top of page

Öykü- Cindi Yıldırım- Gece ve Ölüm

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 1 saat önce
  • 4 dakikada okunur

Gece. Yürek sızlatan bir bağırtı. Yürekten gelen bir ağlama. Ölümün sesi bu, ölenin duymadığı. Ölüm, geceye musallat olmuş zifiri karanlıktan daha acımasız. İnsan, onu ne kadar unutsa da hep hatırlatıyor kendini. Hastanenin soğuk koridorları alışık olduğu ağlamalarla yankılanıyordu. Ardı arkası kesilmiyor çığlıkların, gözlerde duramayan gözyaşları fayansları suluyordu. Saçını başını yolluyordu biri, annesi olmalı. Aldıkları acı haberin şoku ile belleri bükülen insanların her biri bir köşeye yığılıp kalmıştı. Ölüm haberini alıp hastaneye koşan bir kadın, elini tuttuğu küçük çocuğu ile merdivenlerden iniyordu. Yakınlarını görünce bir feryat daha inletti ortalığı. Takati kalmayan kadın, oraya yıkılıverince küçük çocuk dengesini kaybedip merdivenlerden yuvarlanıyordu az kalsın. Neyse ki bir delikanlı, çevik bir hareketle davranıp çocuğu kurtarabildi. Ortalığı yıkan feryatlardan korkan çocuğu kucağına alıp oradan uzaklaştırdı.

Yoğun bakım ünitesinin önündeki sandalyelerden birine çöküvermişti Salim. Etrafta uçuşan çığlıklarından kendi acısını unutmuştu. Ölen kişinin yakınlarına bakıyordu, perişandı hepsi. Ölüm bir anda dağıtmıştı herkesi. Belki o da dağılacaktı onlar gibi. Bu düşünceyi kafasından kovmaya çalıştı. Ellerini saçında gezdirdi gerginlikle, başını birkaç defa sağa sola doğru salladı. Üstü başı toz toprak içindeydi. Başı önünde koridorun fayanslarına dikti gözlerini. Fayansların arasından bir yol bulabilse girip kaybolmak geçiyordu içinden. Salim, inşaat işçisiydi. Her sabah erkenden kalkıp uykulu gözlerle inşaatın yolunu tutardı. Tek derdi çocuksuz bir evi geçindirmekti. Tüm yolları denemelerine rağmen bir türlü olmamıştı çocukları. Bunun derdiyle sürekli düşünceli bir haldeydiler. Salim o gün gene böyle kukumav kuşu gibi düşünerek kürek sallarken mahalleden biri koşarak yanına gelmiş, acı haberi soluklanmadan vermişti. Mahalle bakkalından dönerken araba çarpmış Nurten`e. Gözü kararmış, düşecek gibi olmuştu. Kulakları yanlış duymuş olsun istemişti. Gerçeğin acısı yüreğini sızlatırken hastaneye koşmuştu.

Dünden beri yoğun bakımın önündeydi yakınları ile. Gözü sürekli açılıp kapanan kapıdaydı. Açılan kapıdan gelecek iyi bir haberi dört gözle bekliyordu. Eşini düşünüyordu, biricik bahtsız Nurten`i. Çok istiyordu çocuğu olmasını, bir türlü nasip olmamıştı. O çok istediği çocuğu kucağına alamadan bu dünyadan göçecekti belki de. Salim`i bir ağlama tuttu bunları düşününce. Yanaklarından yağmur gibi inen yaşlar yüzündeki kiri önüne katıp ağır ağır ilerliyor, gür ve diken gibi sivri sakalların ucundan damlayıp toz içindeki yakasına yumuşak bir iniş yapıyordu. Az sonra yoğun bakımın kapısı açıldı. Doktor yavaş adımlarla dosdoğru, ona doğru geliyordu. Salim korku içinde ayağa kalktı, doktor yanına varmadan kaçıp gitmek istedi. Doktor gelip Salim`in yanında durdu. Yakınları endişeyle etrafına toplandı doktorun.

Nefeslerini tutup söylenecekleri beklediler sabırsızca. Doktor, başı önünde düşünüyordu. Belli ki seçeceği kelimeleri düşünüyordu. Hâlbuki defalarca yapmıştı bunu. Ama her defasında zorlanıyordu. ‘’Başınız sağ olsun,’’ dedi üzüntülü bir sesle. Elini Salim`in omzuna koydu. Salim gerisini hatırlamıyordu.

Salim uyandığında tavandan sarkan lambanın ölgün ışığı bir yanıp bir sönüyordu. Hastanenin her köşesine sinen ilaç kokuları midesini bulandırdı, istemeye istemeye sedyeden doğruldu. Kollarına giren yakınları morgun yolunu tuttular. Nurten`i bir tabutun içinde cenaze arabasına koyduklarında vakit öğlene geliyordu ve Salim`in gözleri durmadan sağanak indiriyordu. 

Önlerinde giden cenaze aracını izliyordu Salim. Gözlerini bir an olsun ayırmadan tabutun içinde yatan Nurten`e bakıyordu. İçinde sessiz çığlıklar birikiyordu. Cenaze aracı çok ta uzak olmayan mezarlığa vardığında cılız bir yağmur şehrin tozlu yüzüne düşmeye başladı. Tabut büyük bir saygıyla omuzlara alındı, defnedileceği yere dikkatlice götürüldü. Nurten hıçkırıklar ve ağlamalar eşliğinde son yolculuğuna uğurlandı. Toprak bir kişiyi daha koynuna alırken sessizdi ve hiç te mutlu görünmüyordu. Salim eşinin mezarına bakarken tam da böyle düşünüyordu. Onu kaldırmaya çalışanlar oldu ama biraz daha kalmak istediğini söyledi sessizliğiyle. Çok geçmeden yağan cılız yağmur hiddetlendi, hiç durmadan sert bir şekilde köhne ve ıssız şehrin çatılarını dövmeye başladı. Salim mezarın başından ayağa kalktığında sırılsıklamdı. Eşine gözyaşları içinde veda ettikten sonra taziye evinin yolunu tuttu.

