top of page

Öykü- Sema Öztürk- Yabancı

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 4 saat önce
  • 10 dakikada okunur

“Şaziment Hanım, zahmet ediyorsunuz. Mahcup oluyorum vallahi. Beslemeye aldınız beni! Korkarım kapılardan geçemeyeceğim bu gidişle,” diyerek bir kahkaha attı Füsun, elindeki tabağı alırken. Sesi apartman boşluğunda çınladı.

Şaziment Hanım’ın kapı önü sohbetlerine doyum yoktu. Füsun’la konuşurken gözleri, kapı aralığından içeriye süzülüp evin içini radar gibi tarıyordu. Ayaklarının biri eşiğe kilitlenmişti; ha dese, bir omuz atsa içeriye, o çok merak ettiği dünyanın tam ortasına dalacaktı. Füsun’dan yana bir davet yoktu ama kadın, şansını zorlayan bir pehlivan gibi direniyordu. Füsun ise ayıp olmasın, gönlü kırılmasın diye yüzüne bir tebessüm maskesi takmıştı. Tabağı alırken bir eli kapının kolundaydı. Parmaklarını sımsıkı geçirmişti.

O an Füsun’un aklı dosyanın o en karmaşık yerindeydi.

“Ne zahmeti canım, zahmet mi olurmuş hiç,” dedi, “komşuda pişen komşuya düşer. İnşallah beğenirsin, Füsun Hanım kızım.”

“Eliniz çok şerbetli, Şaziment Hanım. Ellerinize sağlık.”

Bir an göz göze geldiler.

“Tabaklarınız da birikti, dağ gibi oldu. Bir ara toparlar getiririm,” diyerek kapıyı hafifçe yerinden oynattı. Bu hareket, artık git, mesajıydı. Karşı taraf mesajı aldı, omuzları hafifçe çöktü.

“Peki o hâlde, madem ki… Afiyet olsun,” dedi Şaziment Hanım sıkıntıyla.

Yine olmamıştı. Füsun apartmana taşınalı bir yılı geçmişti fakat bir kez olsun o eşiği aşamamış, evin içindeki eşyaları, düzeni gözlemlemeyi başaramamıştı. Oysa geleni gideni ne çoktu bu Füsun’un! Apartmanın merdivenlerinden ayak sesleri hiç eksilmiyordu. Hepsi de cıvıl cıvıl, hayat dolu genç insanlardı… Şaziment’in kapısının önünden geçip Füsun’un kapısında soluklanan o kalabalık, kadının içindeki merakı her geçen gün daha da ateşliyordu. Nedense o eşiği bir tek kendisi aşamıyordu. Her gün elinde bir tabakla çıkageliyor, kapı önü muhabbeti yaparken içeriye davet edilmeyi bekliyordu. Henüz başaramamıştı. Fakat azimliydi. Bir gün muhakkak bu eşiği aşacaktı.

Füsun kapıyı kapadı. Sırtını yaslayıp derin bir nefes aldı. Şaziment Hanım’ın o “şerbetli” elinden çıkan tabağı mutfak tezgâhına bıraktı. Çalışma masasına yürüdü. Bir türlü sonunu getiremediği, cümlelerin içinde dolanıp durduğu o paragraf, duvardaki tablo gibi ekranda asılı kalmıştı. Yazarın ne anlatacağını bilemeden cümlelerin arasında amaçsızca gezinip durmasından fena hâlde rahatsız olmuştu. Adam, cümlelerin arasında dolanıp duruyor, bir türlü sadede gelemiyordu. Ne gerek vardı canım lafı sakız gibi döndürüp uzatmaya… Füsun’a göre yazarın asıl derdi, iki lafı bir araya getirememesiydi.

Küt kesim saçlarını sinirli bir hamleyle kulağının arkasına sıkıştırdı. Masanın altında uzattığı çelimsiz bacaklarını birbirine doladı.

Tam o sırada üst kattan “güm” diye yine o ses geldi. Hemen ardından da bir şeyin ağır ağır sürüklenme sesi…

Füsun kızgınlıkla ayağa kalktı: “Yahu,” dedi tavana bakarak, “n’apıyorsun! Günlerdir evin içinde inşaat mı yapıyorsun, harç mı karıyorsun, n’apıyorsun?” diye söylenirken kapı çaldı. Gelen belliydi: Şaziment Hanım. Yine mi siz, ne vardı, edasıyla kapıyı açtı.

