top of page

Öykü- Elif Demirdelen- Büyükannenin Vitrini

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 1 gün önce
  • 6 dakikada okunur

                                                                   “Çiçekçi bana bir gül ver

Sevgilime değil, bir ölü için”

                                                                                                                                  Ahmet Erhan

                                                   

Evden çıkıyorum. Bugün cuma! Ziyarete gelenler olur. Çiçeklerim satılır. Yürüyorum. Ocağı kapattım mı? On kere baktım. Yürüyorum. Lodosun esintileriyle oluşan toz, yaprak, çöp yumağıyla dolu küçük bir hortum yüzüme vuruyor. Hapşırıyorum. Çok şükür! Yama yama yapılmış asfaltlara basıyorum ve kafamı kaldırıp karşıya bakıyorum: İşte mezarlık orada. Tek yeşil yer! Bu kadar betonun arasından geçip gideceğim. Dereyi geçiyorum. Hani şu güzelim çeşmeli ev... Onu da sonunda müteahhide vermişler. Ne çeşmesi kalmış ne de güzelliği. Ah! Eskiden az mı su almaya gelirdik buraya. O zaman kocaman bahçeli, ferah bir evdi. Şimdi ise bütün bu güzelim evler gibi, sadece duvarlardan oluşan, küçücük pencereli ruhsuz beton yığınlarından biri olmuş. Karadenizlilerin pastanesini geçiyorum ve memleketi Bulgaristan’a gideceği zaman kapısına “Avrupa’ya gittim döneceğim” yazan kuaför Necla’yı. Hollandalı Fadime ablaların evini, kahvehaneleri... Geçiyorum işte her zamanki sokakları. Salih’in berberinin kapısında karşıya geçmem için bana yol verecek arabaların durmasını bekliyorum. Rüzgârın esmesiyle hareket eden kapı perdesinin birbirine çarpan taşlarının sesine, duvara monte edilmiş televizyondan hava durumunu sunan TRT spikerinin tok sesi eşlik ediyor. Bana yol vermeyen arabalara söylenerek bekliyorum. Ege bölgesi çok bulutlu. Bu kadar insan bu sokakta ne yapıyor? İzmir 13, Denizli 7, el atayım dururlar belki, Muğla 12, nihayet bir insaflının durmasıyla karşıya geçiyorum, Afyonkarahisar 4, İç Ana...

İşte geldim. Rıfat yeni çiçekleri getirmiştir. Kasımpatı, karanfil, ortanca, gül, frezya... “hepsi taze büyükanne.” Parasını verip sandalyeme oturuyorum. Yeni sulanmış çiçeklerdeki su damlacıklarından kendime bakıyorum. “Yaşlandın Gülfer.” Hayır! Hâlâ sapasağlamım. Benden küçük kocakarılar, şuncacık yolu bile yürüyemezken ben, bir de para karşılığı onların kocalarının mezarlarını suluyorum. Neden?  Çünkü onlar yürüyemiyorlar ama ben yaz kış buradayım. Ve şimdi kendi kocamın, annemin ve tüm tanıdıklarımın mezarını sulamaya gideceğim. Kalkıyorum. Yasin'im nerede benim? Yağmur mu başladı, çantamdan kitabı alıp, bekçi odasına koyduğum bidonları almaya gidiyorum. Rıfat orada. “Ne oldu büyükanne” “daha erken, kimse gelmeden duamı okuyacağım”.

Asırlık çam ağaçlarının ve yağmurdan yosun tutmuş, silinmiş harfleriyle anlamsız yazıtlara dönüşmüş mermerlerin altında yatan ölülerin arasından yürüyorum. Hava indirecek. Allahtan köşede kalmış mezarın Salih. Yersizlikten ve matematiksizlikten kıble bile hesap edilmeden gömü yapılan bu eski ve kalabalık mezarlıkta senin yanına gelirken birilerinin üzerine basmak istemem doğrusu. Bu şehrin mezarlıkları bile koca bir gecekondu semtini andırıyor.

 

KORE GAZİSİ SALİH A.

