Öykü- Fahri Canbaz- Yürüyüş

Gürültülü bir caddeydi. Kalabalık kaldırım köşelerinin birinde durdum. Cadde boyunca yürüyen insanlar, zar zor hareket eden arabalar, sokağın kenarına zorla sıkıştırılmış mağazalar ve bir panik havası İçinde yanan kırmızı ışıklar arasında beklerken bir an için nereye gideceğimi unuttum. Beni nereye götüreceğini bilmediğim caddeden uzaklaştım. Artık nereye gideceğini bilmeyen birisi gibi değil de daha çok neyi beklediğini bilmeyen birisi gibi kaldırımın uzak köşesinde beklemeye başladım.
Gözlerimin önünde belirip yok olan, hareket eden o kadar çok şey vardı ki insanın bu caddede hareketsiz kalmasının imkânı yoktu; ben hareket etmiyordum etmesine ama durmadan hareket hâlinde olan bu cadde, hızlı adımlarla yürüyen yabancılar, mutluluğu henüz yeni tazelenmiş, ellerindeki poşetlerle mutluluk pozları veren kadınlar, eve biraz daha erken gitmek umuduyla otobüs seferine yetişmek üzere koşan babalar, zamanın dışında yaşayan çocuklarının ellerini sıkıca tutmuş, endişeli gözlerle karşıdan karşıya geçen anneler ve hiç acelesi olmayan o gençlerle doluydu. Bu cadde, hareketsiz kalmayı imkânsız kılıyordu.
Yüzleri ayırt etmekte zorlanıyordum. Bütün bu insanların yüzleri birbirine karışıp bir rüya gibi iç içe geçiyordu. Zaman, insanların zihnine akmaya başlayıp kendini takip edilemez bir noktada gizliyordu. Küçük bir gülümseme hemen ardından gelen başka birisinin öfkesine, bir umut başka bir umutsuzluğa, aceleci gözler korkulu gözlerin arasına karışıyordu. Caddenin duygularını takip edemiyordum. Hepsi birbiri içinde dolaşırken kendi duygularımın da nerede olduğunu görmekte zorlanıyordum.
Birden kalabalıktan ayrılan uzun boylu, sıska bir adam yaklaştı. Elinde daha önce görmediğim büyüklükte kocaman siyah bir valiz vardı. Nereye gideceğini bilen ama gidiş yolunu bilmeyen insanlardan birine benziyordu. Kısmen de olsa şanslıydı. Caddenin gürültüsü, kalabalığı ve hüznünün arasında neyi beklediğimi bilmediğimi hatırladığım sırada, büyük siyah valiziyle iyice yanıma sokulan adamdan kaçıp gitmeyi düşündüm. Ama gitmedim. Korktuğumu fark etti. Korkumu gördüğünü fark edince bir kez daha korktum.
“Buralı mısınız?” dedi adam.
“Pek sayılmaz,” diye cevap verdim kocaman siyah valizine bakarak.
Gür sakallarını kaşıdı. Baştan aşağı siyah giyimli adam gecenin karanlığıyla uyum içindeydi. Saatine baktı. Valizini sağ eliyle sıkıca tutarken, diğer eliyle cebinden çıkardığı, üstünde adres yazılı kâğıdı yavaşça bana uzattı.
“Bu adresi biliyor musunuz?” dedi, bilmediğimi düşünen ama yine de bir şansını denemek isteyen umutsuz bir ses tonuyla.
Kâğıdı, kalabalık caddede yürüyen insanlara bakarak yavaşça elime aldım. Adresi hayatımda ilk defa gördüğüme emindim. Bilmemenin verdiği rahatlıkla cevap verdim:
“Üzgünüm, bilmiyorum.”
Adam, daha önce defalarca duyduğu bir cevabı tekrar duymanın bıkkınlığıyla kâğıdı cebine koydu. Bir an suçluluk duygusuna kapıldım. Akşam olmasına rağmen simit satan bir seyyar satıcıyı gösterdim.
“Esnafa sorabilirsiniz, onlar buralarda her yeri bilirler.”
Bunu söyledikten hemen sonra pişman oldum. Arkasını dönüp simitçiye baktı.
