top of page

Öykü- Züleyha Yılmaz- Disko Topu

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 5 dakika önce
  • 4 dakikada okunur

Doktorun yıkanmaktan griye dönmüş önlüğü bana gözlerimde bir sorun olup olmadığını sorgulatıyor. Odanın masanın arkasına denk gelen duvarında duran diplomaları dikkatimi çekiyor. Çerçeveleri tek tek sayıyorum. Çocukluktan kalma bir alışkanlık. Hayatımda izlediğim filmlerin doktor sahneleri bir bir gözümün önünden geçiyor. Kutsi’nin Yasemin Özilhan’ı evlenmek üzereyken terk ettiği sahneyi hatırlayıp yine “Allah belanı versin!” diyerek elimde olmadan bedduamı savuruyorum, Yaradan’ın huzuruna doğru. Yine de bana en etkili gelen film Hülya Koçyiğit’in gurbetçi olarak bulunduğu filmde yaşananlar. Sanırım bir kadın olarak anneliğin yükünün yanında dermansız bir hastalığın yükünü nasıl taşıyacağını düşünmemdi. Hatta filmle kalmayıp o gece yatağa uzanıp saatlerce “İnsan bu kadar çaresiz duruma düşerse ne yapar?” diye döne döne zorla uykuya dalmıştım.

Rüyaları hep karmaşık olarak yaşayan biri olarak o gece zorla daldığım uykunun bana yaşattıkları ise hâlâ kanlı canlı zihnimde yaşamaya devam ediyor. Güya Hülya Koçyiğit’in büyük kızıydım ve rüyamda nedense Almanca konuşuyordum. Normal hayatta Almanca bilmeyen ben, neden Almanca konuşuyordum, hiç bilmiyorum. Bunu nasıl yaptığımı hâlâ düşünür dururum. Sonra yakışıklı babam Çetin Tekindor yanımda duruyor. Annem Hülya Koçyiğit, tam bir fedakâr, yemek hazırlarken düşüp bayılıyor. Ambulansla hastaneye gidip annem Hülya Koçyiğit’in ölümünü izliyorum. Hâlâ televizyonda Hülya Koçyiğit’i görünce yaşıyor mu?” diye şaşırdığım oluyor. Tüm bu düşüncelerden sıyrılarak odadaki dezenfektanın alkol karışmış kokusunu içime çekiyorum.

Çocukken arkadaşım Nedimlerin çatı katında duran ilaç flakonlarıyla oynadığım aklıma geliyor. Sahi Nedim nerede şimdi? Kimyager olmuştu. Şimdi ise bana tam olarak kulak uğuldamalarıma sebep olan o cümleleri söylemeye başladı. Bir de tabii kendinden emin, saçları kırlaşmış doktorun bana kalan son zamanlarımı fısıldar gibi söyleyişi var. “Tedaviyle iki yıl, tedaviyi kabul etmezseniz en fazla bir yıl yaşarsınız,” deyişi.

Elimi kolumu nereye koyacağımı bilmiyorum. Tek başıma geldiğim bu hastane odasından bu haberden sonra nasıl tek başıma döneceğim? Doktor bir süre sakinleşmemi bekliyor, bana bir bardak su veriyor. Yeşilçam filmlerinin mahkeme sahnelerindeki kâtip kadınlar gibi, yanında oturan sekreter de benim hayatımın sonunun geldiğinin söylendiği o sıra dışı anda kanser tanımı sakince bilgisayar ekranına yazıyor. Ne garip. Bir insanın yaşamında çok az zamanının kalması onda herhangi bir duygu dahi uyandırmıyor. Yüzünde bana üzüldüğüne dair herhangi bir mimik arıyorum. Ama sanırım o yazdığını dahi sadece duyarak anlamadan yazıyor. Akşam yemeğinde ne pişireceğini düşündüğünü tahmin ettiğim sekreter kız herhangi basit bir soğuk algınlığı yaşıyormuşum gibi yazıcıdan çıkan reçeteyi elime uzatıp, “Geçmiş olsun,” diyor. Çaresiz, bu odada bana ayrılan sürenin dolduğunu fark edip elime tutuşturulan reçeteyle odadan çıkıyorum.

