Öykü- Mehmet Kalender- Akşam Üzeri Market Dönüşü Küçük Bir Dost ile Sohbet
- İshakEdebiyat

- 10 saat önce
- 6 dakikada okunur
Ağustos ayının sıcak bir akşamüzeri, market alışverişi yapmış, ellerimde poşetlerle, ağır ağır yürüyor ve bu sırada; sarı tarlaları, zeytin ve incir ağaçlarını, uzakta görünen güneş ve Ege denizinin adeta aşkın armonisini seyrederek eve dönüyordum. Ayaklarım yerde iken, ruhum, burgu, helezonvari bir biçimde yavaş yavaş başka bir aleme yükseliyordu. Denizden yeni dönmüş olan insanların evlerinde olduğu saatler olduğu için etrafın sakinliği de bana ortam yaratmıştı.
Yaz tatili için geldiğim bu Ege şehrini çok seviyordum. Güneş, uzakta, denizin ardına doğru çekilirken, ısı ve ışık kuvvetini yavaş yavaş yitiriyor ancak güçlü ve dik vurduğu saatlerden daha fazla ısıtıyordu beni. Ruhumda, deyim yerindeyse ışık hızı ile ilerliyor, çocukluğuma, anılarıma vuruyor ve bu bir tepkimeye yol açıyordu içerde. Bu hâl; ruhumu ve bedenimi o kadar güzel ve tatlı bir sıcaklıkla sarıyordu ki... Yaşamda, keşke bazı duyguları bir kavanoza koyup saklayabilsek ve ihtiyacımız olduğunda alıp kullanabilsek diye düşünmüşümdür hep. Ancak ardından her defasında şu düşünce belirmiştir zihnimde: Belki de her şeye gücümüzün yetmeyişidir aslolan, yani “aciz” olmamızdır hayatı yaşanılır kılan. Devinimi ve heyecanı devam ettiren.
Ben, Egede doğup büyümedim, peki, neden beni çocukluğuma götürüyordu bu atmosfer? Eskiden, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu televizyon kanallarına belgesel yayınlama cezası verirdi ara sıra. TV kanalları arasında bu belgesellerden Ege denizi konulu belgesellere denk gelmek benim için bir çocuk olarak, ebeveynlerimin aldığı bir şekerlemeden daha heyecan ve mutluluk verici bir olaydı. Belki de bu belgesellerin bir market yakınlığında olmamasından ve çok ulaşılmaz gelmesinin de etkisi olabilir, tam olarak bilemiyorum.
Bu yayınları, hayatın bana bir armağanı olarak görüyordum. Beni adeta büyülüyorlardı; onlar günümü özel kılar, daha mutlu olmamı sağlardı her defasında. Kullanılan müzikler ile görüntülerin arasındaki o uhrevi uyum ve tesir. Denizin altında bulunan hayvanlar, bitkiler, materyaller. Çalışma ekibinin azami derecede sessiz kalmaya çalışması ve zaman zaman duyduğumuz sesleri, doğal çevre sesleri... Bunların yanı sıra, görüntü yönetmeninin güneş ve mavinin renk tonları yelpazesinden, kamera açılarına. Sonra, denizin gizi... Bir çocuk olarak maceraperest duygularla, sanki beni çağıran o giz denizine dalma isteği... Açıkçası, o şölenin benim üzerimdeki etkisini kelimelerle ifade edebileceğimi hiç sanmıyorum. İşte şimdi 28 yaşımda Egedeydim ve yine aynı duyguları yaşıyordum, etkisinden hiçbir şey kaybetmiyordu...
Artık eve yaklaşmıştım. Bizim mahalleye ana yolu bağlayan yola girip on on beş adım atmıştım ki bir çocuk sesinin ısrarla Hocam diye tekrarladığının farkına vardım. Nedense belki de bana sesleniyordur fikri ile dönüp baktığımda traktör römorkunda ayakta duran bir çocuğun gerçekten bana seslendiğini anladım. Yola girerken traktörün römorkunda oturmuş ve telefon ile uğraştığını fark etmiştim istemsizce. Çok tatlı ama muzip, bir o kadar da saygılı bir izlenim vermişti bana. Kararsız bir hâlde ona doğru yöneldim. Bu traktör sokağın köşesine tezgâh açmış, kavun ve karpuz satılan bir traktördü. Çocuk benim yaklaştığımı görünce kendini açıklama gereği hissetmiş olacak ki güleç bir şekilde başladı konuşmaya:
"Hocam, kavun almaz mısın? Çok güzel, bal gibi hepsi de. İstersen kesebilirim, bak bir tadına."
"Bana neden hocam diyorsun, öğretmene mi benziyorum?" dedim ve ellerimdeki poşetleri yere bıraktım.
