Öykü- Fırat Haza- Zeytin Karası
- İshakEdebiyat

- 11 saat önce
- 3 dakikada okunur
Günlerden perşembe. On bir aydır zeytin topluyoruz. Ellerim simsiyah. Annem her sabah zeytin sirkesiyle yıkıyor ellerimi çünkü alaca lekesi kendi özüyle daha kolay çıkarmış. Hayata dair her şey için geçerliymiş bu. Ninem, çekirdeklerin otuz üçünü eteğine ayırmış bile. Babam o sırada hasta ağacın kovuğuna dalıp Allah büyüktür deyip duruyor. Baba, Allah perşembe günleri de büyük mü? Yükmüşüm gibi gözlerini dikiyor suratıma. İfadesi dallanıyor yüzümde. Oysa hasta ağaca hiç böyle baktığını görmedim. Ninem çekirdeklerle çoktan yaşımı tamamlamış, otuz üç. Tam otuz üç saniye geçmiş. Kaç yaşındayım diyorum, o adımı zikrediyor, Melik. Babamın ifadesi hâlâ yüzünde. Hep böyle kâğıda bakar gibi bakar bana. Ben acıyarak baktığını düşünüyorum, annem ise düşünceli diyor. Düşünceli ile acıyarak bakmak arasında çok fark var. Belki yanlışlıkla bakmıştır çünkü insan kâğıtlara hep yanlışlıkla bakar.
Devlet, evimize can sıkıcı perşembe günleri uğrar. Müstakil duvarlarımızın odalarını gezer. Giderken başımı okşar, sırtımızı sıvazlar. İnşallah iyileşecek diyor babam, inşallah. Üç bin üç yüz sayılı kanuna göre hasta ağaçlar kesilecekmiş. Ninem veryansın ediyor. Bu ağaçlar üç bin üç yüz yıldır burada. Burada diyorum çünkü bir yere gitmiş olamazlar. Ben bir kere buradan bir yere gitmeye teşebbüs etmiştim. O yer neresiydi bilmiyorum ama on dört zeytin çekirdeği kadar. İnsan bazen bir yerlere gitmek için teşebbüs eder fakat gitmek aslında hep tereddüttür. Günlerden bugün doğmuşum.
Ninem uğursuz olduğumu homurdanıyor. Tuhaf tuhaf bakıyormuşum etrafa. Nasıl yani tüm bebekler gibi her şeyi yadırgayan gözlerle değil mi? Bilmiyorum diyor, tarif edemiyormuş. Perşembe ikindisi. Annemle babam birbirlerini bana rağmen seviyorlar. Beraber odunluğun kapısını kilitlediler, bana baltayı yasakladılar. Şimdi hasta ağacın yanında ağız birliği etmişçesine bahane diyorlar. Kesin köklerinde altın var. Bu ağaçlar üç bin üç yüz yıldır burada ve kendi kendilerine iyileşiyorlar. Nazar etme çocuğa diyor, annem. Aklı erseydi vurmazdı ağaca baltayı. Ne çocuğu be kadın, eşek kadar. Diğeri devlet oldu sana göre bu hâlâ çocuk. Oysa onun hasta ağaca hiç böyle bağırdığını duymamıştım. İsmini şu an hatırlamadığım bir derginin arka sayfasında okumuştum. Bir ağaç türünün mensupları üzerine devrilen diğer ağaçların enkazından kurtulmak için başka yere yürüyebiliyorlarmış. Gerçek olmasını çok isterdim. Bana mı yoksa babama mı benziyor yürüyen ağaçlar. Gerçek olsa bana benzerlerdi.
