Öykü- Berrin Şermet Doğan- Yıkar mıyız Sende?
- İshakEdebiyat

- 2 gün önce
- 10 dakikada okunur
“Dilekçelerinizi anlaşmalı vermişsiniz.”
“Evet, Hâkime Hanım.”
Kâtibe evde örgü örüyor gibi. Kürsünün altında, elleri klavyede, bakışları bizde. Anlaşmalı kelimesini duyar duymaz gözlüğünün üzerinden önce Kerem’e sonra bana bakıyor, salondaki sessizliği böyle bozuyor. Kararım kesin Kâtibe Hanım, dert etme sen. Bak, mübaşir oralı değil, işinde gücünde, gözü de kürsüde. Elinde sayfalarca duruşma listesiyle arada dışarı çıkıyor. Yüksekten ama kısa cümlelerle konuşuyor, kapının önündeki uğultuya son vermek istercesine. Salona dönüyor; omuzları dik, elleri göbeğinde. Kerem sol tarafımda, benim gibi ayakta. Ben önüme bakıyorum, yine de yüzünü görebiliyorum. Hep yaptığı gibi dudaklarını kemiriyor.
“Evet Hâkime Hanım,” diyor.
“Yüksek sesle konuşun lütfen beyefendi.”
Duruşmada izleyici de olmayınca ses yankılanıyor. İrkiliyor Kerem. Masaya doğru eğilmiş. Sözlüye kalkan dersine çalışmamış çocuk gibi güvensiz.
“E-evet anlaşmalı boşanmaya karar verdik.”
Yoo, anlaşmadık, anlaşamıyoruz. İtiraz etsem. Edeceğimden değil de merak işte. Sayın Hâkim, diye başlasam mesela. Al sana ortak son bir anı. Zaten burası kendine has kokusu, eşyası, kişisi olmayan bir mekân. Unutmak işten bile değil. Bir de olaysız boşanınca. Tren garlarındaki bekleme salonlarından farkı kalmıyor. İstasyon amiri, biletçi ve… Ne deniyordu, tren kalkıyor, binmek için son çağrı demeye getiren o düdüğü çalan üniformalıya? Hatırlamıyorum. Biletimi alırken hiç konuşmadığım biletçinin yüzünü hatırlamadığım gibi. Etrafta dolaşan istasyon amirini çoğu zaman fark etmediğim gibi.
Neyse, demek böyle oluyormuş. Anlaşmak iyiymiş. Sonunda. Avukat derdinden de kurtuldum. Ona vereceğim parayla evime bistro masa, dört tane de ahşap, yüksek iskemle alırım. Şöyle arkalıklı, konforlu olanlarından. Üstüne para bile kalır. Çamaşır kurutma makinesi alabilirim mesela. Bir veda, bir merhaba partisi de verebilirim evde. Güzel olur. Dur bakalım, her şey sırayla Mine Hanım.
“Gördüğüm kadarıyla kararınızı vermişsiniz, umarım pişman olmazsınız. Bu durumda Türk Medeni Kanunu’nun…”
“Sana bir şey söyleyeceğim, ciddi bir konu ama cevap vermek zorunda değilsin: Seni seviyorum,” demişti o gün. Hızlı olduğu tek andı. Çatalımın ucundaki canım hardallı levrek marin düşüvermişti kucağıma. Sonra ne yaptıysam elbisemden çıkmayan o sarı lekeye bakakaldığımdan mıdır bilmem, ilk kez ona diyecek söz bulamamıştım. Rakısından bir yudum alıp arkasına yaslanmıştı ve dudaklarını kemirmeye başlamıştı. “Cevap vermek zorunda değilsin derken?” Cümlemi bitirince anlamıştım devamını getirmem gerektiğini. “Ben de. Ben de seviyorum seni,” demiştim. Sürekli birlikteydik neticede. Nazik, sakin bir adamdın üstelik.
Hükmü dinlerken kol düğmeleriyle oynuyor. İki ay önce doğum gününde hediye ettiğim düğmeler. Bugün için ne seçim ama.
“Mahkememizce boşanmanıza karar verilmiştir. Gerekçeli kararı üç hafta sonra alabilirsiniz. Duruşma bitmiştir.”