1930-1992

RUHUNA FATİHA

Yeşil kapaklı, sayfaları kopmuş dua kitabını çıkarıyorum ve rüzgârdan sayfaların uçmamasına özen göstererek başlıyorum okumaya. Avuçlarımı yüzüme sürüyorum. Allah kabul etsin!  Su bidonlarını alıp en yakın çeşmeye varıyorum. Pek temiz olmadığını düşündüğüm o eski vanayı tam kavramadan (böyle yapınca daha az mikrop bulaşmış gibi gelir) çeviriyorum. Sular fışkırarak bidonlara dolarken vanaya ellediğim elimi pis hissediyorum. Hatırlıyor musun Salih, genç kızken ne kadar da titizdim. Bu kız bu çeneyle ne yapacak diyen annemin benim adıma endişe etmediği tek konu titizliğimdi. Herkes için ayrı ayrı el yıkama lifi dikip zorla ellerini sildirdiğimde gözlerini belertip içinden yeter artık diyerek kızardın. Bir gün yine balkonda Aysel ve Ferah ile oturup sabahlara kadar sohbet ederken mahallemize eşya dolu bir kamyon girmişti ve içinden kalın, ölene kadar da hiç dökülmeyen siyah saçlarınla sen çıkmıştın. Gecenin bir yarısı taşınılır mı diye kimse düşünmeden herkes size yardıma koşmuştu. Eskiden insanlar sesten ve gürültüden kolay kolay rahatsız olmazdı. Bütün mahalleli sizi bekar evinize yerleştirirken ben de seni izliyordum. Sekiz ay sonra evlendik. İki alt sokakta Manisalı göçmen bir kocakarının alt katına taşınmıştık. Annem, ağabeyim, en samimi arkadaşlarım ve sen hep beraberdik. Ben yine sabahlara kadar susmuyordum ama en azından annem, bu koca şehirde iki çocuklu bir dul olarak, çocuklarına bir yuva kurmuş olmanın rahatlığıyla (kızının bu çenesine rağmen) evinde oturuyordu. Yıllar geçiyordu. Bizimle beraber evlenenlerin çoktan çocukları olmuştu. Doktora gittik. Çocuğumuzun olmaması için hiçbir neden yokmuş. Olmadı. Hiçbir zaman birbirimizi suçlamadık. Sevdiklerimizle birlikte evimizde olmak bize iyi geliyordu. Balkonda sabahlara kadar muhabbet edip dertleştiğimizde, o ıssız sokaklardaki evlerin ışıkları; sizin beni, ayıp olduğu için değil beni sevdiğiniz için sabahlara kadar dinleyen yüzlerinize vurduğunda; amannn diyordum. Yoksa yok. Ne yapalım yani. Bir aradayız ve evimizdeyiz. Konuşuyoruz, dertleşiyoruz. Ama olsa iyi mi olurdu?  Bilemiyorum... Sahi, o zamanlar insanların evlerinde misafirleri ve dostları eksik olmazdı ve sen her misafir çocuğunu kucağına alıp, gazetenin kuponla verdiği atlastan; İskenderun’dan başlayıp Süveyş Kanalını, Hint Okyanusunu ve Çin Denizini takip eden parmaklarınla, üç ayda Kore’ye nasıl ulaştığınızı anlattığında ben; sana bir çocuğun ne kadar yakışacağını düşünüp içerlenir, biraz da misafirlerin, bu adam da Kore’deki askerlik anılarını anlatmaktan başka bir şey bilmez mi diye düşünmelerinden utanırdım. Sen inatla anlatırdın. Şimdi yaşasaydın dinleyecek insan bulur muydun bilmem? İnsanlar çok değişti artık. Varsa yoksa evleri, arabaları, ellerindeki telefonlarından dünyadaki bütün insanların neler yaptıklarını görüp, onların yaptıklarını asla yapamayacaklarını anlayınca beliren öfkeleri ve mutsuzlukları… kimse de eskileri dinleyip sohbet edecek hal kalmamış.

