top of page

Öykü- Gülin Eren Saygın- Ölene Kadar Sır

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 3 gün önce
  • 5 dakikada okunur

Yan odadaki karyolada -ki nefret ederdin ondan- öylece yatıyorsun. Cesedin hâlâ yakışıklı. Ölünü sardıkları o çiçekli nevresim, işlenen bir günahın üzerini örtmeye çalışan süslü bir yalan gibi duruyor. Çenenin altından geçirilen bez bile nişan bohçandan yadigâr. Üzerinde kör bir bıçak. Aslında bu ilk çürümen değil. Okulda dışlandığında, iş yerinden uzaklaştırıldığında, kalabalıklar içinde boşluğa düştüğünde de çürümüştün. Ama en çok bu evde.

Cenazende göğüslerine gurur nişanı gibi iliştirecekleri o son kareyi tartışıyor salondakiler. En yakışıklı halin olmalı, diyerek okul yıllığından bir fotoğrafını buluyorlar. Toz mavisi fonun önünde dişlerinle aynı beyazlıkta bir ceket, taralı saçlar ve hayat dolu bakışlar… Nadir gülümsediğin fotoğraflardan. Altına büyük harflerle doğum tarihin yazılacak, sonrası sonsuzluk işareti. “Yaldızlı olsun çerçevesi,” derken ağlıyor annem. Evin bir baltaya sahip olamamış, işe yaramaz ferdine. Hayattayken varlığına tahammül edemediği, kendini öldür bizi uğraştırma, dedikleri sana.

“Toprağına da nergis ekelim. Çok severdi rahmetli” diyor annem. Seni filizlendiremeyenler mezarını yeşillendirecekler. Allı pullu süsleyecekler. Vicdanlarını böyle susturacaklar.  Orada da rahat bırakmayacaklar seni. Kendilerini böyle temize çekecekler. Sonra ellerini açıp Fatiha okuyacak, kararttıkları ruhunu ölünce hafifletmeye çalışacaklar. Aile kabristanında babanın yanına gömecekler seni, kutsal ailemiz bozulmasın, her daim yan yana olunsun diye. Ölümde bile.

Annem kavuruyor helvanı. Kaç kere canının isteyip de yapmadığı o helvayı şimdi yapıyor. Konu komşuya dağıtacak. Kaşık elinde, “Biricik kardeşim,” deyip duruyor. Arada kendini yere bırakıyor. İnce bileklerini kolonyayla ovuşturuyorlar. “Tereyağını bol koyun daha iyi oluyor,” diyor sırtlan gülüşlü babam. Kokutuyor bütün evi helva. Yine de bastıramıyor odandan yayılan o kokuyu. O kesif çürüme; pencerelerden, kapılardan taşarak sokağa yayılıyor. Evlere, mahalleye, soluduğumuz tüm atmosfere siniyor.

Evde alışılagelmedik bir sessizlik. Televizyon kapalı. Günahmış. Bizim aile günahı hiç sevmez ama günahı örtmeyi çok iyi bilir. Anneannem, kutsal kitabın gölgesine sığınmış; tespihine üflediği nefesiyle hangi efsunlu düğümleri çözmeye çalışıyor, belli değil. Komşu kızıyla seni baş göz edebilmek için kaç ağaca çul çaput bağladığını, nerelere ne adaklar adadığını dillendirmiyor. Kızın ailesine, “Hele bir evlensinler, gelinimin kollarına burmalar, narin boynuna gerdanlıklar takacağım,” vaatlerini çoktan unutmuş. O zavallı kızı, gönlüne düşürebilmek için gittiği hocaları, içirdiği okunmuş suları, türbelerde dağıttığı lokumları yok sayıyor. Akıtacağı kan da Tanrı’ya sunacağı kurban da senmişsin meğer.