Bana dönüyor. Ne olacak şimdi? Yanıma gelip çıkalım der gibi eliyle kapıyı işaret ediyor. Yan yana yürürken kolu koluma mı değdi? O çoktan başını eğmiş, ellerimize bakıyor. Ne tuhaf. Severdim koluna girmeyi, onu çekiştirmeyi. Mineciğim tuhaf değil, biliyorsun. Böyle hissetmen normal, onu da biliyorsun. Artık yeni normalin bu.
“Ne yapacaksın? Yani ne tarafa gideceksin, metroya kadar bırakayım seni.”
“Ben önce şu dışarıdaki kantinde bir kahve sigara yapacağım. Sonra da belki yürürüm. Bilmiyorum. Sen git, işe geç kalma.”
İki orta şekerli kahve söylüyor. “Biri sade,” diye düzeltiyorum. Kaşlarını kaldırıp uzaklaşan garsona sesleniyor. “Pardon, biri sade.” Orta yapardım kahvelerimizi. Ayrı ayrı yapmaya üşendiğimden. Sigaramı çıkarıyorum, yakmak için kahvelerin gelmesini bekliyorum. Sessizlik. Sevmediğimi bilir, ben de onun konuşmayı sevmediğini bilirim. Hadi bakalım, kim geri adım atacak. Kadıköy’e varınca ne yapsam ki? Saat daha dört. Mağazalara baksam, oyalansam. Sonra da sahilde bir kahve daha içerim. Arzu’yu ararım. Hem o saate kadar işten çıkmış olur. Onu alır, eve geçerim. Evet ya, yalnız kalıp ne yapacağım? İçer miyiz ki? İçeriz, hem de nasıl içeriz. Yarın cumartesi zaten, nazlanmaz Arzu.
“Biliyorsun, sen benim için değerlisin.”
Biliyorum, değerliyim. Fonksiyonelim, İsviçre çakısıyım neticede.
“Arada görüşmek isterim seninle.”
Sebep? Ben görüşmek istemiyorum, onu ne yapacağız, demiyorum. Keyif sigarası yaktım onun yerine, sessizliği bozan Kerem sıfır Mine bir.
“Eşya konusunda eminsin değil mi? İhtiyacın neyse al lütfen. Sonra bunların mevzu olmasını istemiyorum.”
Gözlerine dik dik bakıyorum.
“Olur mu öyle şey,” diyor, “lütfen Mine, beni tanıyorsun.”
Çok iyi tanıyorum hem de. Boşuna sormadım. Neyse, sinirlenme. En azından belli etme. Ne demek belli etme? Gizlemek zorunda mıyım? Sinirlenmek bir hak değil mi? Bağırmak mesela. İyi gelir mi? Gelmez, gelmez de içimdekini kusmanın da lezzeti kalır damağımda. Orası ayrı. Asil bir tavır takınıp ufka mı baksam ya da? Asil tavırmış. Buna kim karar veriyor, Kerem Bey mi? Sakinliğimle, medeni duruşumla bitmiş bir maçta sayı mı yapacağım?
“Ben sorayım da.”
“İçin rahat olsun canım.”
Bak yine konuşurken arkasına yaslandı, kollarını iki yana sallıyor. Dayanamıyorum, sesimin ayarı kaçıyor.
“Ben rahatım canım, sen içini ferah tut.”
“Mine, ne yapıyorsun, dışarıdayız, başlama gene. Yakışıyor mu hiç?”
“Bana neyin yakışıp yakışmadığını sen mi belirliyorsun Kerem? Ya da hâlâ sana mı soruyoruz? Biraz önce ne yaptık biz?”
Başladım yine evet. Hak ettin ama. Böyle kaşınırsan.
“Bir şey demedim, tamam. Medeni iki insan gibi konuşalım diye oturalım istedim.” Her şeyi bilen Kerem Efendi. “Bunlar ufak tefek detaylar sadece.”
“Detay diyorsun da neredeyse boşanana kadar ev meseleni çözemedin. Geçen annenle konuşmanı da duydum. Eşyaları paylaşacağız tabii, merak etme anneciğim, diyordun.”
Biz boşanmadık mı? Ne bu evli hır gürü?
“Ya öyle değil. Anne yüreği işte, her şeyi düşünüyor benim için, sen takılma ona.”
“Anne yüreği değil o bir kere, ana yüreği. İkincisi annenin yüreğini hiç bilmez miyim, bir yıl boyunca dinledik nasıl attığını.”
Koskoca adam. Ne konuştuğundan haberi var ne yaşadığından ne de yaşattığından.
“Bak ileri gidiyorsun artık Mine. Annem hakkında böyle… Neyse.”