   Bir toz yığını daha burnuma çarpıp hapşırmama sebep oluyor. Yağmur yağacak belli. Neden bu kadar su döktüm?  Haydi hoşça kal. Bidonları alıyorum ve düz yoldan devam edip “ADA 56” tabelasından sağa sapıyorum. Mahallemizdeki bütün çocukların okuduğu ilkokula ismine veren Cevat Tüfekçi’nin, yeni nişanlandığımızı duyunca bu da benden size hediye olsun diye iki ayakkabıdan tek fiyat alan Eşrefpaşalı Kunduracı Salim T.’nin, Terzi İsa’nın, mezarlarından geçerek biraz daha içerilere sokuluyorum. Kemeraltı'nın arife günlerindeki kalabalığında o sıkışık insan yığını içinde yürüdüğüm gibi, bu ölüler kalabalığında da öyle yürüyorum. 

NİZAMETTİN K.

1935-1983

AZEMET K.

1917-2004

RUHLARINA FATİHA

Ben geldim. Bu gürültü ne?  Uçak geçiyormuş. Ellerimi açıyorum ve dilimden dökülen iki Fatiha’yı avucumun içine sıkıştırıp yüzüme sürüyorum. Salih’teki gibi çeneye dalıp da bütün suyu üzerlerine dökme gene Gülfer. Çam ağaçlarından düşen iğneleri ellerimle itip suyu mermerleri yıkamak için döküyorum. Döküyorum dökmesine de sadece ayak ucunuzda durabiliyorum. Bu karman çorman mezarlıkta başucunuza bile gelemiyorum. Bu şehrin her yeri insandan ve ölüden geçilmiyor artık. Halbuki ilk geldiğimizde ne kadar boştu buralar değil mi anne?  Sen iki çocukla, her şeyden elini eteğini çekmiş o uzak ve ıssız köyde gencecik yaşında dul kalmıştın. Sürekli kar yağıyordu ve her sabaha karları kürüyerek başladığımız o günlerde, o uzak ve ıssız köyün küçük pencereli odasında üçümüz beraber senin hırıltıların eşliğinde uykuya dalarken ben; sıcacık evleri ve köyleri düşlerdim. Sabahları uyandığımızda her yerin bembeyaz oluşunu değil; yemyeşil ağaçları, rengarenk çiçekleri; akşamları gaz lambasının ufacık ışığında bir ok gibi pencereye çarpan karları değil; sıcacık bir yaz akşamında yıldızları görmek isterdim. Gülfer haydi sus uyuyacağız! Böyle yerler var mıdır anne? Haydi yat artık. Bir gün tarladan eve geldin ve bize İzmir’e gidiyoruz dedin. Dayınızın yanına. Ben dul başıma yapamıyorum artık! İzmir dediysem iki göz oda... Ağlamaklı oldum ben. Ağlama Gülfer. Rıfat görecek; büyükanne gene kendini üzüyorsun, çiçek almaya gelenler görecek; bakın büyükanne de ağlamış... Ne yapayım peki?  Mezarlık burası. İnsanı da rahat bırakmazlar ki. En iyisi ağlama Gülfer. İki göz odalı bir eve gelmiştik. Yine küçük pencereli odalar ve hiç kar yağmayan bir şehir... Öyle... düşünüyorum işte... Geçirdiğimiz günleri. Sizi… Ağlama Gülfer. Ben… Böyle olunca… Başım çok ağrıyor.

Büyükanne büyükanne! Diye seslendi Rıfat. Ziyaretçiler geldi. Ona geleceğimi belirten el işareti yaptım. Hoşça kalın. Arkamı dönüp, yavaş yavaş mezarların arasından yürüyüp çiçeklerimin yanına geldim. Sanki ben, bir an unuttum. Bir an bu dua ettiklerim... onlar benim ailem değillermiş gibi geldi. Soğuk birer taş ve şimdi onlara uzaktan bakıyorum. Sanki hiç yaşamamışlar, sanki hayatımda hiç öyle birileri yer almamış gibi. Sandalyeme oturdum. Ben ben miyim?

“Frezyalar ne kadar büyükanne?”

