Öykü- Cindi Yıldırım- Dağların Babası
- İshakEdebiyat

- 2 dakika önce
- 6 dakikada okunur
Gıcırtılı bir kapı sesiydi gidişin, sabahın köründe.
Gittiğini göremem diye gözlerime uyku girmezdi sabaha kadar. İkide bir kocaman açılan ağzımdan ulaşmaya çalışırdı göz kapaklarıma uyku. Dışarıdan başaramadığı işi belki içeriden hallederim, diye düşünüyordu. Ağzımdan girmeyi başarabilseydi, kan çanağına dönen göz yuvalarıma ulaşıp içerden kepenkleri indirirdi belki de. Her seferinde dayanabildiğim kadar dayanırdım. Güneş sıcacık diliyle yüzümü yaladıktan sonra uyanırdım hep. Uyanır uyanmaz evdeki sessizliğe kulak kesilirdim. Babamı gitmeden göremedim yine, diye üzüntüyle odadan çıkardım. İşte o sabah ta babamın gidişinin ardından odasının önündeydim. Yerdeki toplanmamış yer yatağı, soğuk bir gidişin üzüntüsünü taşıyordu. İsteksiz adımlarla odaya döndüm, pencereden bahçede tavukları yemleyen anneme baktım. Tavukların yem olduğunu düşündüğü yaşlar birbirini ardına düşüyordu annemin gözlerinden. O yaşlı gözlerle de ikide bir karşıda duran dağa bakıyordu. Baktığında elindeki bastonu ile koyunları, keçileri otlatan babamı görüyordu belki de. Ya da bir ağacın gölgesinde soluklanıp çay içerken görüyordu babamı. Gördüğü her neyse hasret kokuyordu. Her akşam hasretle pencerenin önünde bekler, uzun uzun karanlığın içinden babamın olduğu dağa bakardı. Geceleri yer yatağına girdiğinde başına çektiği yorganın içine sessiz hıçkırıklar dökerdi. Hıçkırıklarını duymadığımı düşünürdü. Kardeşim uyuduktan sonra yatağın içinde oturur, annem için üzülürdüm. Geçen seneden beri yanımızda kalan Aziz Dede-annemin babası- de yağmurlu bir yaz gününde ölünce annem iyice sessizleşti.
İsmini bilmediğim dağların babasıydın sen.
Aziz Dede`yi o sıcak ve yağmurlu yaz gününde çamurlara bata çıka defnettiler. Birkaç ay sonra da ilkokula kaydım yapıldı. Okula kaydım yapılırken babam yoktu, tüm sessizliğiyle annem vardı sadece. Babam yokken kara tahtanın yüzünden düşen tebeşir tozlarını solumaya başladım. Sıkış tıkış sınıflarda üçerli dörderli oturuyorduk. İlk zamanlarda sınıf arkadaşlarımın anne ve babaları kapının önünden onlara bakardı. Sınıftaki kimi çocuğun gözleri dolar, kimisi hüngür hüngür ağlayıp sümüğünü koluna silerdi. Annem hiç gelmedi, diğer anneler ve babalar gibi kapının önünden bakmadı bana, el sallamadı. Ama hep gözüm kapıda olurdu, bir ihtimal gelir diye. Gelmedi, o gelmeyince hüzünle önüme döner, defterime öğretmenimizin yazmamızı istediği eğik çizgileri, düz çizgileri doldurmakla uğraşırdım. Bir müddet sonra o çizgiler o kapıya gelmeyen anneme dönüşürdü. Biraz fazla büyük yaptığım bir çizgi ise babama dönüşürdü birden. Ardından koyunları savrulmaya başlardı defterimin orasına burasına, sesleri defterimin yapraklarını hışırdatırdı. Babam o ince ama duygu dolu sesiyle ağıtlar yakıyordu dağlara. Koca koca dağlar utanmadan sarsıla sarsıla ağlıyorlardı. Onlar ağlarken korkunç bir ses duyuluyordu, taşlar zangır zangır titriyordu, ağaçlar korkudan yapraklarını döküyordu. “Ömer,” diyen öğretmenimin sesine uyandım. O böyle seslenince çizgiler apar topar yerlerine geçtiler. Koyunların sesleri dağların yamacına saklandı, dağların gürültülü ağlamaları silindi gitti ve babamın ağıtı duyulmaz oldu. Komik gözlüklerinin ardından babacan bir edayla gülümsüyordu bana. Gözlüğü hafif çizilmişti. İşaret parmağıyla gözlüğünü hafifçe ittirerek biraz daha yaklaştı bana. “İyi misin oğlum?” dedi nazikçe. “İyiyim öğretmenim.” diyebildim kendimi toparlarken. Başımı sevgiyle okşadıktan sonra sınıfın kapısını mahcubiyetle kapadı. Kalabalık sınıfı azıcık sert bir sesle susturdu, derse kaldığı yerden devam etti. Öğretmen dersi anlatırken burun çekme sesleri duyuluyordu ikide bir, arka sıralara yaramazlık için oturan çocukların kıkırdamaları geliyordu arada. Böyle böyle zaman akıp giderken burun çekme sesleri kesildi, kapı önüne birikmeler bitti, sene sonu da göz açıp kapayıncaya kadar geldi. Okullar kapanıp karnemi alıp eve döndüğümde annem avluda leğenin içinde çamaşırları yıkıyordu. Yanına yaklaştığımda boncuk boncuk terleyen yüzünü kaldırdı. Karnemi uzattım, elini eteğine sildikten sonra karneme baktı bir süre. ’Aferin oğlum,” deyip yanaklarımı okşadı, daha sonra çamaşırları çitilemeye devam etti. Her karne gününde babam evde olmazdı. Babamın yorgun argın eve döneceği zamana kadar karnemi buruşmayacağı bir yerde saklardım ben de.