Gidiyorum gerçekten, senin sayende, son kez. Beğendin mi yaptığını, giderayak?
O uzaklara dalınca ben de etrafı izliyorum. Kantin, mahkeme kulisi sanki. Her masadan bir dava kelimesi yükseliyor. Savunmayı konuşan az. Davacı çok. Üzgün üzgün dert yananlar da var ama öfkeli mağdurların sesi daha çok çıkıyor. Benim gibi. Öfke tamam da ya mağduriyet? Rüzgâr ıslığını çalmaya başlıyor. Üşüyorum. Temmuzun ortasında. Gitme vakti.
“Ben kalkıyorum.”
“Kalkalım,” diyor.
Garsona gözünü kırparken havaya yazı yazıyor. Metroya inen merdivenin başında, “Teşekkür ederim,” diyor. Ne için? Kahveler için mi? Sen ısmarladın. Yoksa evlilik için mi? Müessese miyim ben?
“İyi oldu bu, her şeyi netleştirmiş olduk.”
Tokalaşmak için elimi uzatıyorum. “Hoşça kal.”
Kolları havada kalıyor. Telaşla sağ elini uzatıyor.
“Kendine dikkat et. İstersen arabayla da…”
Ediyorum bak. Cümlen bitmeden yürüyen merdivene adımımı attım bile. Sen hâlâ orada dikiliyor musun? Flört ederken her buluşmamızda arabayla bırakayım, metroyla gitme eve diye ısrar ederdin. İstanbul trafiğinde mi, hiç gerek yok, deyip metroya binerdim. Turnikelere kadar gelirdin. Hoşuma giderdi ama gülesim de gelirdi. Artık hoşuma gitmiyor.
Akşama balık mı yapsam? Ne uğraşacağım ki. Dışarıdan alırım. Arzu başka bir şey isterse yaparız. Aha, itimi an, çomağını hazırla.
“Alo, Arzu n’aber?”
“Yüzyıllık toplantı anca bitti. Az daha uyuyacaktım masada. Ne yaptın?”
“Neyi?”
“Genel,” diyor üstüne basa basa. “Keyfin yerinde bakıyorum. Kızım ofisteyim zaten, kızdırma beni. Konuşacak mısın? Daha rapor hazırlayacağım.”
“Çıktım adliyeden, tek celsede.”
“İyisin değil mi?”
“İyiyim iyiyim.”
“Tamam canım. Akşama detaylı konuşuruz.”
“Kesin gelirsin değil mi?”
“Geleceğim tabii. Raporu Esra’ya satabilirsem erken bile gelirim, haber vereceğim sana.”
“Okey, rakı alıyorum, biraz da meze, canın bir şey isterse yaz bana.”
“Anlaştık, bay bay.”
Mükellef bir rakı sofrası. Tam boşanmaya layık.
“Buz koyuyorum.”
“Koy koy. Ee, anlat hadi.”
“Dur hatun, boğma beni ya, anlatacağım. Müsaadenle bir iki yudum içeyim. Bir erkek meselesi sonrası geleneksel kız buluşmamıza kadeh kaldırıyorum. Resmi olarak bitmiş evliliğime.”
Şerefimize. Çin çin.
Kadehini benimkine vururken her zamanki gibi heyecanlı. “Senin gibi gergin bir teyze için böyle sakin bir boşanma. Valla bravo!”
Mezeleri servis ediyorum.
“Daha gencim ben, ne teyzesi. İlk kez boşandım. Sen bir de gelecektekileri gör şekerim. Gerçi çıkışta kahve içerken sinir etti yine beni, dayanamadım, söylendim biraz. Finali de annesiyle yaptım. Hiçbir şey deme, biliyorum, uzatmasam iyiydi ama müzmin sahteliğinden bayılacaktım.”
“Ne diyorsun? Yine sığ sığ zırvaladı mı? Ya bir şey diyeceğim, adam günü on kelimeyle bitiriyordu, biri de müzmindi. Yerli yersiz müzmin de müzmin. Sen de mi başladın? Ee, atı atın yanına bağla, ya huyundan ya suyundan.”
İki büklüm ağzımdaki rakıyı su bardağına püskürtüyorum.
“Beğendin mi yaptığını ziyan gitti cânım yudum.”
O da ben de hacıyatmaz; bir koltuğa, bir masaya devriliyoruz.
“Bir şey istiyor musun, temiz bardak alacağım.”
