top of page

Öykü- Deniz Longa- İki Dallık Mevzu

Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
İshakEdebiyat
11 dakika önce
5 dakikada okunur

Apartman boşluğunda, kendi kapısının önünde sırtını duvara dayamış -nasıl da güveniyor duvara- gözleri kapalı, peş peşe iki tane birden içti. Keyfine olmadığı ardı ardına yakmasından belli, damarları nikotine doysun yeter. Onu izlerken ben de içmiş kadar oluyorum: başım dönüyor, sigara dumanı ciğerlerime yapışıyor, sanki hiç içmemiş biri gibi kötü etkileniyorum.

Elinde getirdiği küllüğün içine izmaritleri atıp hızlıca içeri girdi. Ben de saklandığım merdiven altından çıktım. Öksürmemek için ağzımı kolumla kapatmaya devam ediyordum. Alt kata inip aralık bıraktığım kapımızdan yavaşça içeri süzüldüm ve odama girdim. Elimi yüzümü kolonyayla ovaladım. Annemin kokuyu almaması için elimden geleni yaptım.

Gözlerini düşündüm; dumanı içine çekerken göz kapaklarını kapatışını, üflerken tavana doğru dikişini… Yalnızca yukarıda bir şeyler varmış da yalnızca o izleyebilirmiş gibi tavana doğru gözlerini dikişini, şarkı mırıldanır gibi dudaklarındaki o belli belirsiz kıpırtıyı… Kim içiyormuş buldun mu o ziftin pekini? Annem dudaklardan, gözlerden oluşan dumanın içinden çekip çıkardı beni. Görmedim anne. Gelip yatağıma uzandı beni de biraz iteleyerek. Bir buçuk kişilik almakla ne iyi ettik senin şu yatağını, evlenince de bize geldikçe karınca yatarsınız. Yanından kalkıp kitaplığımdaki dosyamı aldım. İçinden bir şeyler çıkarıyormuş gibi yaparak ‘projemi bitirmem lazım anne’ dedim. Tamam, dur çıkıyorum da, üç seferdir nasıl göremedin o şeyi apartmanda içeni? Boşuna mı bekliyorsun oralarda anlamadım ki ben.

Kalkıp yanıma dikildi. Üstümü başımı koklamaya başladı. Bir yaklaşsana bana iyice, sigara kokuyorsun sen, görmüşsün işte belli, de hele hangi kat kaç numara? Yalan söylediğimi gözlerimden anlamasın diye hem konuşup hem de dosyadan çizimlerimi çıkarmaya koyuldum. Görmedim dedim ya anne, gittiğimde içip girmiş içeri belli ki. Saçlarını bağladığı tokayı yumuşatıp gevşetti, çözüp yeniden bağlamaya başladı, bu sen çekil kenara bakalım demek oluyordu.

Kolumun altına ancak gelen güzel başına sarılıp sandalyeye -hop- oturttum. Şimdi çıkarsa eğer hangi daireden geldiğini dumanı üstündeyken yakalardı. Başım dönüyor bana ani hareketler yapma oğlum!  Daha fazla konuşmasına fırsat vermeden, tokasıyla saçlarını toplamasına da yardım ederek mutfak balkonuna doğru götürdüm annemi.

Söylene söylene balkondaki koltuklara oturdu. İyi madem o zaman bir kahve yap. Yanına da güllü lokum koyayım mı? Çocukken televizyonun karşısında kahvaltı yapmayı çok isterdim izin vermezdi annem. Ama bazen kafasına eserse televizyonu da açayım mı? Derdi. Bu beni keyiflendirmek istediğindendi. Lokum da -ama güllüsü- onun televizyonuydu şimdi.