“Füsun kızım, sesleri işitiyor musun sen de… Vallahi kafam şişti. Bu ne böyle? Çekilir şey değil. Apartman yıkılıyor. Taşınalı hani… Kaç ay oldu. Kimdir, kimin nesidir bilen yok. Geleni gideni yok. Fakat tek başına bir ordu bu adam. Hâlâ yerleşemedi. Bir gidip baksak mı? Yardım edilecek bir şey vardır belki.”

Baktı kaldı Füsun. Adamın hâline şaşırmadı. Apartmanda yaşayanların seceresini çıkaran bu kadın, bir tek bu adam hakkında bir şey öğrenememişti ha! Hayret.

“Şaziment Hanımcığım, sakin olun ama lütfen,” diyerek kadının titreyen omzuna güven veren bir el uzattı, “ben de işitiyorum tabii. Konu komşu toplanıp kapıya dayanmak olmaz. Hangi devirde yaşıyoruz? Ayıp, yakışık almaz. Zaman tanımak lâzım. Biz en iyisi apartman görevlisine söyleyelim, o usulünce konuşur kendisiyle. Ha, daha da uzarsa bu durum, icabına bakılır.”

Füsun, kadının merakını ve telâşını çaktırmadan törpülüyordu.

“Hadi siz evinize gidin. Kapınızı güzelce kapatın. Müzik dinleyin biraz. El işinizi yapın. Ne bileyim, bir film açın izleyin… Ben bu akşam görevliyle uygun bir dille konuşur, durumu iletirim, merak etmeyin.”

Şaziment tam itiraz edecekken, “Ah, bir dakika Şaziment Hanımcığım! Mademki geldiniz…” diyerek mutfağa seğirtti. Tezgâhta bekleyen boş tabak yığınını bir torbaya doldurup kadının ellerine tutuşturuverdi.

Kadın, elinde tıngırdayan boş tabak torbasıyla öylece kalakaldı. Hevesi kursağında, merakı ise boğazında düğümlenmişti. Merdivenlerden inerken mırıldandığı işitiliyordu: “Tövbeler olsun. İnsan bir parça bir şey koyar da içine öyle verir tabağı. Tangır tungur boş teneke gibi geri verilir mi ayol?”

Füsun, kapının arkasında kıkırdadı. Merdiven boşluğundan yükselen o kınayıcı, o her şeyi bilen sitem dolu sesi işittikçe hayata karşı daha bir dirençli hissediyordu kendini.

Yeniden masaya oturdu. Baktı. Olmuyordu. Birkaç sayfanın kökten silinmesi, yeniden yazılması gerekiyordu. Yukarıdan gelen sesle yine irkildi.

“Ama olmuyor! Bu çok fazla geliyor bana! Bir taraftan Şaziment, bir taraftan sen… Bana gareziniz falan mı var abi, söyleyin de bileyim yani… Allah rızası için çalışmak istiyorum,” diye el açtı, tavana bakarak.

Yarına kalamazdı bu iş. Ayağındaki pofuduk terliklerini çıkarmadan kapıdan hışımla fırladı. Merdivenleri, Ayla Kutlu’nun kahramanlarındaki o dirençle tırmandı.

Üst katın sahanlığına vardığında nefesi kesilmişti ve zili ardı ardına çaldı… Elini beline koyup bekledi. İşte o anları, sonra nefes nefese aşağıya inip de kendini koltuğa attığı an, en yakın arkadaşı Asuman’a telefonda hararetle anlattı:

“Asuman, neler oldu neler! Dayanamadım artık takırtıya tukurtuya… Attım kendimi yukarıya… Merdivenleri yuttum sanki. Önümü göremiyorum sinirden. O kadar… Parmağımı zile yapıştırdım. Kapı açıldığında ağzım bir karış açık kaldı. İnanamazsın.”

“Ne oldu Füsun? Adam kapıyı çıplak mı açtı?”