Çakırkeyif oldum bile. Yüzümde manasız gülüşüm, sendeliyorum.
“Kafam şu an nasıl biliyor musun Arzu? Böyle basık, boğucu bir bulut var beynimin içinde. Ne hissediyorum, ne zaman hissediyorum, neden hissediyorum? Çarşı pazar karışık anlayacağın. Ama bir yandan da bir rahatlama geldi bana.”
“İşte adama lanet etsen de o bitişte insan bir tuhaf oluyor. Benimkinde başarısızlık hissi gibiydi daha çok. Onun hiç hatası yokmuş da ben becerememişim gibi evliliği.”
İç çekiyor çatalıyla tabağındaki mezeyi eşelerken.
“Bir dakika. Sen boşandığında seni teselli etmeyi unuttum mu ben Arzu? Atlatmış görünmüyorsun da pek. Yakın tarihlerde boşanmamız iyi olmadı, dedim sana.”
Elimdeki kadehi masaya bırakıp kafasını karnıma bastırıyorum.
“Boğdun beni boğdun.”
Çekiyor kendini geri. Sırtını dikleştiriyor, elini çenesinin altına koyuyor.
“Baksana bana bir. Sürünüyor gibi mi görünüyorum? Onlar düşünsün kızım. Botoksumu fark etmedin bile, geçen gün yaptırdım, nasıl olmuş? Kilo da verdim, beş kilo hem de.”
“Güzel olmuş ama yeni yaptırdığın belli oluyor. Kaşlarının ortasına da yaptırdın mı?”
Yüzüne eğiliyorum, alnının ortasına dokunuyorum.
“Angry Birds gibi görünüyorsun.”
“Bastırmasına Mine, dikkat edin bir süre dedi yapan kadın. İlk günler böyle görünmesi normalmiş şekerim,” diyor, elimi itiyor. “Gelecek ay sıvı yüz germe yaptıracağım. Beraber gitsek ya.”
“Benim ihtiyacım yok ki şekerim.” İşaret parmaklarımla kaşlarımı kaldırıyorum. “En azından şu an.” Ellerimi kucağımda birleştiriyorum sonra. Bunu yaptığımda ciddileştiğimi bilir.
“Söyle söyle, gönder gelsin hadi.”
“Arzu?”
“He canım.”
“Aslında boşanma kararını çok hızlı aldım, biliyorum. Ama ne yalan söyleyeyim, bu kadar kolay olacağını da düşünmedim. Hemen kabul etti. Evlilikler önce kurtarılmaya çalışılmaz mı yahu? Biz o bölümü atladık, çat diye ayrıldık. Gerçi ortada kurtarılacak evlilik mi vardı?”
Arzu konuşmuyor, rakısından bir yudum alıyor sadece. Kadehimin terinden ıslanan parmaklarımı peçeteyle siliyorum. Peçetemi katlayıp masaya koyarken birkaç damla düşüyor. Yanaklarımdan. Onları da siliyorum.
“Kıyamam ben sana, gel buraya.”
Kolunu boynuma doluyor, yüzümü seviyor. Sonra birden geriye atıyor kendini, elleri havada.
“Boş versene. Ne yapacaktın? Yok ayrılmayalım dese, özür dilese devam mı edecektin? Hoş, karakteri bu adamın, ne için özür dileyecekti ki? Bir çaba yok, değişeceği de yok, anca lafazanlık. Bitirecektin tabii. İyi ki ayrıldınız Mine.”
“Aldatmayan, işinde gücünde, kibar biriyle evlenilir sandım ben. Öyle biriyle ilişki yaşanır sandım. Evlendik ama ilişki kuramadık ki. Şimdi düşünüyorum da aldatmaması bile üşengeçliğindendi.”
Gülüyor Arzu.
“Kaç adam kaldı bu devirde uslu duran? Biri seninkiyse o da dediğin gibi hali olmadığından.”
“Dümdüz bir kişilik. Yoksa insan bir işyerinde onca yıl terfi bile almadan çalışır mı? Ne hevesi var ne heyecanı. En azından bir tane amacın olsun şu hayatta. Uğraş didin, bir hareket et. Hobisi bile yoktu.”
Rakımı fondipliyorum. Perdeler havalanıyor, bütün peçeteler yerde. Bir bir toplarken söylenmeye devam ediyorum.
“Kibarlığı da bakma sen, etiket, şık duruyor diye. Ne bileyim ben.”