Büyükanne, Gülfer, Salih, Azemet bu isimler ve ben ne kadar yabancıyız. Sanki hiç olmamış gibiyiz.

“Yüz lira çocuğum.”

Uzaktan anlamsız taşlarsınız hepiniz. Bir zamanlar vardınız şimdi yok. Garip.

 Karanfiller?

“Elli lira.”

“Çok pahalı büyükanne.”

“Alma çocuğum. Ölü bu! Bana çiçek almadınız diye küsecek değil ya.”

Sonunda frezyaları almaya karar verip babalarının mezarlarına doğru yürüdüler. Bir kız, bir erkek kardeş ve anneleri. İçerilere doğru sokulmalarına rağmen onları görebiliyorum. Kadın bir mendille gözyaşlarını sildi, hepsi beraber ellerini kaldırıp dua okudular ve genç kız frezyaları kitabeye doğru tutup fotoğraf çekti.

Yağmur biraz yağdı ve durdu. Akşam oldu. Trafik ışıkları ve arabaların farları gözlerimi alıyor. Ve korna gürültüsünden başıma ağrılar saplanıyor. Rıfat ile birlikte çiçekleri kulübeye taşıdık ve eve doğru yol alıyorum. Kahvehanelerde okey taşı ve çay kaşığı sesi, ezan okunuyor. Burnuma bir yağmur damlası düştü. Sen sensin Gülfer. Aynı sesleri duyuyorsun, aynı sokakları görüyorsun ve yağmur damlası senin burnuna düşüyor. Yerler biraz çamur olmuş. İşte geldim. Kapıyı kapatıp paltomu çıkarıyorum. Ellerimi yıkayıp salona geçiyorum. Kumandayı nereye koydum? Önce lambayı yak. İşte burada. Ses olsun diye televizyonu açıyorum. Hay Allah! Tam da haber saati. İçim kararıyor. Kapat en iyisi Gülfer. Sabah yaptığım yemekleri ısıtıyorum. Youtube'dan bir vlog aç!  Gençlere kıza kıza sen de onlara benzedin. Ne yapayım hiç yalnız yenmiyor şu akşam yemekleri. Bozkırda çoban bir kızın ve Bolu’da karda kamp yapan bir karı kocanın videosunu izleyerek yemeğimi bitirdim. Örgümü alıp salona geçtim.

Ahşap vitrinin camlarından yansıyan ben; vitrinin sol tarafının alt rafında çeyizlik bardaklarım, üst rafında “Meydan Larousse Ansiklopedileri” sağ tarafında Salih ile benim nişan ve düğün fotoğraflarımız, onların yanında annem ve ağabeyimin vesikalık fotoğrafları… Vitrini açıp biraz fotoğraflara mı baksam? Boş ver Gülfer. En üstte Salih’in gazi madalyası ve küçük bir Çerkez mızıkası. Ortada ise televizyon. Sessiz salonda bakışıyoruz. Haberlerin bitmiş olacağını düşünerek televizyonu açıyorum. Ses olsun diye. Herkesin birbirine bağırıp çağırdığı dizilerden birini açıp örgümü örüyorum. Yağmur başlıyor. Perdeyi aralayıp sokağa bakıyorum. Bayağı yağıyor. Üç gün durmaz artık. Saat de geç olmuş. Uzun penye geceliğimi giyip odama gidiyorum. Şimşek çakıp evi aydınlatıyor. Kış geldi! Yatağıma uzanıyorum. Tren kornası bir felaket habercisi gibi geceyi bölüyor. Ne korkunç bir ses! Ankara treni akıncılardan geçiyor. Yağmur çok yağıyor, mezarlar çökmese bari. Çökerse gider bakarsın Gülfer. Bu yağmurun altında acaba neredeler şimdi? Haydi uyu Gülfer. Tren ve araba sesleri de yok artık. Haydi uyu. Yağmurun gürültüsüyle uykuya dal.


Elif Demirdelen

1 Yorum


Cem Demirok
Cem Demirok
bir gün önce

Ne kadar dokunaklı olmuş 🙏🏻

Beğen
bottom of page