Ben, gece kelebekleri misali evimizin arka duvarına gittiğimde, annem niye duvarda koca bir leke gibi durduğumu sormuştu. Bir çatlağa gittiğim anlaşılmıyordu bile. Tıpkı yürüyen ağaçlarcasına. Binlerce kez fotoğraflarını çekmişler, hiçbir hareketlilik görememişler. Dedim ya gitmek tereddüttür. Koşarak gidip mutfaktan kolilediğimiz zeytin sirkelerini alıyorum. Hasta ağacının kovuğuna boşaltıyorum hepsini. Son şişede tutuyorlar onlarınkinden daha büyük olan ellerimi ve gövdemi. İnşallah iyileşecek baba. Kendi özüyle iyileşirmiş her şey, inanmıyorsan anneme sor. Kaşlarını çatıyor anneme, hep sen şımartıyorsun bu çocuğu. Ne çocuğu, eşek kadar. Zeytinler titriyor dallarında.
Bu can sıkıcı perşembe günü bembeyaz bir araba yanaşıp bahçemize kapılarını kâğıt gibi açıyor. Babam yanımdan ağır ağır yürüyerek uzaklaşıyor. Yürüyen ağaçlar o an babama daha çok benziyorlar, ben arabanın kapılarına. Bir şeyler anlatıyorlar. İyileşecekmiş. Sirkeler işe yaradı, inanmıyordun bak gördün mü baba. Annem beni banyoya çağırıyor. Soyunup mavi taburenin üzerine oturuyorum. Sıcak suyu başımdan aşağı hüngür hüngür boşaltıyor. Bulaşık süngeriyle çitiliyor, alaca lekeleri, ben ve sirke kokusu üzerimden karartı hâlinde akıp gidiyoruz. Annemin ufarak yüzünde ıslak ifadeler var. Durmaksızın gitmeye benziyor.
Gitmeyi hiç böyle hayal etmemiştim. Anne o ağaçta bir kusur buldum, hepimizin başı bu yüzden dönüyor. Anne yeter dökme artık başım çok dönüyor. Beyaz arabanın kapısı yalnız bana kapandığında bahçemiz bir kâğıdın arkasında kalıyor. Zarfın içinde giderken uzaktaki babamın ellerine baktım. On bir ayın karası, ağaç kovuğundaki inşallahlar tırnaklarının arasında. Annemle babamın birbirlerine beni anlattıkları yüzlerine hiç bakmıyorum, zaten tüm çizgileri aklımda. Beni kocaman ilaç kutusunun içine götürüyorlar, on dört karo bir oda. Nereyi adımlasam gölgem dimdik duruyor parlak ışığın altında. Gölgem sırtımda kabuklaşıyor.
Penceremde göremediğim bir ağacın dalı var. Sarkıyorum, eğiliyorum, uzanıyorum ama nafile göremiyorum. Ya gece uzanıp boğazlarsa beni dalları. Baba çok korkuyorum. Geceleri koridorda gezinen ayak seslerini dinliyorum. Her gece zeytinden küçük ilaçlar veriyorlar, ben yaşımı hesaplamak için hepsini biriktiriyorum ve her sabah bir bardak simsiyah su döküyorum lavaboya. Bazen bütün gün ağaçlar gibi kıpırtısız duruyorum. Ayak parmaklarımın arasından incecik damarlar sızıyor aşağıya. Yumru yumru oluyor kök saldığım yer. Yürüdüğümü üç bin üç yüz yıldır kimse fark etmiyor. Haftada bir kez telefon etme hakkım varmış. Hemşireye Allah perşembeleri cevap verir mi diye soruyorum. Önce yüzüme tuhaf tuhaf bakıyor sonra da aynayla ağzımın içine. Bu anlarda aynada yüzümle karşılaşıyorum. Babamı andırıyor, ninem geliyor aklıma. Ben de tarif edemiyorum. Kâğıtlara benzeyen yüzümü buruşturuyorum. Alo. Bu bakış belki doğum lekesidir anne. Penceremdeki ağacı kestim. Artık tek ağaç benim. Nefes alırken ciğerlerime kuru yaprak hışırtısı doluyor. Derginin de ismini hatırladım, ölmez ağaç. Baba. Dıt. Dıt.
Fırat Haza




Yorumlar