top of page

Öykü- Filiz Tiken- Süveyda

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 12 dakika önce
  • 4 dakikada okunur

Karısı son günlerde kocasındaki değişikliğin farkındaydı. “Sende bir haller var. Nen var anlatmak ister misin?” diye soruyordu. Ağzını açıp bir şeyler söylemek istiyor, sonra karısının anlamayacağını düşünüp vazgeçiyordu. “Yok bir şey. Sana öyle geliyor,” deyip geçiştiriyordu.

Kendini camın önündeki mavi kadife berjere boş bir çuval gibi bıraktı. Günlerdir içine düştüğü boşluk duygusunun çukurunda debelenip duruyordu. Beyaz sayısı her geçen gün artan kır saçları dağınık, yüzü tıraşsızdı. Saat henüz öğlenin on ikisiydi. Elinde yine, içtiğinde ona geçici bir iyi olma hali sağlayan viskisi vardı. Bu sıralar alkolün dozunu bir miktar artırdı. Çatlamış kılcal damarlarına her gün bir yenisi eklenen yüzü giderek kızarıyordu. Evdekilerin de enerjisini emmemek için onların gözünden ırakta olmayı seçiyordu. Bir süredir kendine mesken edindiği ardiyeden bozma çatı katındaki çalışma odasında, gününün tamamına yakınını geçiriyor, bazı geceler burada uyuyup kalıyordu.

Beni hep uzaklarda arıyordu. Oysa burnunun dibinde dolaşıp duruyordum. Aylardır gözünün içine bakıyordum. Beni görmesi için neler yaptım bir bilseniz. Bazen bir kuş olup kondum penceresinin önüne, bazen kuru bir yaprak olup dolandım ayaklarına, bazen de iki taşın arasından filizlenip çıktım yoluna ama o bir türlü göremedi beni.

Viskisinden bir yudum daha aldı. Aşağıdan karısı ve kızının her geçen gün dozu artan tartışma sesleri geliyordu. Kalkıp kapıyı kapattı sonra yine gömüldü koltuğuna. Gözünü çatı katının küçük penceresinden gökyüzüne dikti. “Her yeri lanet kargalar sardı!” diye söylendi. Son zamanlarda karga popülasyonu diğer kuşlara kıyasla orantısız bir şekilde artıyordu.  “Sanki İstanbul’un bütün güvercinlerini kargalar yiyor. Onlar giderek seyrelirken kargalar mesken tutuyorlar bütün ağaçları,” diye geçirdi aklından. Akıllı hayvanlardı kargalar. Şimdilerde insanların sokaklara koydukları kedi mamaları, yemek artıkları kargaların işine yarıyordu anlaşılan. Yiyip içip ürüyorlardı. Kargalardan hiç haz etmezdi. Yine de öykündü onlara. Nihayetinde özgürlerdi ve tekinsiz görüntülerinin avantajını kullanarak yaşam alanlarını genişletiyorlardı.

Oysa onun yaşam alanı giderek daralıyordu ya da o öyle hissediyordu. Son günlerde evde fazlalık olduğu hissinden bir türlü kurtulamıyordu. Karısı sürekli ayak altında olduğunu ima eden davranışlarda bulunuyordu sanki. Oysa şefkatli ve merhametli bir kadındı Hande. Evin tüm işini, çocukların bakımını yıllarca gıkını çıkarmadan yapmış, hiçbir ihtiyaçlarını eksik etmemişti. Ama en nihayetinde ev onun kalesiydi ve o kalede sürekli nöbet tutacak olan kendisiydi. Erkeğin iyisi akşamdan akşama eve gelendi.  Geçen gün kahveye gelen komşu Necla’nın buraya kadar ulaşan konuşmalarını duymuş ve iyice bozulmuştu modu.  “Zor şekerim, evde erkek zor. Düşünmüyor mu seninki yeni bir iş bakmayı? Sıkılır ayol evde,” demişti üzerine vazifeymiş gibi. Karısı, “Yazı yazıyor bu sıralar,” dediğinde ise Necla bir kahkaha koyuvermiş, “Yazar mı olacak ayol ellisinden sonra?” demişti.

Diğer insanların gözünde emekli olmak için genç, yazar olmak için ise yaşlıydı anlaşılan. Ne yaman çelişki ama. “İnsanlar başkalarının hayatlarını sorguladıkları gibi kendi hayatlarını sorgulasalar bunca mutsuz insan olmazdı,” diye yazdı defterine.

Bir süre önce çalıştığı şirketteki görevinden yaş haddini doldurduğu gerekçesiyle emekli edilmişti tam da yılların emeğinin semeresini almayı beklerken. İş hayatında ahde vefa diye bir şey yoktu.  Elli beş yaşında en verimli olacağı dönemde kapının önüne konmuştu. Hayatında şimdi doldurulması gereken koca bir boşluk vardı. 