“Ne çıplağı? Yaşar Kemal’in İnce Memed’de ya da Yer Demir Gök Bakır’da anlattığı, topraktan sökülüp gelmiş, gövdesi çınar kökü gibi sert adamlar vardır ya hani, hatırlıyor musun?”

“Ne bileyim Füsun? Nasıl hatırlayayım? Okudum bitti, geçti gitti.”

“Ben unutmadım Asuman. Bozma! Neyse, nasıl kokuyordu içerisi öyle. Bir koku, bir koku… Ama nasıl güzel var ya… İçeriden gelen hava; mis gibi taze yontulmuş ahşap, eskimişlik kokusu vardır ya hani? O evin kendine has, Füruzanvari kokusunu taşıyordu.”

“O ne be öyle? Nasıl konuşuyorsun sen öyle. Aa!”

“Asuman! Adam kapının aralığında belirdiğinde, Yaşar Kemal romanından fırlamış, dağlardan şehre inmiş ama şehre sığamamış bir efe gibiydi. Ak sakalları göğsüne inmiş, elleri nasırdan sertleşmişti. İşte öyle bir adam dikildi karşıma! Hani romanlarında anlattığı; ekmek teknesi kadar iri, parmakları boğum boğum, her biri birer meşe ağacının dalı gibi budaklı adamlar var ya, işte onun gibi… Adamın üzerinde yıkanmaktan ağarmış bir fanila, kollarında boya lekeleri vardı ki ev zaten kokuyor, henüz yerler çıplak. Halı falan yok tabii. Apartmanın dördüncü katında değil de Toroslar’ın eteklerinde bir mağaranın kapısındaymışım gibi hissettim. Sesi sanki yerin yedi kat altından geliyor, Asuman… Öyle uğul uğul… ‘Buyur kızım’ dedi adam ama o ses neydi öyle!”

Asuman telefonda çığlığı bastı.

“Yuh! Nasıl anlatıyorsun öyle Füsun… Resmen novella yazdın adam için.”

“Bu adamda bir şey var, Asuman. Ama ne var bilmiyorum. Hani o Yusuf Atılgan’ın klâsik kalıplarına sığmayan erkek karakterleri vardır ya, işte bu da öyle. Şehrin göbeğinde tek başına bir kale kurmuş sanki. Yarın sabah gel de birlikte gidelim. Ben bir kek çırpayım, böreği de sen yap… Seslerden rahatsız olduğumu çekindiğim için söyleyemedim. Adını bile bilmiyorum henüz. Soramadım. Yarın her şeyi öğreniriz. Merakımdan çıldırıyorum.”

“Kızım, sen de Şaziment Hanımı geçtin vallahi. Şaziment’in sana yaptığını sen adama yapıyorsun, farkında mısın? Bu kadar merak da iyi değil hani. Tamam, böreği yapar gelirim.”

Telefonu kapattı. Ayaklarını masaya uzattı, arkasına yaslandı. Oldukça keyifliydi.

“O lâ lâ lâ…!” dedi kendi kendine, dudaklarında muzip bir gülümsemeyle. “Oldu bu iş… Elimden kurtulamazsın yabancı.” Gözleriyle pencere önünden geçen bir martıyı izledi. “Bakalım neler yapıyorsun salonun orta yerinde. Pat güm neymiş göreceğiz… İsmini, cismini öğreneceğiz.”

Yukarıda bir patırtı koptu. Bu kez daha ince bir sesti; içi bir hoş oldu, metalin metale sürtünmesi gibi. İç gıcıklayıcı. Bir şeyler yerinden çekildi, ağır bir yük başka bir yere taşındı. Füsun kaşlarını kaldırıp tavana baktı:

“Altı üstü yüz on metrekare ev abi… Günlerdir neyi nereye çekiyorsunuz, vallahi anlamış değilim?”

Ellerini birbirine sürttü. “Haydi bakalım, işe girişelim. Başlasın hazırlıklar.” Kalktı koltuğundan, mutfağa geçti. Yüzüne bir turunculuk çarptı. Güneş artık veda etmeye hazırlanıyor, yerini, rengini turuncuya bırakıyordu. Mutfak tezgâhı boydan boya sapsarıydı. Kahverengi ahşap dolapların üzeri yumuşak bir hâl almıştı. Masasına dönüp son ses bir şarkı açtı: Mina’dan, “Parole Parole”. İtalyanca kelimeler kapladı mutfağı. Füsun, Mina’nın o buğulu sesiyle buzdolabına uzandı. Dudaklarında bir mırıltı: “Parole, parole, parole…”

Yumurtaları tezgâha bıraktı, şekeri dolaptan çıkardı.