Annem geliyor elindeki tepsiyle. Helvaları tek tek dağıttıktan sonra omuzlarından düşen hırkasını çekiştirerek sandalyenin kenarına ilişiyor. Boyasını tam çıkaramadığı yamalı tırnaklarını kontrol ediyor. Baş örtüsünün sağından solundan fırlayan krepeli saçlarını düzeltiyor. Mendiliyle kuru göz pınarlarını yokluyor. Bir şeyi hatırlamış gibi yapıp mutfağa geçiyor, pidecinin numarasını çeviriyor. “Yarın cenazeden sonra şu saatte getirmeyi unutmayın. Malzemesi bol olsun, millet laf etmesin,” diye de eklemeyi unutmuyor. Tavsiyeler, nasihatler, akıl vermeler, gücünün yetmediği zaman tehdit etmeler… Hepimiz ölsek, yan yana çukurlara gömülsek bile; bizim canımız el âlemin neler diyeceğinden daha kıymetli değil annem için.

Üst katta oturan Suna teyze sonradan dahil oluyor taziyeye. Koca memelerinin düğmelerini gerdiği dar elbisesiyle sabırlar diliyor anneme. Kırmızıya boyadığı dudaklarını ısırıyor mahcubiyetle. “Sizin de başınız sağ olsun,” diyor helvayı ak baba gibi kaşıklayan babama. İki gün önce aynı yatakta koyun koyuna bana yakalandıklarını bilmeden rahatça senden bahsediyor. Hayallerinden. İsteklerinden. Farklı görünüşünden.

“Ağıt, ağıt getirir. Ağlama bak dayın üzülür,” diyor anneannem. Seni çok düşünürmüş gibi. Ölünü. Dirini değil. Sadece ölünü. Yapamadıklarına değil yaptıklarına ağlıyor. Timsahtan farksız. Göz çukurları hiç ıslanmıyor. Arkadaşların geliyor sırayla. Anneannemin hiç sevmedikleri. Mahallenin serserileri, itleri. Boş gezenin boş kalfaları. “Gelin çocuklar. Ne severdi rahmetli sizi,” diyor. Gözlerini devirip gül kokulu elini öptürüyor tiksinerek. Varlığında anneannemden dolayı eve giremeyenler şimdi ölüm kontenjanından baş köşeye geçiyorlar.

Ablam çay servisi yapıyor. “Tıp son sınıf, seneye doktor olacak kızımız,” diyor annem. Mahalleli hep bir ağızdan maşallah deyip birbirlerine manalı bakışlar fırlatıp dudak büküyorlar. Mahallenin ahlak bekçisi babam, kızının her gün alışveriş yaptığı, sohbet ettiği esnafla neler yaptığını bilmiyor. Bütün mahallenin bildiği kapalı kapılar arkasında dillendirilenleri duymuyor. Okulu bırakıp başka hayallerin peşinde koştuğunu evdekiler dışında herkes biliyor.

“Her şey aşktan.” Ablam öyle diyor. Gidecekmiş bu evden. Gerekirse aşktan ölecekmiş o da. Bu çatı altında değil ama dışarıda. Senden öğrenmiş aşkı. Ne büyülü bir şey olduğunu, akacak kanın damarda durmadığını, o olmadan hayatın anlamsızlığını…

Zavallı nişanlınla karşılıklı oturuyoruz. Ağlamaktan eli yüzü şiş, gözleri kıpkırmızı. Burnunun ucu silmekten yara olmuş. Çöken yüzünde elmacık kemikleri iyice belirginleşmiş. Dağınık bal rengi saçları omuzlarından sarkıyor. Gözlerinden iri damlalar yuvarlanıyor çiçekleri kararmış elbisesine. Elini, kolunu nereye koyacağını bilemiyor. Benzi kireç kesiği. Bir ay önce parmağına yüzük takılan, oyuncak bebekleri andıran o güzel kızdan eser yok. Etlerini ayıkladıkları bir iskelete benziyor. Sen daha gömülmeden onun toprağı çoktan atılmış.  

Olanlardan habersiz. Yüzüklerinizin takıldığı gün sevgiline gittiğini bilmiyor. Olmayan sevdanızdan, olmayan hayallerinizden bahsediyor insanlara. Kuramayacağınız yuvayı, dünyaya gelemeyecek çocuklarınızı anlatıyor. Boynunda asılı kolyeye hapsetmiş seni. Açıp açıp öpüyor hiç öpemediği çehreni.