Her sene başka bir dağın yüreğimde açtığı yaraydı, baba.
Okulun arkasında kalan küçük tepelikten turuncu bir denize dönen ufka bakıyordum. Hava kararmaya başladığında bütün gün deliksiz uyuyan yıldızlar bir bir uyanmaya başlıyorlardı. Karanlığın kokusunu alan yarasalar bir yere yetişmeleri gerekiyormuş gibi aceleyle yuvalarından çıkmış, şevkle oradan oraya uçuyorlardı. Yarasalardan biri tam yaklaşıp bana çarpacakken yönünü değiştirdi. Elimi gayrı ihtiyari yüzüme siper edip öteye çekildim. Ne zaman canım sıkılsa gelir bu tepeliğe otururdum. Liseyi yatılı okumaya başladıktan sonra annem köyde tek başına kaldı. Neyse ki babamın çobanlığı bitmiş, köye dönmüştü. Geçen gün annemle telefonda konuşurken söyledi. Artık sadece yarıyıl tatillerinde babamı görebiliyordum. Yılın sadece on beş günü, su gibi akan on beş gün. Yurdun bahçesinden bana seslenen arkadaşıma döndüm. “Ömer hadi gel, yemeğe gidelim,” diyordu, bunu derken de sesinin bana ulaşmayacağını düşünmüş olmalı ki el kol hareketleriyle göstermeye çalışıyordu. O böyle yaparken komik görünüyordu, gülümsemeden edemedim. Sonra ayağa kalkıp üstümü başımı silkeledim. Ufuk artık görünmüyordu, kapkaranlıktı. Ilık bir rüzgâr esiyordu, insanın içini titreten bir gece geliyordu. Ellerim cebimde yarasaları arkamda bırakıp ağır adımlarla yemekhaneye yöneldim.
Vakit epey geç olmuştu. Koridordan tek tük terlik şıpırtıları duyuluyordu. Alt ranzamdaki arkadaşım uyur uyumaz horlamaya başlamıştı. Gecenin bir yerlerinden bir sessizlik bulmaya çalışıyordum. Sessizlik bana iyi geliyordu ya da hep bir şeylerden kaçıyordum belki de. Hep sessiz bir çocuk olmuştum. Konuşmayı sevmezdim, doğru düzgün arkadaşım olmazdı. Düşünceler içinde yüzerdim genellikle. Ranzamda oturmuş pencereden karanlığa dalmıştım. “Ne o Karadeniz`de gemilerin mi battı?” dedi oda arkadaşlarımdan biri. Uyumaya hazırlanıyordu, yorganı iyice üzerine çekmişti. Karanlıkta beni görüyor muydu bilmiyorum ama gülümsemekle yetindim. Cevap vermeyeceğimi anlamış olmalı ki arkasını dönüp uyudu. Ne diyeceğimi bilmiyordum ki. Sorduğu soruya vereceğim cevap tüm ağırlığıyla gelip göz yuvalarıma oturdu, bir damlası yanaklarımdan süzülmeden kucağımdaki yastığa düştü. Biri gördü mü diye endişelenip etrafıma baktım. Sonra sessizliğin içinde dipsiz düşüncelere daldım.
Gezdiğin dağları hep kıskandım baba, benden daha çok sarılmışlardır sana. Bir yandan da minnettarım dağlara, seni hiç yalnız bırakmadılar.