"Valla bilmem ki içimden öyle geldi abla, bizim bir Beyza öğretmen var, ona da benzettim seni, belki de ondandır, istersen söylemem."
"Yok yok sorun yok, diyebilirsin," dedim gülümseyerek.
"Kavun keseyim mi, bir bak tadına?"
"Ver bakayım, bu kadar ısrar ettiğine göre, çok güveniyorsun herhalde kavunlarına.
Bu sözlerim hoşuna gitmiş, daha da neşelenmişti. Hem benimle konuşuyor hem de kavunu kesmek ile uğraşıyordu. Terazinin yanında duran kesilmiş bir kavundan yarım ay biçiminde kesti.
"Bu arada, adın ne?"
"Efe."
"Ben de Roza, memnun oldum."
"Ben de memnum oldum Roza abla," dedi gülümseyerek.
"Kaç yaşındasın?"
"On iki."
Kestiği parçanın çekirdeklerini bıçak ile traktörün hemen yanındaki tarlaya sıyırarak attı ve sonra kavunu bana uzattı. Beğenip beğenmeyeceğimi bayağı merak ettiği ve iddiasına ne kadar güvendiği gözlerinden okunuyordu. Gerçekten de kavun amiyane tabirle “bal” gibiydi. Pür dikkat beni izliyordu meraklı bir hâlde. Ben de kafa ve yüz hareketlerimle beğendiğimi belli ederek:
"Mmm, gerçekten dediğin kadar varmış Efe, çok güzelmiş," dedim.
"Tabii Roza abla, iyi olmasa sana satmam zaten. İlk gördüğüm an sana kanım kaynadı valla."
"Yaa, çok teşekkür ederim. Sen de çok şekersin Efeciğim."
“Şekersin” iltifatım onu hem utandırmış hem de çok hoşuna gitmişti.
"Yalnız merak ettim de siz hem karpuz hem de kavun satıyorsunuz, neden karpuz teklif etmedin hiç?" diye sorunca, biraz daha utandı ve bir süre sessiz kaldıktan sonra ve herhalde bana da güvenmiş olacak ki anlatmaya başladı:
"Abla, ben 'r' harflerini söyleyemiyorum ya utanıyorum o yüzden -dedi sıkıntılı bir yüz ifadesiyle. R harflerini 'y' sesiyle çıkarıyordu. Bu durumunu fark etmiştim ama hiç önemsememiştim."
"Anlamadığım, sen 'r' harflerini bütün kelimelerde aynı sesle söylüyorsun, neden karpuz konusuna takıldın ki?"
"Haa, evet. Ya şimdi, okulun kapanmasına az bir süre kalmıştı. Bütün sınavlar bittiği için o dersimizde sınıf öğretmenimiz sohbet edelim demişti. Bir ara hepimize sordu, işte, yazın neler yapacaksınız diye. Ben de babamın yanında çalışacağım dedim. Öğretmenim babanla ne iş yapıyorsunuz diye sordu. Ben de karpuz satıyoruz deyince, hiç sevmediğim bir çocuk var, birden 'karpuzcuuu' diye bağırdı benim konuşmamı taklit ederek. Bütün sınıf gülmüştü bana, özellikle Ece diye bir kız var, ona rezil olmuştum. O kadar zoruma gitti ki Roza abla... Bir parça daha kavun vereyim mi abla?"
"Olur, şu kabuğu da çöpe atar mısın?"
"Tabii, al abla bunu. Ver onu da atayım."
Yeni bir parça kavunumu yerken bir yandan da sohbete devam ediyorduk.
"Benim de senin yaşlarındayken benzer dertlerim vardı. Gözlük taktığım için birçok arkadaşım benimle dalga geçiyordu. Bir gece yatağımda uyuyakalmışım, gözlüğümü çıkarmadan hem de! Sen düş, yatağın içinde gece boyunca da debelen bir de. Sabah uyandığımda tek sapı kırılmıştı. Tesadüf, o günlerde babam işleri dolayısıyla şehir dışında ve annem de kız kardeşim Birce’ye hamileydi. Var ya, gözlük meselesi beni nasıl mutlu ediyordu bir bilsen, nefret ediyordum ondan çünkü. Allah’ım ne kadar güzel! Artık benimle alay edemeyeceklerdi diye düşünüyordum. İlk gün derslerde ne kadar zorlandığım bir görseydin! Oysa ben, derslerime çok önem veren bir çocuktum. İkinci günün sonunda artık dayanamayıp ister istemez ağlamıştım. Biliyor musun? O zor geçen birkaç günden çok önemli çıkarımlar yaptım kendime. Ya hu, sınıfın belki de en başarılı öğrencisiyken performansım düşmeye başlamıştı. Üstüne üstlük, benimle dalga geçenler bu defa da gözlüksüzlüğüm ile dalga geçmeye başlamışlardı. Ben ya da bir başkası fark etmiyordu, bunlar muhakkak alay edilecek bir şeyler buluyorlardı. Demek ki sorun gözlükte değildi. Sonra şunları da fark ettim, birçok kişi beni gözlükle sevimli buluyordu, bir yandan benim için bir ilgi ve sevgi kaynağıydı. Onsuz birçok açıdan eksilmiştim. Gözlüğüm yaptırılıp elime ilk geçtiğinde onu şefkatle ellerime aldım ve öptüm inan ki."