Koridor boyunca yürüyorum. Yanımdan geçen insanları durdurup, “Biliyor musunuz az önce kanser olduğumu öğrendim,” diyesim geliyor. Ailenin en büyüğü olduğu belli olan tekerlekli sandalyedeki yaşı yetmiş civarı görünen teyzenin yanına oturup “Sen en azından hayatta iyi kötü yaşamışsın. Bak evlatların, torunların etrafında pervane. Ne güzel!” demek istiyorum. Yanımdan geçen, bir eliyle pembe tokalı küçük bir kız çocuğunun elini tutan ve yeni bebek bekleyen, kendini zor taşıyan anneye, “Ne kadar şanslısın!” diyorum içimden. Koridorda sağa sola yürüyen herkese birdenbire, “Ben kanser oldum,” demek istiyorum. Fakat bir yandan da hayatta her olayı abartan coşkulu yanımla hastane koridorunda kendime veda gecesi gibi bir şey düzenlemeyi hayal ediyorum. Hastanenin tavanında asılı gümüş renkli bir disko topu ve Demet Akalın’dan “Yerinde Dur” şarkısını açıp belki de artık ezberlediğim son şarkı sözlerini haykırarak elimde mikrofonla bağıra çağıra söylemek istiyorum. 

Odalardan çıkan en genç ve yakışıklı doktorla romantik bir dans etmeyi ya da Twitter’da sürekli yapılan gündem polemiklerine bir yorum yazıp Twitter’da TT olmayı düşünüyorum. Mesela bugünü ben kutsal gün ilan etsem... Kimse için bir anlam ifade etmeyen fakat benim için sezon finaline, pardon pardon, esas finale üç bölüm kalsa. Barış Arduç’a öleceğimi söylesem, onunla karşılıklı kahve içsem. En rüküş kıyafetlerimi giyip gitsem yanına, bacıların bacısı Seda Sayan’a “Haklısın bacım!” desem. Haluk Bilginer’le küçük de olsa bir karşılıklı sahnem olsa. Sonuçta öleceksem bazı şeyleri yapmayı isteyebilirim. En sevdiğim roman yazarının son kitabının ilk okuru olsam, daha basılmadan ilk ben okusam. Harry Potter objeleri olan o kafeye gitsem ve büyülü şapkayı başıma takıp yeni bir hayat dilesem.  Alaaddin’in cinine söylesem de yeni ve tertemiz bir hayat verse. Son kez İstanbul’a aşkımı haykırıp Boğaz’da iyi demlenmiş bir çay içsem.

İşte zihnimden akan tüm bu karmaşıklığa rağmen hastanenin gri koridorlarında yürüyorum. “Ve ben daha ölecek yaşta değilim,” diye içimden çığlık çığlığa bağırıyorum. Koluma çarpan birinin sarsıntısıyla kendi kaçınılmaz gerçekliğime geri dönüyorum. Koridorda saatlerce saçma sapan düşüncelerle boğuşuyorum. Ve sonunda nasıl olduğunu anlamadan pediatrik onkoloji servisinin kapısında kendimi buluyorum. Sabahtan beri hırpaladığım ruhum sükûn bulmak için bir köşeye kıvrılıyor ve bulduğum bir sandalyeye oturuyorum.

Sessizce oturmuş, doktorla konuştuğumuz şeyleri düşünüyorum. İlk duyduğum andan beri kulağımda arı kovanı uğultusu gibi dolanan sesi kontrol etmeye çalışıyorum. Doğrusu doktor konuştu, ben dinledim. Kemoterapiden saçları, kaşları dökülmüş çocukları izliyorum. Daha yaşamın ne olduğunu anlamamış bu çocuklar hayata direnmeyi seçerken ben neden direnmeyeyim? Ama onların hayata dair umutları var. Yaşamdan beklentileri var. Onlar okyanusta kulaç atıyorlar. Oysaki ben, bildiğimi sandığım denizlerde bile boğuldum.

6 Şubat gecesi sabaha doğru sarsıntıyla uyandığımda saatlerce süren hayat mücadelem başladı.  Deprem olmuştu ve ben göçük altında kalmıştım. Sanırım öyle bir şeydi. Ben bunu birkaç saat içinde ancak anlayabildim. Kocaman dokuz katlı binada benim dışında hiçbir ses yoktu. Saatler süren aramalar sonunda, dokuz saat sonra beni olduğum yerden yavaş yavaş çıkardılar. Sağ bacağım kırılmıştı ve bedenim sıyrıklarla doluydu. Bütün ailemi depremde kaybetmiştim.  İşin garip yanı, bu depremden dolayı on bir ilde daha bir sürü insan hayatını kaybetmişti. Belki de bundan dolayı ben yaşamayı hiç istemedim ama yaşamaya mecbur olduğumu bildiğim için yaşama tutunmaya çalıştım. Ailemin yokluğunun bendeki acısı sanırım bu hastalıkla beni ziyarete gelmişti. “Ruh hasta olunca beden de hasta olur,” diyen komşumuz Nezahat teyzenin ne demek istediğini tam da şu an iliklerime kadar anlıyorum.

Kemoterapiye karar verip iki yıl yaşamak ya da yapılacaklar listesini sıralayıp son bir yılını gönlünce yaşamak! Kararımı veriyorum. Elimdeki reçeteyi çöpe atıp hastaneden dışarı çıkıyorum.


Züleyha Yılmaz

Yorumlar


bottom of page