Öykü- Hicret Birik- Seçilmiş
- İshakEdebiyat
- 5 dakika önce
- 3 dakikada okunur
Sessizlik… Derviş Fundusi’nin elinden kurtulduktan sonra istediğim tek şey buydu. Bütün sesleri yutan bir sessizlik. Dünyanın gönül gözünün aydınlandığı kör gecede nehrin kıyısından suya doğru uzayan çalılıklara takıla takıla ilerliyordum. Kulaklarımda beni çıldırtan bir gürültü patlıyordu:
“Beni seç! Beni seç! Ey Derviş Fundusi!”
Gece arınması saatinde gelmiştin. Dokuz kişiydik suyun içinde. Aramızda bir balık yüzüyordu. Bacaklarımıza, omuzlarımıza, göğsümüze kayganlığı değiyordu. İhtiyar balığın bu diri kayganlığı bize değdikçe ıslanıyorduk. Islanmayı büyük bir ayıp gibi bacaklarımızın arasında sıkıp saklıyorduk. Oysa suyun içindeydik, oysa içimizdeydi su, oysa insan bilmez onu bir damla sudan… Kıyıdan uzayan fındık ağaçlarına elimi uzattığımda yakalamıştın beni. Avucumdaki fındığı almak için ağzını elime attığında parmağımı ısırmıştın. Kanamıştı. Acıyla parmağımı ağzıma götürdüğümde görmüştüm bütün olacakları. Bir bilgi üzerine sapıyordum. Bilgece bir sapkınlıktı seçtiğim. Senin ellerindeydim. Durmadan bağırıyordum:
“Beni seç! Beni seç! Ey Derviş Fundusi!”
Sudan çıkarıp atının arkasına atmıştın bizi. Dokuzumuzu birden. Dörtnala gidiyorduk. Sen elinde bir fitille yıldızları yakıyordun. Derken yıldızların ardında kalan gece küçük siyah noktalara dönüşüyordu. Aydınlık gözümüzü yakıyordu. Birbirimizi dahi göremiyorduk. Senin yüzünde bir örtü vardı. Ağzını ve burnunu kapattığın bu örtüyü çekmemize izin vermiyordun. Görebildiğimiz tek şey alacalı gözlerindi. Sonra hiç bilmediğimiz bir yere vardık. Bizi tek tek attan indirip küçük şişelerin içine koydun. Karşı çıkmadık. Çünkü ıslaklığımızdan utanmıyorduk senin yanında. Çünkü insan olabilmenin kurumaktan geçtiği o yalnızlar çölünden çekip çıkarmıştın bizi. Çünkü insan bilmez onu bir damla sudan… Ardından içine girdiğimiz şişeleri karanlık bir kuyuya koydun. Arada bir gelip kuyunun ağzına tuttuğun lambayla bize bakıyordun. Dokuzumuz birden bağırıyorduk:
“Beni seç! Beni seç! Ey Derviş Fundusi!”
Sen her seferinde kocaman ellerini uzatıp beni seçiyordun. İkiden teke düşmenin kederine yemin olsun ki bunu neden yaptığını hiç bilmiyordum. Diğer sekizi bana kıskanarak bakıyordu. Oysa seçilmişliğin yükü vardı bende. Isırdığın parmağımı ağzıma her götürdüğümde bir yerden sürgün edildiğimi, bir elden taşlandığımı görüyordum. Yine de karşı konulmaz bir sapkınlıkla durmadan bağırıyordum:
“Beni seç! Beni seç! Ey Derviş Fundusi!”
Şişeden çıkarıp önüne uzatıyordun beni. Boynumu öpüyordun. O örtünün altında gizlediğin dudakların tenime nasıl ilişiyordu, anlamıyordum. Nefesini nasıl duyumsuyordum, aklım ermiyordu. Yüzümdeki çizgileri ıslaklığınla dolduruyordun. Suyun içine giriyordum, su içime giriyordu, bir damla sudan küçük bir çocuk beliriyordu sonra. Saçları açık kumraldı. Çok zayıftı, ölesiye. Çok yalnızdı, ölesiye, Çok korkuyordu, ölesiye. Su olup gözlerinden düşüyordum. Sonra su, ben oluyordum. Çünkü insan bilmez onu bir damla sudan… Onu sana göstermek için uzattığım parmağımdan tutup beni şişeme geri koyuyordun. Çocuk içimde durmadan bağırıyordu:
“Beni seç! Beni seç! Ey Derviş Fundusi!”
Ardından kapattığın karanlık kuyuda hiç durmadan düşünüyordum. Diğer sekiz kişi de düşünüyordu. Ben neden seçildiğimi, onlar neden seçilmediklerini. Tek başına bir Habil’e dönüşüyordum. Suçsuzdum. Onlar da tek başlarına birer Kâbil’e dönüşüyordu. Suçsuzlardı. Sonra ümitsizliğin sükûnetiyle uyuyordu onlar. Ben, ümidin yanılgısıyla sana benden dileyeceğin dilekler hazırlıyordum. Hiç uyuyamıyordum. Hiç uyuyamamak hiç uyanamamak demekti. Bekliyordum, kuyunun ağzına bakarak. Işığı bekliyordum. Seni bekliyordum. Kimse uyanmasın diye sessizce durmadan bağırıyordum:
“Beni seç! Beni seç! Ey Derviş Fundusi!”
Böylece uzun bir bekleyişin içindeyken, o arınma gecesi, o bizi alıp buraya getirdiğin gece, aramızda yüzüp bize değen balığı gördüm. Kuyunun dibinde dolanıyordu. Karanlık dalgalanmaya, suya dönüşmeye başladı. Ağır bir uyku sardı bedenimi. Gözlerimi açamıyordum. Uyudum. Rüyamda evimdeydim. Geceydi. Yatağımda uzanmıştım. Açık camdan içeriye bir akrep giriyordu. İçimdeki o ölesiye çocuk ayağa kalkıyordu, korkuyla bağırıyordu: “Anne! Anne!” Annem geliyordu. Odam darmadağınıktı. Annem akrebi ararken odamı topluyordu. Akrep sessizce yatağımın altına giriyordu. Çocuk onu görmüyordu. Annem de görmüyordu. Ben görüyordum. Sonra uyandım. Kulaklarımda beni çıldırtan bir gürültü patlıyordu:
“Beni seç! Beni seç! Ey Derviş Fundusi!”
Kuyunun ağzındaydın. Kocaman elini uzatıp yine beni seçtin. Şişeden çıkarıp önüne uzattın. Isırdığın parmağımı ağzıma götürdüm o anda. Yüzüne sardığın örtüyü hızla çektim. Boynuna dolandı. Çektikçe daha çok dolandı. Boynunu koklamak istedim, öpmek istedim, istedikçe çektim, istedikçe sıktım, sıktıkça bir akrebin kuyruğu belirdi, sıktıkça bir akrebin gövdesi belirdi, sıktıkça bir akrebin kıskaçları belirdi. Isırdığın parmağımdaki zehri emdim, tükürdüm. Senin örtüye dolanmış boynun hızla yere çarparken kalkıp kaçmaya başladım. Kuyunun yanından geçerken içeride kalmış sekiz kişi durmadan bağırıyordu:
“Beni seç! Beni seç! Ey Derviş Fundusi!”
Hicret Birik