O sırada, yanımızdan babası ile birlikte geçen küçük bir kız çocuğunun elinde legodan yapılmış bir araba dikkatimi çekti ve spontane bir şeyler anlatmaya başladım:
"Şu çocuğun elindeki oyuncağa baksana, bir araba değil mi?"
"Evet."
"Küçük parçalardan oluşan bir lego oyuncak. Ondan tekerlekleri hariç herhangi bir parçasını çıkarırsak, onun araba olduğunu yine anlarız değil mi?"
"Hı hı."
"Hepimizin de insan olarak, bizi biz yapan ana malzemelerimiz vardır. Onlar bize bir kimlik verir ve özgünleştirir. Yani diğer insanlardan farklı kılar. Seni Efe yapan özelliklerini, o arabanın tekerlekleri gibi düşün. Başkalarına olan sevgin, saygın, terbiyen, disiplinin, yeteneklerin, sevdiğin şeyler, sevmediğin şeyler, mesela hobilerin, fobilerin vs. vs... Daha çok şey sayabiliriz. Kalan diğer her şey ise o lego arabanın ufak bir parçası yalnızca. Takarsın, çıkarırsın, farklı bir renk ve parça takarsın ama unutma seni sen yapan tekerleklerin. Tabii belki daha gelişmiş oyuncaklarda daha farklı parçalar da vardır, örneğin direksiyon gibi onu bilemem. Ben küçük kızın oyuncağını baz alıyorum. Neyse ya kendimi kaptırdım, çok konuştum," dedim gülerek.
"Sana boşuna hocam demiyormuşum hoca" dedi o da gülerek.
"Evet yaa, biraz öğretmen gibi oldu bu defa. Efeciğim, ver bakalım en iyisinden bir kavun ve bir karpuz."
"Bir şey diyeyim mi abla, bizim karpuzlar daha güzel bence," dedi gülerek ve ikimizde kahkahalara boğulduk.
Karpuz ve kavunu alıp eve dönecektim ancak para almak istemedi benden. Israr etmem neticesinde anca kabul etti. Artık eve gitme vakti gelmişti, son sözlerimiz ise ikimizi yine kahkahalara boğmuştu:
"Hadi bakalım, sana kolay gelsin. Burada olursan görürüz birbirimizi yine. Şunu da atsana çöpe sana zahmet," diyerek elimdeki kabuğu verdim ona ve yerdeki poşetlerimi aldım.
"Sen sürekli burada mısın abla?"
"Hayır canım, ben Fransa’da oturuyorum. Yaz tatili için buradayım."
"İyiymiş."
"Hadi kolay gelsin, karpuz satmaya ağırlık ver biraz daha, babanı zarar ettireceksin Efe. Karpuz diye de bağır artık."
Ondan beklenen matrak bir biçimde, tıpkı bir kurt gibi kafasını havaya kaldırıp bağırmaya başladı “Karpuuuz” diye. Ben arkamı dönüp oradan ayrıldıktan sonra bile bağırmaya devam ediyordu. Tam arkamı dönmüş yürüyordum ki, arkadan bir erkek sesinin “Ne bağırıyorsun lan” dediğini Efenin de, “Baba karpuuuz, en iyi karpuz bizdeee,” dediğini işittim. Adam ise bunun üzerine “Ne oluyor sana oğlum, yine manyaklaştın” diye karşılık verince, buna karşı Efe’nin kahkahaları akşam karanlığı sarmadan etrafı; bize, umudun sesi gibi gelmişti, güven veren, iç ferahlatıcı ve aydınlatan bir çocuk sesi.
Birkaç metre gitmiştim ki diğer sokakta, binaların bengonviller sarkan bahçe duvarlarının arasından, ufukta, Ege denizi ve onun ardına doğru ilerleyen güneş göründüler ve selamladılar beni. Büyük bir minnet duygusu ile ben de onları selamladım. O gitmeden ışığını derinden son kez çektim ve sımsıcak bir şekilde yoluma devam ettim.
Mehmet Kalender




Kalemine sağlık