Fi tarihinden kalma, soluk yüzlü küçük bahçeli evlerin önünden geçiyordu. Yolun diğer tarafında kalan çınarların gölgesi evlerin üzerine düşüyordu. Salim hiçbir şey düşünmeden bomboş bir zihnin ağırlığı ile taziye evine vardı. Ona gösterilen yere otururken herkesin acıyan bakışlarını üzerinde hissediyordu. Önünde duran sehpayı elindeki bezle sildi biri, ardından çay ve su bıraktılar önüne. Hayat devam ediyor çağrısıydı bu. Bardaktan tüten dumanlara gözünü dikmişti. Buharlaşıp kaybolan dumanlarda Nurten`i görmeye başlamıştı. Önce güler yüzünü gördü, ardından sesini, bakışını, kokusunu… Hepsi art arda yükselip ortadan yok oluyordu. Omzuna konan bir elle kendine geldi Salim. Taziye için gelen insanlar vardı, ayağa kalktı, taziyeleri kabul etti. Kafasını kaldıramıyordu. Taziye dileklerine karşılık zar zor duyulan mırıltılarla cevap veriyordu. Kendisi bile ne dediğini duymuyordu.

Beş dakikada bir yeni birileri geliyordu taziyeye. Çay ve su servisi ara verilmeden yapılıyordu. Taziye evi bir doluyor, bir boşalıyordu. Eş, dost, akraba, uzak-yakın kim varsa akın akın geliyorlardı. Salim, gelip gidenlerin, uğultunun, içilen çayların, imamın vaazlarının farkında değildi. Önüne konulan her çay el değmeden, soğumuş bir şekilde tekrar kaldırılıyordu. Tüm ısrarlara rağmen ağzına bir lokma olsun koymuyordu. Konuşmak dahi olsun istemiyordu. Cevap verirken başını hayır anlamında sağa sola oynatıyor, el kol hareketleri ile ‘istemem’ diyordu. Salim, bedenen taziye evindeki sandalyede oturuyordu, ruhu bambaşka bir gezegene doğru yola çıkmıştı. Düşündüğü tek şey hayat arkadaşıydı, Nurten`di. Nereye baksa onu görüyordu. ‘Sen gidince rengini kaybetti bu şehir,’ dedi sayıklar gibi. Yanındakiler, ‘Bir şey mi istiyorsun oğlum ?’’ dediler ilgiyle. Başını sallamakla yetindi.

Salim, üç günlük taziye boyunca bir hayalet gibi oturmuştu sadece. Herkes merhuma karşı son görevini yerine getirmiş, evlerine dağılıyorlardı. Peki, ya Salim? Taziye evinin önünde, tek başına, çatlamak üzere olan bir taş gibi kaskatı dikiliyordu. Ayakları nereye gideceğini bilmez bir şaşkınlıkla yol almaya başladı. Taziye evinden çıkarken kapıda bekleyen Sıtkı`yı gördü, aşkından divaneye dönen Sıtkı`yı, tüm mahallenin Deli diye çağırdığı ve alay ettiği Sıtkı`yı. Parmaklarının arasına sıkıştırdığı üç sigarayı sömürürcesine tüttürüyordu.  Yüzünde hiçbir anlamı olmayan bir bakış vardı, bir donukluk, bir sönmüşlük, kimsenin görmediği. Gülmeyi unutmuş bir yüzdü bu, daha doğrusu gülmesi katledilmiş bir yüzdü. Sıtkı, sevdasından divaneye dönünce mahallede dolanır olmuş, önüne gelenden para ya da sigara ister, akşama kadar amaçsızca dolanırdı. Kolunun altında çay dolu büyük bir şişe duruyordu. Salim`in dikkatini çekti bu, birkaç günün ardından ilk defa bir şey söyledi. ‘’O çayın hepsini içecek misin?’’ diye sordu merakla. Ardından bir pişmanlık duydu, sorduğu sorudan utandı. Sıtkı boş bir bakışla Salim`e bakıyordu. Bir şey duymamış gibi davranıyordu. Uzun bir nefes çekip dumanını ağır ağır saldı. ‘’Gidenlerin acısı ve özlemi düşecek hep payımıza. Bu dünyaya gitmek için geldik.’’ dedi uzaklaşan dumanlardan gözlerini ayırmadan. Salim şaşırdı aniden, bunu herkesin Deli dediği Sıtkı mı söylemişti? Sıtkı, yorgun düşmüş cılız bedeni ile giderken arkasından bakakaldı Salim. Öyle sokağın ortasında kalakalmış, yolunu kaybeden bir yolcuya benziyordu. Aslında hiçbir yere gitmek istemiyordu, hayatının sonuna kadar olduğu yerde kalabilirdi. Nefes aldıkça önce boğazı, sonra her zerresi yanmaya başlıyordu. Salim, öyle dikilip dururken gökyüzü bol yıldızlı bir gece doğuruyordu.


Cindi Yıldırım

 
 
 

Yorumlar


bottom of page