Akşamdan beri nazlı nazlı yağan yağmur nihayet dinmişti. Gri bulutlar yavaştan ortamı terk ediyordu. Ay, parlak yüzüyle arada bir gerginlikleri tam geçmeyen bulutların arasından korka korka yüzünü gösteriyordu. Tek tük yıldızlar dışında gökyüzü boştu. Çatılardan süzülüp yere yumuşak bir iniş yapan yağmur damlalarından başka bir ses duyulmuyordu. Tertemiz ve serin bir hava vardı dışarıda. Karşı apartmandaki dairelerden birinden bu geceye uygun olmayan farklı renkler saçılıyordu. Gecenin ruhunu bozan renklere dalmışken sabah ezanının okunmasıyla irkildim. Apartmanlardan birkaç tane ışık açıldı peş peşe. Biri pencereyi açıp bir sigara yaktı, bir diğeri balkona çıktı, kollarını göğe uzatıp gerindi, ardından fütursuzca kimseyi umursamadan böğüre böğüre gecenin serin yüzüne esnedi. Gözlerini yuvalarından çıkacakmış gibi ovuştura ovuştura içeri geçti. Gece rahatsız olmasın diye pencereyi kapatmadan yatağıma uzandım.
Üniversite hayatımın son günleriydi, birkaç gün sonra kampüste mezuniyet töreni yapılacaktı. Yaz erken gelmişti, sıcaklıklar şimdiden bunaltmaya başlamıştı. Mezun olacaklarda tatlı bir telaş vardı. Mezuniyette giyecekleri elbiselerin provasını yapıyordu herkes. Bende ne telaş ne de mutluluk vardı. İçimde tuhaf bir hüzün dolaşıyordu birkaç gündür. Sıraya sırtımı yaslayıp sınıftakilerin telaşını izliyordum. Bir an önce şu mezuniyet gelip geçsin istiyordum.
Mezuniyet günü kavurucu bir sıcaklık vardı. Üzerimdeki sade beyaz gömlek ve kumaş pantolonla kampüste turluyordum. Anılarımın üzerindeki tozu silkeliyordum. Daha çok acısıyla ve hüznüyle geçirdiğim dört yılda yaşadıklarım gözlerimin önünden geçiyordu. Her şeye rağmen iyi ki yaşadım dedim içimden. “Pişman değilim,” dedim. Bunu sesli söylemiştim, söylerken de eğilip az önce yere düşen bir çınar yaprağını elime aldım. Yaprağı elimde çevire çevire tören alanına yürüdüm. Alana vardığımda herkes eğleniyordu, mutlu kahkahalar göğe yükseliyordu. Kalabalığın az biraz dışında babamı görür gibi oldum bir an. Bir heyecan ışık hızıyla içime yerleşti, kalbim hızla çarpıyordu. Gözlerimi ovuşturdum, elimi gözlerimden çektiğimde babamı göremedim. Yanlış mı gördüm acaba?
O heyecan ve korkuyla alanı gezdim hızlıca. Kampüsün her yerine baktım, çıkış kapısındaki güvenlikçilere bile sordum ama kimseyi görmemişlerdi. Serap görmüş olmalıydım ya da beynim bana oyun oynuyordu. Üzüntüden dudaklarımı kemiriyordum, ağaçlardan birinin gölgesine uzandım esefle. Gözlerimi kapatıp olanları sindirmeye çalışırken telefonum çaldı. Ağır hareketlerle doğruldum, telefonu cebimden çıkardım, açmadan önce kampüsün çıkış kapısına baktım tekrar. Israrla çalıyordu, ekrana bakmadan açtım.
“Oğlum nasılsın?” dedi karşıdaki. Sesi duymamla içimin titremesi bir oldu. Telefonu kulağımdan çekip ekrana baktım, arayan babamdı. Gözlerim doldu, taşmasın diye parmaklarımla önüne set çektim. “Baba,” dedim zar zor, yutkundum. “İyiyim, sen nasılsın?” Kekelemiştim, elimde olmadan. “Çok şükür,” dedi. Ardından hayvanlara seslendi, hayvanları toparlamak için fırlattığı taşı ve ellerini boşlukta salladığını görür gibi oldum. Bastonunu taşlara vuruyordu, bu şekilde savuşturuyordu hayvanları. “Bugün mezun oluyorsun ha, değil mi?” dedi. Yanlış duymuyordum, babam mezun olacağım günü biliyordu. Şaşkınlık içindeydim.
“Evet,” diyebildim. “Hayırlı olsun oğlum,” dedi. “Sağ ol baba,” dedim ben de. Sonrası uzun bir suskunluk. Arada bir hayvanlara bağırma sesi dışında bir ses yoktu. O suskunlukta ‘kusura bakma oğlum, bu mutlu gününde yanında olmayı çok isterdim ama işi bırakıp gelemedim’ cümleleri gizliydi. O da birçok baba gibi yüreğinin ucuna gelen bazı şeyleri diyemiyordu. Olsun, ben anlıyordum babamı. Ben de diyemiyordum bazı şeyleri. ‘Seni çok özledim, sana doya doya sarılmak istiyorum baba’ demek istiyordum. Ama diyemiyordum. Suskunluğu babam bozdu. “Biliyor musun, karnından onlarca pınar fışkıran bir dağın yamacındayım,” dedi. Sesi dağ kokuyordu.
Cindi Yıldırım




Yorumlar