“Zaten ana kucağından hanım kucağına geçen adamdan ne hayır gelir Mine.”
“Hiç sorma. Düşündükçe iyice deliriyorum. Ver ona televizyon, ver ona telefon, yıllarca kalkmasın yerinden. Komutla çalışıyordu, yine de yanlış çalışıyordu. Gidelim mi Kerem, sen git. Yapalım mı Kerem, sen yap.”
Rüzgâr yağmuru da peşinden içeri sürüklüyor. Pencerenin önündeki sehpada duran kalatyanın yapraklarında ışıl ışıl damlalar. Dünya Kadınlar Günü’nde almıştı. Sensin çiçek. Kapatıyorum pencereyi.
“Biz diyordum, gidelim, yapalım, gezelim, okuyalım, oynayalım, oynaşalım. Of, sen kaşındın Mine diyorum bazen, azap istemem, güven en iyisi dedin. Al sana güvenin gül bahçesi.”
Gözlerini deviriyor bana.
“Benim yaşadıklarımı bilmiyormuş gibi konuşuyorsun ya sen de, kudurtma beni. Güvensizlik de aşkın kurdu gibi. Yiyip bitiriyor, ne sevgi kalıyor ne başka bir şey. En başından beri içimi kemiren bir şey vardı da hep yok saydım o hissi. Sonunda olan oldu, aldattı.”
“Doğru haklısın da, aldatmak bile bir çaba gerektiriyor ya hani. Köşe yastığı gibiydi benimki Arzu. Benim demeye çalıştığım o, biliyorsun, saçmalama.”
Konuşurken gittikçe yükseliyor sesim. Arzu omzuma pat pat vuruyor.
“İyiyim, iyiyim. Sen de astırma suratını, o benim hakkım bu gece.”
Yüzüme dik dik bakıyor önce. Kahkahayı patlatıyor gecikmeden. Gülüşlerimiz hep bulaşık, ben de başlıyorum.
“Bir fasıl açalım da kendimize gelelim be,” diyor televizyon kumandasına uzanırken.
Kadehlerimizi ayarsızca tokuşturuyoruz, rakılarımız taşıyor ve Zeki Müren başlıyor. Aşk gibi, sevda gibi, huysuz ve tatlı kadın…
Yağmurun sesiyle uyandım. Hava aydınlanmadan. Mutfağa gidiyorum. Kahve makinesinin düğmesine basıyorum. Başında beklerken duvara yaslanıp sigara yakıyorum. Tezgâha takılıyor gözüm. Silme bulaşık. Ne giysem? Fazla abartmadan. Hafif makyaj, hafif şıklık. İşe gider gibi. Makine bağırınca duvardaki askıdan fincanı alıyorum. Dumandan fal bakıyorum. Alarmım çalıyor. Bugün işe gitmiyorum canım, sus vik vik. Pencereyi açıp yanındaki berjere oturuyorum. Kahvemi içerken bir sigara daha. Yağmur sessizce yağıyor. Nemli, boğuk, dal kıpırdamıyor. Toprak kokusu salonda, kafamın içindeki sesleri susturuyor. Sıfırlanıyor düşünceler. Bir anlığına. Bugün karar günü. Mesainin bitişini bekler gibi beklediğim. Tatilin son günü gibi gelmesini istemediğim. Üç hafta geçti. Yirmi bir gün eder. Alışkanlıkların edinildiği, bırakıldığı o meşhur yirmi bir gün. Karşı duvardaki 21 Gram filminin afişine takılıyor gözlerim.
They say we all lose 21 grams at the exact moment of our death... Everyone.
The weight of a stack of nickels. The weight of a chocolate bar. The weight of a hummingbird.[1]
Banyoya gidiyorum yüzümü yıkamaya. Yanaklarımı silerken aynada meraklı gözlerimle baş başayız. Hadi bakalım.
Yatak odasından yine bir vik vik sesi. Mesaj gelmiş, Kerem.
“Mine selam nasılsın, kararı almadıysan beraber gidelim mi?”
“Benim kaçta gideceğim belli değil.”
“Ben sana uyarım. Oralarda birkaç işim var zaten.”
“Peki madem, yaklaşınca yazarım.”
Taksiden inerken görüyorum onu. Adliyenin misafir otoparkında. Arabaya yaslanmış, telefonunu karıştırıyor. Birazdan eski eşiyle buluşacak, onunla adliyeye girecek ve boşanma ilamını alacak bir adam.