İlk yumurtayı kâsenin kenarına vurduğu zaman Mina, adama bıkkın bir tonla sitem ediyordu: “Che cosa sei? Che cosa sei? Che cosa sei?” (Nesin sen? Nesin sen? Nesin sen?) Füsun başını salladı.

Diğer iki yumurtayı da kırdıktan sonra mikseri eline aldı. Mina’nın bıkkınlığı zirveye tırmanmış, adamın boş laflarından yaka silkiyordu: “La solita musica!” (Hep aynı terane!)

Bir buçuk bardak şekeri içine boca etti. Mikserin hızını son kademeye getirdi. Üst kattan gelen gürültüye kendi gürültüsüyle cevap veriyordu. Kâsenin içinde dönen tellerin yarattığı girdaba kapılmıştı. Karışım kar beyazı bir köpük hâlini aldığında, sözü o kadife sesli adam devraldı. Kadının tüm sitemlerine rağmen, o pişkin ısrarıyla girdi devreye.

“Io ti giuro…” (Sana yemin ediyorum…)

Dolaptan çıkardığı limonu yıkadı. Kabuklarını, o sarı, keskin kokulu zerrecikleri ince ince rendeledi. Pıt pıt düştüler karışımın üzerine. Ardından suyunu sıkıp ilave etti. Adamın yalvarıp yakarmalarına kahkahayla gülerken bir yandan unu eliyor, diğer yandan kalçasını müziğin o yavaş ritmine uydurarak mutfak tezgâhının etrafında dönüyordu.

Fırını ayarladı. Kek kalıbını özenle yağladı. Artık her şey tamamdı. Kalıbı fırının sıcak göbeğine sürerken şarkı bitmek üzereydi. Adam hâlâ yalvarırcasına, “Come sei bella, come sei bella…” (Ne kadar güzelsin, ne kadar güzelsin…) diyordu. Füsun ağzında tutamadığı kahkahayı patlattı. Tam o anda yukarıdaki o ağır sürükleme sesi bu kez mutfak tavanında gıcırdadı. Mina, nihayet “parole, parole, parole…” (sözler, sözler, sözler) diyerek sustu.

Fırına keki sürüp kapağını sertçe kapatırken başını yukarı kaldırıp: “Çek bakalım yabancı…” dedi.

Çalışma masasında, sabah yapacağı konuşmanın repliklerini düşündü.

“Merhaba, bir hoş geldine gelelim dedik arkadaşımla; müsaitseniz eğer…”

Duraksadı. Düşündü. Fazla mı resmî olmuştu? Yoksa biraz daha samimi, yardımsever bir ton mu oturtmalıydı sesine? Yeni bir senaryo denedi, sesini incelterek, yumuşatarak:

“Kolay gelsin. Günlerdir çok yoruldunuz. Bizzat şahidim buna. Sesler falan… Sanki zorlanıyorsunuz tek başınıza.”

Bu daha iyi gibiydi. Ama en garantisi, elindeki somut kozları oynamaktı. Asuman’ın böreğini ve fırındaki keki öne sürecekti. Ayağının birini de Şaziment gibi eşiğe koyacaktı:

“Kekimizle, böreğimizle hoş geldine gelelim dedik, geldik.”

Kafasında onlarca kelime dönüyordu. Amaan, neyse ne; bodoslama gideceklerdi işte. Gözü de ekranda uzun zamandır incelemeye aldığı dosyadaydı. “Adama söylesem inanmaz. Olmaz bu dosya.”

Bilgisayarın kapağını kapattı. Pencere önündeki masasından kalkıp şehri izlemeye koyuldu. Sonra birden mutfağa koştu. “Eyvah, gitti güzelim kek!”

