıyor. Yazıyorum diyor, patates baskısı yapıyor. Annemi ilk kez fal bakarken izlemiyorum ama bu kadar yalancı olduğunu ilk defa fark ediyorum. Bak işte Melis, hepsi senin yüzünden. Senin karakalem çalışması yaptığın kocaman kahverengi gözlerin sebep, annemle aram açılacak.

“Geçen de söyledim. Evlenmeye niyeti yok bunun. Kaç yıldır bekletiyor seni. Sahi, kaç yaşındaydın sen kız?” Annemin elinde tüfek gibi tuttuğu kahve fincanıyla tarayarak sorduğu soruların sonuncusuna cevap veriyor sadece. “Otuz oldum, yeni.”

Rakamı duyunca, matematikle aram iyi olmadığından, kitabın bir köşesinde otuzdan on ikiyi çıkarıyorum. Olsun Melis. Aramıza değil matematik, Mortal Kombat bile giremez. Kaç saattir bilgisayara dokunmuyorum. Sırf seni biraz daha görebilmek için.

Son ders zilinin çalmasını nasıl bekledim bilsen. Defterimi yamalı bohçaya çevirecek kadar karaladım yine de zaman geçmek bilmedi. Randevuyu cumartesiden cumaya aldığını Rezzan abladan öğrendiğimden beri, bir hafta boyunca sana nasıl yetişeceğimi hesap ettim. Kadının kafasını ütüledim bir saat sonraya al şu randevuyu diye. Tuhaf bulduğu isteğimin sebebini öğrenmek için bin tane soruyla boğmaya çalıştı beni. Solucan gibi ayaklarının altında kıvranmaktan yorgun düşüp, elimi cebime attım. Böylece ilk rüşvetimi annemin yanında üç kuruşa sömürdüğü emekçi bir kadına vermiş olmanın haklı gururuyla koltuklarım kabardığından, tüm hafta uçarak katettim okul yollarını.

Bahçeden yine koşarak çıkarken, matematik öğretmenini çarpmanın etkisiyle, kendi etrafında bir tur döndürdüğümden okulda ilk dayağımı da buraya gelmeden biraz önce yiyecektim neredeyse. Çocuklar maça çağırdılar. Gelemem, işim var diye tersledim. Sensiz ne yaparız oğlum diyen ağlamaklı bağrışlarını duydum arkamdan da bir kez dönüp, bakamadım. Çünkü o zaman da tüm hafta olduğu gibi koşuyordum. Tüm bu koşturmacanın sonunda, domatese dönmüş suratımla eve vardığımda, annem, bir sürü bekleyen insanın içinde ne bu halin oğlum, ne oldu sana diye bağırırken sen daha gelmemiştin. Sen bunları bilmezsin Melis, bilme zaten.

 “Furkan, Furkan kime diyorum. Git bir bardak su getir ablana,” diyen annemin sesiyle oturduğum yerde, ani bir frenle durmak zorunda kalan araba gibi kıçım kendiliğinden havalanıyor.

O an, annemin elden ayaktan düşecek kadar yaşlandığını ve onu en adi huzur evine kapatıp, bir daha arayıp sormayacağım günlerin hayalini kurarak, öfkeyle kalkıp, mutfağa gidiyorum. Hızla geri geldiğimde, Melis’in güzel gözlerinden boyasını akıtacak kadar akan yaşı umursamadan, duyamadığım kadar kısık sesle kulağına bir şeyler yumurtluyor, annem olacak kadın. Falcı değil sanki kafa doktoru. Yanlarında bittiğimi görünce, bir torba un çuvalını andıran göbeğini toparlayarak, olması gereken yere geri çekiliyor.

“Oldu işte abla,” diye anlatmaya devam ediyor Melis. Ne olmuş acaba diye meraktan çıldıracak gibi oluyorum. Sabırla, Melis’in titreyen parmaklarının arasında zorla tuttuğu bardağın içinde oynaşan suyu bitirmesini bekleyip, basıyorum yaygarayı.

“Niye ağlatıyorsun Melis’i cadaloz? Utanmıyor musun güzelim kızı ağlatmaya?” Annem o kadar şaşırıyor ki kızmaya ne vakti ne mecali kalıyor. Suratı olduğundan da kararmış, soba kurumu ağzı futbol kalesi gibi açık, eski çekyatta çakılı kalıyor. Melis gözünün yaşı kurumadan basıyor kahkahayı. Yanağım avucunun ıslaklığı ile sıkıştırılırken, “Ay canım ne şeker şeysin,” diyor.

“Hazır keyfin de yerine gelmişken, Beyoğlu’na çıkalım mı? Piyer Loti ya da Beyoğlu fark etmez, bana ikisi de uyar,” diyorum. Ani bir sıçramayla kendine gelen annemin terliği kafamı teğet geçiyor. İkisi bir olup, gülmeye devam ederken, kapıyı tüm gücümle çarpıp çıkıyorum. Kadınları anlamak imkânsız oğlum diye diye kaldığım yerden devam ediyorum koşmaya.


Şenay Şentürk

Yorumlar


bottom of page