“Merhaba, nasılsın?”
Elini uzatıyor.
“İyiyim, sen?”
“Ben de iyiyim. Kimliğimi evde unuttum sandım. Az daha geri dönecektim. Allahtan torpido gözüne baktım da buldum. Geçen trafik kontrolünde ruhsatın içine koymuşum.”
“İyi, bulmuşsun bari.”
Yürümeye başlıyoruz adliyenin bahçesine doğru.
“Nereden alacağız acaba kararı?”
“Sen gelmeden ben sordum, birinci kattaymış.”
Kapıdan girince merdiveni işaret ediyor.
“Gidelim o zaman.”
Yan yana çıkıyoruz basamakları. Kapısında Aile Mahkemesi Kalemi yazan odaya giriyoruz. İki masada iki kadın. Biri o kâtibe, gözlerini bana diken.
“Biz boşanma kararımızı almaya geldik.”
Nüfus cüzdanlarımızı istiyor. Kimlikleri alınca bir Kerem’e bir bana bakıyor gülümseyerek. Alaturka bir radyo kanalı açık. Güneş açmış, yağmur durmuş. Pencerenin hemen dışında bir ıhlamur ağacı. Kokusu odayı dolduruyor.
“Siz şurayı, siz de şurayı imzalayın,” diyor kadın, iki ayrı kâğıt uzatıyor. İmzalıyoruz. “Bu kadar mı?” diyorum kadına, “bu kadar,” diyor.
Ayrılıyoruz. Kalemden de.
“Çabuk hallettik, iyi oldu.”
Merdivene doğru yürürken hızlanıyorum.
“Evet, kolaymış. Bu arada Gül Sokak’a taşındım.”
Adımları yavaş, çaktırmadan bakıyor, hissediyorum, tepkimi ölçecek aklınca.
“Gül Sokak mı? E benim alt sokağım orası.”
“Ama anneme de yakın, ondan.”
Evi ona bırakıp ben taşınsaymışım keşke. Alt sokak annen, üst sokak ben.
“Yerleşebildin mi bari? Eşyaları ne yaptın?”
“Eşyalar tamam sayılır. Sadece çamaşır makinesi kaldı. Annem depodakini verecekti de kendi makinesi bozulunca.”
Binadan çıkıyoruz. Yavaş yürümekte kararlı.
“Anladım.”
“Bazen ona götürüyorum çamaşırları. Ama çoğu zaman Cem’i biliyorsun, onda yıkıyorum.”
Daha ne kadar uzayacak bu gereksiz konuşma?
“İdare edeceksin artık.”
“Öyle öyle de, git gel zor oluyor oraya kadar. Annem ve sen kadar yakın değil ki Cem.”
Bana ne senin çamaşırından, annenle ben bir miyim? Caddeye çıkana kadar konuştu da konuştu. Susmaya hiç niyeti yok.
“Sen ne yaptın bu ar…”
Kesiveriyorum sözünü. Patlayacağım artık.
“İşlerim var Kerem, çok geç kaldım.”
Arkama dönüp hızla uzaklaşırken, “Hoşça kal,” diyorum.
Eve girer girmez üstümdekileri kirliye atıyorum. Saat daha on iki. Yorgunum. Duş alıp güzel bir film izlesem? Bir kadeh kırmızı şarap, peynir tabağı. Mis gibi gider. Gözüm yine afişte. Günün filmi tabii ki 21 Gram. Ayaklarımı uzatıp başlatıyorum. Kapı çalıyor.
“Kim o?”
Lambanın sensörü bozulmuş. Yine. Delikten kim olduğunu göremiyorum.
“Kerem ben.”
Şaşırıyorum, neden ki şimdi? Kapı sanki bir ton. Zorlanarak açıyorum.
“Selam Mine, rahatsız etmedim. Umarım. Annem evde yokmuş da. Yedek anahtarım da yok.”
“Eee, yani?”
Elindeki ağzına kadar dolu kocaman poşete takılıyor gözüm.
“Çamaşırlarımı,” diyor, poşeti gösteriyor, “yıkar mıyız sende?”
[1]Derler ki, hepimiz tam ölüm anında 21 gram kaybederiz… Hepimiz.
Birkaç bozukluğun ağırlığı. Bir çikolata barının ağırlığı. Bir sinekkuşunun ağırlığı.
Berrin Şermet Doğan




Yorumlar