Önce lokumları bir kaba dizip balkona bıraktım sonra içeri geçip kahve makinasının düğmesine bastım, gövdemi mutfak tezgâhına yaslayıp gözlerimi fayanslara dikerek kaldığım yerden devam etmeye başladım. Üstünde ne vardı? İki beden büyük gelmiş ütüsüz buluz, ayaklarında cırtlak turuncu terlik, saçında bandana…

Makinanın bitiş sesiyle kendime gelip kahveleri fincanlara doldurdum, tam alıp balkona geçiyordum ki yanından küçücük bir şey geçti. Anne nereye? Balkona kadar yarı döküp yarı dökmeyerek fincanları taşıdım. Yukarı hemen çıkmış, onun kapısının önüne de gidip pusuya yatmıştı. Bu kapıya katran karası yapışmış, kokuya bak kokuya. Duyulur duyulmaz aldırmadan konuşuyordu. Merdivenlerin bittiği yerden seslendim: anne çabuk gel buraya! Kendim bile zor duyarken, bunu onun duyması imkânsızdı ama ben annem kadar cesur değildim. Yanına gidip kolundan tutmak istedim, iteledi beni. Zamkla yapışmıştı âdete kapı eşiğine. Gelmeyecekti belli ki. Ben de iki adım geriye gidip oradan iknaya başladım.  Koklayarak mı bulacaksın? Sesim duyulur kadar yüksekti bu kez. Bu daire içiyor işte belli, buldum ben.

Parmağıyla kapıdan bir lokma alıp burnuna götürdü, müdahale etmesem ileri gidip tadına da bakabilir diye belinden kavradığım gibi kucakladım annemi -ufacık-

Duyulmamasının imkânı olmadı. Kapı usulca açıldı, bandana usulca göründü. Sonra ışıltılı bir çift göz, yuvarlak bir yüz, sivri çene…  Güneş apartman boşluğuna doğdu. İlk kez göz göze işte o zaman geldik. Birbirimizi gördüğümüz ilk andı; Annem kucağımdaydı ve biz onların kapılarının önündeydik. Canım annem uysal bir çocuk gibi kucağa alınınca susmuştu hemen. Şimdi üçümüz sigara içmeye apartman boşluğuna çıkmış üç kişi gibi duruyorduk.

Uysal kızımı usulca yere indirdim. Ayakları yere bastığında üstünü başını düzeltiverdi hemen. İner inmez de seslendi: Sen mi içiyordun yavrum? O, sadece kapısının önünde dikilmiş iki adım ötede olan bize sakince bakıyordu. Annemi susturmam lazımdı onunla bu şekilde daha fazla tanışmak istemiyordum. Bu sefer de ağzı göğsüme gelecek şekilde kocamanca sarıldım anneme. Konuşsa bile pek anlaşılmazdı artık. Son mo oçoyorsun sogoro? Susmuyordu annem. ‘Anne gel’ dedim, sarılmaktan vazgeçip hiçbir şey olmamış gibi elinden tuttum ve merdiven basamaklarına doğru yürümeye başladık. Biraz inmeyi başarmıştık aslında, özür dileriz yanlışlık oldu gibi bir şeyler gevelediğimi de hatırlıyorum.

Birden elimden kaçıp onun karşısına dikiliverdi. Gitmek isteyeni kimse tutamadı şimdiye kadar-ben de.- Gözlerine içine bakarak bu kez daha da bir yükselterek sesini: O lanet şeyi apartmanın içinde sen mi içiyorsun kızım? O ise hala ve hala bakmakla yetiniyordu. Yüzünde anlayamadığım boş bir ifade vardı. Şaşkınlıkla boşluğun karışımı ama nasıl hoş bir boşluk. Annem sorusunun cevabını beklemeden asla oradan ayrılmayacağını karşısındakinin gözüne sokarcasına öyle sağlam öyle dirayetli, çakı gibi -kısacık bir çakı gibi- bekliyordu.

İşte tam da o anda gördü annem, sağ elinin iki parmağının arasına sıkıştırdığı iki dal sigarayı. Görür görmez doğruca başını bana doğru çevirdi. Yüzünde zafer kazanmış o ifadeyi gördüm. Babamla okey oynadığında elindeki son taşı atıp oyunu kazanırken ki ifadeydi bu. Her şey gözümün önünde oluveriyordu. Hayal ettiğim karşılaşmanın yanından geçmiyordu bu olanlar.