Son raddede kurtarmıştı kabaran ve kızaran keki. Kelimelerin efendisi Füsun, kimseleri beğenmeyen Füsun. Tanrım! Hayat bazen ne kadar da adil… Her şeyi uzaktan gözlemleyen, dinleyen, arşivleyen adil ve objektif bir göz olduğunu düşünüyorum. Adaletin gizli terazisidir o. Gün gelir, yaşattığını illaki yaşarsın.

*** 

Uyandığında ev sessizdi. Üst kattan gelen herhangi bir ses yoktu. Kalktı, mutfağa yöneldi. Dün akşamdan kalan kekin hafif, limonlu kokusu hâlâ mutfakta dimdik duruyordu. Yazdığı metinlerle duyduğu gurur gibi, yaptığı limonlu kekle de gurur duydu. Üst kattaki yabancının sınırını zorlayacaktı bugün. Tıpkı Şaziment’in her gün bir elinde tabakla gelip kendi kapısını zorladığı gibi. Son raddede kurtardığı kek, onu yabancının evine girebilmek için gizli şifresi olacaktı.

Birkaç saat sonra Asuman geldi… Elinde börek tabağı, hızla içeri daldı: “Vallahi Şaziment’in kapısının önünden nasıl geçtiğimi bilemedim, Füsun. Kapıyı dinleyip peşimizden gelmez değil mi?” dedi, gözlerini açarak, “adama rezil olmayalım grup hâlinde.”

Sesi endişeliydi.

“Uyku uyumadım sayılır, Asuman. Otur da kahve içelim, biraz zaman geçsin. Uyanmadı henüz galiba yukarıdaki. Bir yere gitmiş olmasın?”

Asuman, elindeki börek tabağını tezgâhın üzerine bırakırken yüzünde hem bir şaşkınlık hem de bir heyecan vardı. “Kızım,” dedi, “sen ciddi misin? Yani gerçekten kekle, börekle adamın kapısına mı dayanacağız?”

“Ne yapayım, Asuman?” dedi omuzlarını silkerek, “merak işte. Hem fena mı olur, tanışmış oluruz. Komşu komşuya, insan insana muhtaç. Belki adamın bir yardıma ihtiyacı vardır. Şaziment Hanım gibi kuru kuru merak etmiyorum ki ben; bir yazar olarak, editör olarak insan hikâyelerini merak ediyorum.”

“Tabii canım, kesin öyledir,” dedi Asuman gülerek, “yalnız dikkat et, bu merakın başımıza iş açmasın. Adam belki bir katil, Füsun. Belki bir ajan…”

İkili, bir süre daha mutfakta oyalanıp bir yandan kahvelerini yudumlarken bir yandan da üst kattaki “yabancı” hakkında senaryolar üretmeye devam ettiler. Adamın bir sanatçı olabileceğini, belki de bir heykeltıraş olduğunu ve geceleri geç saatlere kadar çalıştığını düşündüler. Hayal güçleri sınır tanımıyordu.

Füsun bir elinde, son anda kurtarılmış limonlu kek tabağı, diğer eli merdiven korkuluğunun soğuk metalinde, parmak uçlarına basa basa çıkıyordu basamakları. Arkasında, nefesini tutmuş bir Asuman ve onun elinde de nar gibi kızarmış börek tabağı vardı. Şaziment Hanım’ın radarına yakalanmamak için birer hayalet gibi süzüldüler. Aralarında tek bir fısıltı dahi geçmedi. Plan belliydi: Kapı çalınacak, kenara çekinilecek, kapı açılınca en “komşu” gülümsemesiyle tabaklar uzatılacaktı. Füsun bütün gece bunun provasını yapmış, kafasında adamın olası her cümlesine karşı bir replik hazırlamıştı. Kapının önüne vardıklarında Füsun elini zile uzattı ama Asuman, “Sen dur,” dedi fısıltıyla, başıyla işaret ederek, “ben basarım.”

Asuman parmağını zile dayadı ve hızla kenara, Füsun’un yanına çekildi. İkisi de ellerinde tabaklarla birer nöbetçi askeri gibi hazır ol geçip beklemeye başladılar. Saniyeler geçiyordu. Kapının ardında en ufak bir hareket, bir ayak sesi yoktu. Kapı duvardı.