Emekliliğinin ilk aylarında iş yerindekilerle alışkanlık haline getirdikleri, haftada bir tekrarlanan bira akşamlarına gitmeye devam etti. Ancak her seferinde konuların biraz daha dışında kalıyor, çalışma hayatı devam eden arkadaşlarının ona tepeden baktıklarını hissediyordu. Arkadaşlarının, halen çalışıyor olmanın kendilerine bahşettiği üstenci bir tavırla, “Eeee, söyle bakalım İrfan! Sıkılmıyor musun evde? Şimdi ne yapacaksın sen? Daha yaşın genç sonuçta. Yok mu yeni bir plan?” soruları giderek daha ağır geliyor, kendisini işe yaramaz ve boşlukta hissetmesine neden oluyordu. Onların futbol muhabbetlerini de hiç kafası götürmüyordu artık. Her hafta yeni bir bahaneyle yavaş yavaş ayağını kesti.  Sonra onlar da haber vermez, aramaz oldular.

Bu kez bir kitabın arasından seyrediyordum onu. Uzanıp alsa görecekti beni. Elini uzatıp kitabı aldı. İlk sayfasını açtı, ilk cümleyi okudu. İşte! birkaç sayfa daha çevirirse karşılaşacağız. Ama aniden kitabın son sayfasını çevirdi, son cümleyi okudu ve kitabı aldığı yere bıraktı. Kalkıp masanın başına geçti. Eline dolma kalemini aldı, bir şeyler yazmaya başladı. Yazarsa sanki yüreğinde yılların biriktirdiği kederleri akıtacaktı kâğıda, hissediyordu. Ancak yazdıklarının hiçbiri yeterli gelmiyor, içinde susturamadığı, kimin olduğunu hatırlayamadığı bir ses, “Sen kimsin de yazmaya cüret ediyorsun? Şu kütüphanedeki kitapların hepsini yalayıp yutmadan yazamazsın!” diyordu. En az on sayfayı buruşturup çöpe attı. 

Sonra bir kâğıt daha aldı, “Yuva,” diye bir başlık attı. Sahi, bütün canlıların kurmak uğruna çabalayıp durduğu yuva dediğimiz şey neydi? Dört duvardan oluşan içinde eşyalarımızın ve sevdiklerimizin olduğu fiziksel bir güvenlik alanı mıydı? Eğer öyleyse şu sıralar kendini neden yuvada hissetmiyordu da başka bir hayalin peşindeydi? Aklına yuvasını hiçbir vakit bulamamış, kalbinin çıpasını rakı şişesine atmış babası geldi. Babası ne zaman efkarlansa içinde gurbet olan içli şarkılar söylemeye başlardı. Onun rakı sofrası efkarlanmalarından hele de başka insanlar varsa hayli utanır, bir an önce şarkıyı bitirmesini beklerdi. Annesinin ve kendisinin olduğu yeri yuvadan saymayan babasının hep gurbetteymiş gibi hissetmesi onu öfkelendirirdi. Biraz daha vakit olabilseydi anlamaya çalışırdı onu böyle efkarlandıran bazen de ağlatan gurbetin onun için ne olduğunu. Ancak böyle bir vakit olmadı.

Giderek babasına benzediği düşüncesi hızla ve dehşetle geçti aklından. Gözünü odanın kapısının arkasında herkesten sakladığı çantaya dikti.  Onu sırtına atıp uzun bir süre dönmemek üzere uzaklara giden bir adam vardı içinde. İstemediği bir hayatın içine fırlatıldığını düşünüyordu. Sanki herkesi, her şeyi ardında bırakıp giderse içindeki bu boşluk duygusundan kurtuluverecekti. Bu hayatın içindeki onu koruyan, kollayan, yıllardır şefkatle sarmalayan karısı aklına gelince biraz utanıyordu bu düşüncesinden. Acaba yuva denen şey kalpteki bir oyuktu da onu doldurmaya mı çalışıyordu insan? Peki eskiyi arkada bırakınca dolar mıydı bu oyuk?

Akşam olunca karısının seslenişiyle aşağıya indi. Midesine sabahtan beri viski dışında bir şey girmediğini hatırladı. Karısı yine harikalar yaratmıştı sofrada. Ama iştahı yoktu. Karısını kırmamak için bir iki çatal aldı yemeklerden. Doyduğunu söyleyecekti ama aniden yemeğin lezzetini dilinin kıvrımlarında hissetti. Bu beklemediği duygu uyuyan iştahını harekete geçirdi, tabakları silip süpürdü. Sanki uzun zamandır unuttuğu bir şeyi hatırlar gibi oldu.  Sonra şefkatle ona bakan, elini dağınık saçlarının arasında gezindirip kahve isteyip istemediğini soran Hande’nin gözleri ile karşılaştı.  Onun yeşil hareli gözlerindeki sevgiyi gördü. Kahvesini içtikten sonra kalbini uzun zamandır hissetmediği bir sıcaklık kapladı. İşte tam da bu sıcaklık anında göz göze geldi benimle.  Odasına çıktı, masasının başına oturdu, eline dolma kalemini aldı ve hiç elini kaldırmadan birkaç saat boyunca yazdı. Ne yazdığını burada size anlatmam uzun vakit alır. Ama başlığını söyleyebilirim; “Süveyda”. Bu benim adım. Yani yüreğin ortasında bulunduğu sanılan siyah nokta, mecazi anlamda kalpteki gizli arzu. Yazının tamamını da varın siz hayal edin.


Filiz Tiken

Yorumlar


bottom of page