“Sanmıyorum, sizden önce birçok kişiye sordum. Kimse adresin nerede olduğunu bilmiyor,” dedi.
Ne diyeceğimi bilemedim. Ona bol şans dilemek geldi içimden ama bunu söylemedim. Cebine koyduğu adres kâğıdını tekrar çıkardı. Kâğıda umutsuzca baktıktan sonra:
“Peki, teşekkürler,” dedi ve gitti.
Valizin tekerleğinin kaldırım taşlarında çıkardığı ses; araba kornalarına, trafik lambalarının sessiz ikazlarına, mağazalardan yayılan parlak yapay ışıkların boğucu aydınlığına, birbirinin sesine karışan insan seslerinin anlaşılmaz müziğine katılarak uzaklaştı. Hüzünlü yürüyüşünü, Kalabalığın içinde kaybolana kadar izledim. Kaldırım köşesinde beklemeye devam ederken insanların arasında bir tek onun yürüyüşü kalmış gibiydi.
Sonra caddeye döndüm. Adamın yürüyüşünün resmi hâlâ aklımın bir köşesinde belli belirsiz duruyordu. Yüzünden ve sesinden daha kalıcı bir hatıraydı. Bu kalabalık caddede adamı diğer insanlardan ayıran tek şey gibiydi. Bu cadde ise her şeyi birbirine karıştırıyordu: yüzler, sesler, renkler, duygular... Ama yürüyüşler kendi zamanlarında akıyordu. Her bir adım bir diğerinin adımlarından uzaklaşarak kayboluyordu. Parmak izinin özgünlüğü gibiydiler. Asla aynı yerlere basmıyor, asla aynı yerlere gitmiyorlardı. Bir an için durup kendi ayaklarıma korkuyla baktım. Hareketsizdiler. Ne korkunçtu: Hareket etmeyen bir çift ayağa sahiptim. Kaldırım köşesinde insanların yürüyüşlerine hayretle bakarken kendi hareketsizliğimi unutmaya çalıştım. Kalabalık caddenin hiç durmadan yürüyen insanlarında kendi ayak izlerimi bulmaya çalıştım. Bana neyi beklediğimi ya da nereye gideceğimi hatırlatacak bir iz görmeye çalışıyordum.
Birden kalabalığın arasında, caddenin gürültüsü tek bir noktada toplanıp yavaşça sessizleşmeye başladı. Mağazalardan yayılan ışıklar hafızamın içinde yavaşça söndü.
Kalabalık geri çekildi. Duygular, renkler ve görüntüler birbiri içinden ayrışmaya başlayarak tek bir noktada daralmaya başladı. Onu hatırladım. Caddedeki bütün hareketlilik onun yürüyüşünde kayboldu. Yürümeye başladım. Hatıramdaki ayak izlerini takip ediyordum. Caz müziğini andıran, öngörülemeyen adımlarla yürürdü; sanki boşlukta süzülür gibiydi. Caddeden aşağı doğru, nereye gideceğini bilmeyen ama hisseden insanlara özgü bir umutla yürümeye devam ettim.
Onun bir sonraki adımını asla tahmin edemezdin. Her adımını merakla izlerdim. Acele etmezdi. Nereye gittiğini bilmemenin verdiği özgürlükle doluydu adımları. Büyülerdi insanı. Büyülenmiştim. Kendini onun çaldığı müziğin içine istemsizce bırakırdın. Riskliydi bu. Kendini bu adımların müziğine bırakmanın bilinmez bir tarafı vardı. Gittiğin ya da gidiyor olduğun yolun nereye varacağını bilmezdin. Ama yine de giderdin.
Caddenin sonuna vardığımda yol ayrımlarından birini seçmek zorundaydım. Rastgele birini seçtim ve devam ettim. Yürüdüm, yürüdükçe sesler kısıldı, ışıklar söndü, kalabalık dağıldı. Adımlarımı izlemeye başladım. Yolu kaybettiğimi düşündüm, sonra bir yol olmadığını fark ettim. Işıklar sönmüş, insanlar gitmiş, dükkânlar kapanmıştı. Sanki dünya benden çekilmişti, ben de dünyadan. Yine de yürüyordum. Ayaklarım benden önce gidiyordu.
Fahri Canbaz




Yorumlar