Füsun’un kalbi boğazında atıyordu. Bu bekleyiş, bu kapı önündeki arafta kalış hâli ona tanıdık bir hissi hatırlattı. İçinde, Sait Faik’in o bir türlü gelmeyen vapurları bekleyen, elleri cebinde aylak kahramanlarının hem umutlu hem de umutsuz bir heyecanı vardı.

Birkaç saniye daha geçti. Füsun dayanamadı, başını hafifçe Asuman’a çevirip “N’oluyor, bu kapı niye açılmadı şimdi?” dedi kulağına fısıltıyla.

Asuman dudak büktü şaşkınlıkla, kaşlarını kaldırdı. “Hani evdeydi Füsun,” diye fısıldadı, “sabahın köründe geldim. Akşamdan bir yere mi gitti ki bu adam?”

Füsun da dudak büktü. Omuzları düştü. Tekrar kapıya döndüler. Beklediler. Beklediler. Asuman tekrar uzandı zile. Bu kez daha kısa kısa bastı. Birkaç kez.

Asuman’ın sabrı taşmıştı. “Hâle bak ya…” dedi sesini biraz yükselterek, “sabahın köründe kalktım, börek pişirdim. Neden? Hiç tanımadığım bir yabancı için. Ve elimde börek tabağıyla dikilip duruyorum burada beş dakikadır. Ağaç olduk. Yoksa yok, Füsun ya! Yürü, gidiyoruz.”

Füsun elindeki kek tabağına üzüntüyle baktı. Geceki provalar, o Sait Faikvari beklenti… Hepsi o kapının önünde yıkılmıştı. Yenilgiye uğramış birer asker gibi sessizce merdivenleri inmeye başladılar. Tam kendi katlarına gelmişlerdi ki korktukları başlarına geldi. Şaziment Hanım, uçuk mavi sabahlığının içinde, gözleri fal taşı gibi açılmış, elleri dolu ama yüzleri asık dönen iki kadına bakıyordu:

“N’oldu Füsun Hanım kızım? Açmadı mı? Yok mu evde?”

“Yok, Şaziment Hanımcığım,” dedi, “kek börek getirmiştik. Yerleşirken insanın eli bir şeye ermiyor, bilirsiniz; bir hoş geldin diyelim dedik ama… Kısmet değilmiş.”

Şaziment Hanım kapı aralığından biraz daha dışarı çıktı. Sabahlığının önünü kavuşturdu. Sesini iyice alçaltarak, sanki bir devlet sırrı veriyormuş gibi fısıldarken, alt katta, Şaziment Hanım’ın kapısının önünde buluştular.

“Ben kaç gündür geliyorum, kapı duvar, Füsun kızım. Kimseye açılmıyor. Fakat işin garibi ne biliyor musun? Kapıyı açan yok ama aşağıya inince tepemdeki sesler kesilmiyor. İn midir, cin midir bu adam, neyin nesidir Allah Allah… Bir garip. Apartman görevlisi de hiç rastlamamış bunca zaman. Ama gene de sana açmış bir kez, şanslısın…”

“Ya, neyse ne, Füsun. Kimse kim! Beni hiç ilgilendirmiyor artık. Gidiyorum ben. İşim gücüm var. Elin adamından, yabancısından bize ne ya!” dedi Asuman, “sen de git, masanın başına dön. Herkes işine gücüne baksın.”

Üst kattan bir kapı sesi işittiler. Dairenin biri zaten boştu. Diğerinde yabancı vardı. Bir süre sonra kilit sesi duyuldu.

Merdiven basamağındaki Asuman, yanı başındaki Füsun ve kapı eşiğindeki Şaziment Hanım, aynı anda o sese doğru kaldırdılar başlarını. Bir süre sonra anahtar kilitte iki kez döndü. Asuman, elindeki börek tabağının kenarından küçük bir lokma alıp ağzına attı ve küçük, kısık bir kahkaha attı.  Gözleri parladı sanki suçüstü yakalamış gibi:

"Aa! Neydi bu şimdi?" dedi, "n'oluyor," der gibi bir hareket yaptı.

Füsun, Şaziment Hanım ve Asuman, üçü birden öne doğru birer adım atıp tekrar yukarıya baktılar.

Ağızları açık, birer heykel gibi kalakaldılar.


Sema Öztürk

 
 
 

Yorumlar


bottom of page