O gün ölmüştün aslında. Annemin babama, “Yan yanalarmış,” dediği gün.

“Allah canını alsın, erkek erkeğe mi? İbne mi oldun lan sen pezevenk. Allah şahidim olsun ne seni ne onu yaşatırım. Leşinizi zor bulurlar. Mahallede bir saygınlığımız var, şeyin ailesi mi dedirteceksin bize,” demişti babam. Sonra aklına birden gelmiş gibi, “Kimseye anlatmadın değil mi?” diye sormuştu anneme.

“Ölene kadar aramızda sır,” demişti annem. Ölene kadar. Ölene.

Penceren ilk defa açık; yıllardır içeride hapsolmuş o ağır hava ve saklamaya çalıştığın ne varsa şimdi birer birer sokağa sızıyor. Kara bulutlar doldurmuş gökyüzünü. Yağmur çiseliyor yavaşça. Havada toprak kokusu. Odanın baktığı kaldırımın köşesine oturan bir ölü. Boş bir çuvaldan farksız bedeniyle yasını tutuyor. Rengini yitirmiş gözlerinden tanıyorum onu. Gözyaşları yağmura karışıyor. Yarın gömüleceksiniz birlikte.  Açık pencerenden içeri süzülen bu nemli esinti, odanın köşelerinde asılı kalan o ağır sessizliği dağıtıyor ve dolabın aralık kapısına kadar ulaşıyor. Ölüm urganın damatlığının içinde dolaba asılı. Sırları dökülmüş ayna, son geceni yansıtıyor. Tıraş bıçağın, losyonun, tarağın, kolundan çıkarmadığın bilekliğin hâlâ komodinin üzerinde. Sayfası kıvrılmış kitabın masada öylece duruyor. İçtiğin son sigaralar külleriyle beraber yatağının altına sakladığın tablanın içinde. Bu evden ve bu dünyadan yanına hiçbir şey almadan gidiyorsun, biri hariç: Derine kazıttığın o harf seninle çürüyecek sadece. Toprağın derinliklerinde.

Babam yine Suna Teyze’ye gidecek. Annem rujunu sürecek. Anneannem tespihine üflemeye devam edecek. Kutsal ailemiz vicdanlarını yine temize çekecek. Ablam bu evden uçup gidecek. Annem, konu komşu ne der, diye döpiyesini giyip taziyeleri kabul edecek. En yakışıklı fotoğrafın çerçeve yapılıp vitrinin nadide köşesini süsleyecek.

Onlar yaldızlı çerçevenin içindeki donuk gülümsemene bakarken, camın arkasında saklı kalan, yaşanmasına izin vermediğimiz o diğer hayatı düşüneceğim. Ablam keşke gitmese. Babam annemin elini tutsa, saçlarını okşasa, güzel cümleler kursa. Annem söylenmese kalbi yumuşacık olsa. Kapı açılsa aniden sen girsen içeri. O adamla el ele. Yemeğe otursak hep birlikte. Şükretsek sadece. Tek derdimiz tuzu eksik yemek olsa. Televizyondan yayılan müzik sesi bütün evi doldursa.

Ama bu evde müzik hiç çalmadı dayı. Sadece fısıltılar, tehditler ve şimdi de sahte hıçkırıklar var. Annem senin o gün sahildeki kayalıklarda olduğunu kendi gözleriyle görmedi. Seni o gür saçlarından ben tanıdım. Eczanenin çırağıyla yan yana oturduğunuzu gördüğümde, bir oyunun heyecanına kapılmıştım sanki. Gözlerinin yeşilini sonsuz bir ormana benzettiğin, rüyalarında kaybolduğun o çocukla dudak dudağa olduğun anı bir müjde gibi anneme taşıdım. “Dayımı gördüm,” dedim, “bir erkekle.”

Sırrını tutamadım dayı. Ölene kadar aramızda kalacak sırrını. Beni bağışla.


Gülin Eren Saygın

 
 
 

Yorumlar


bottom of page