Annem kapıya doğru iyice yaklaşıp elindeki sigaraların ikisini de çekip aldı. Şimdi olay mahallinden geri çekilip delilleri inceleme zamanıydı. Demek sen içiyordun bu pis şeyleri, hem de apartmanın içinde? Artık ortada iki dallık bir mevzuu vardı. Bandana takmış güneşimin yüzüne baktım. Gördüğüm o mahcup ifadeyi gidip hemen eskizime işlemek istedim. Adeta bir heykel vardı karşımızda. Mimikleri bir şeyler anlatsa da orada öylece dikilen sigarası elinden alınmış bir heykel.

Ama yine de ağzından tek kelime çıkmıyordu. Anne hadi gidelim tamam işte. Dur sen, az bekle. Annem yarasının nerede olduğu bulunmuştu bulunmasına ama bir daha kanamayacağı ne malumdu? Gülseren bu, işini garantiye almadan asla oradan ayrılmaz. Kımıldamadı bile.

Sakın bir daha apartmanın içinde sigara içiyim deme e mi kızım! Anneni çağır bakayım sen. Yanına gittim, tütünleri yere dökülen sigaraları elinden aldım. Anneme değil de ona doğru bakarak gülümsedim biraz da, bence güzel bir gülüş oturttum yüzüme. Hafif de başımı eğerek selam verdim ona ve geri nöbet yerime döndüm. Hiç kimse yok muydu şu koca apartmanda? Ne sese çıkan oldu ve asansörden inen. Üçümüzün yaşadığı şeylere bir dördüncü, olmadı beşinci gerekliydi şu an. Gelen geçen burada neler olduğunu sorsun da biz de şu an anlatılamayan ama yeterince anlaşılan konuyu konuşabilelim. Sessiz bir sobe yaşanıyordu çünkü.

O ise tüm asaletini göstererek, turuncu terliklerini de ayağına geçirerek evlerinin kapısından çıktı ve annecimin yanına vardı. Ne güzel bir kareydi o öyle; annem ve o. İkisi de kısacık. Kıp kısa.

Konuşsana yavrum annen yoksa evde babanı çağır hadi bakalım! Azıcık da iteleyiverdi onu. Bu onun harekete geçirme ritüelidir. Ama hiç tepki vermiyordu. Artık ben de ondan bir şeyler duymak istiyordum. Özür dilemese bile bir bahane uydurabilirdi.

O ise sadece bana bakıyordu. Annemi de bırakmıştı, benim gözlerimden bir açıklama bekler gibiydi. Sadece bunu anlayabilmiştim. Sonra birden bakışlarımı anlamış olacak ki o güzelim elleri kolları havalandı; parmakları işin içine girip hareketler yapmaya ve ağzını oynatmaya başladı ama asla sesi çıkmıyordu.

Annem pür dikkat ona bakıyor, durumu anlamlandırmaya çabalıyordu ve anladı. Hı! Tamam, sen git, git ben sonra gelirim. Hem konuşuyor hem de elleriyle havada manevralar yapıyordu.

Yanıma gelerek merdivenlere doğru çekti beni. Bir şey de söylemedi. Hemen uzaklaşmamızı istediği belliydi, ses etmedim. Güneşi bandanasıyla ve turuncu terlikleriyle yüzündeki o ifadeyle üst katımızda bırakarak aşağıya indik.

Eve girdiğimizde annem balkona tekrar geçti, soğumuş kahvenin ikisini de içtiğini gördüm. Güllü lokumunu yemedi. Annemin anlayışı işte böyledir. Pat diye başlar pat diye bitiverir. 

Ertesi gün okuldan geldiğimde bilgisayarımın ekranını açık buldum; bu annemin tarzıydı, ekranı hep açık bırakırdı.  Otuza yakın sayfa açmış ve hepsinde de aynı konuyu aramıştı: İŞARET DİLİ ÖĞRENMEK İSTİYORUM. İŞARET DİLİYLE SİGARA İÇME NASIL SÖYLENİR? İŞARET DİLİ…


Deniz Longa

 
 
 

Yorumlar


bottom of page