top of page

Öykü- Mehmet Kalender- Bir Damla Pus

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 2 dakika önce
  • 4 dakikada okunur

En son dolmuşu kaçırmamış olmayı umarak durağa geliyorum. Hava puslu ve epey soğuk. Havanın soğuğu pişmanlığımı kabartıyor; beraberinde getirdiği sorular evham deliklerinden sızıyor. Oysa babaannem ve Songül halam kalmam için ısrar etmişti. Dolmuş gelmezse geri döneceğim; gece, gece bu soğukta beklemeye değer mi, bilinmez. Yarın erkenden işlerim var, eve gitmek daha iyi.

Soruları savuşturarak zaman geçsin, soğuğu unuturum diye telefonla uğraşacağım; ama şarj az, anahtar yanımda değil. Ne olur ne olmaz, annemi arayabilmek için biraz şarj bırakmalı, kapıda kalmamalıyım.

En iyisi duraktaki ilan ve afişlere bakmak: taksi durağı, halı yıkamacı, şahıstan satılık ev ilanları. Yetiştirilmek üzere eleman arayan birilerinin ilanı. Ne oldukları belli değil, iş nedir yazmıyor; ne tuhaf. İnsanı ürkütüyor; acaba insanlar işi beğenmiyor, “Böyle yaparsak, biz anlatırsak, belki ikna ederiz” diye mi düşünüyorlar acaba? Epilasyon ve güzellik merkezi reklamları da çoğaldı, son zamanlarda sık sık karşıma çıkıyorlar. Ali Alkoç konseri varmış, dünmüş konser, keşke önceden haberim olsaydı, severim Ali Alkoç’u. Bu durağın camının da iyice bir temizlenmesi şart, eski ilanların kalıntıları çok kötü duruyor.

Sol ayağımın orta parmağı soğuktan kasılıyor. Görünürde herhangi bir dolmuş da yok. Çiğköfteci haricinde dükkanların hepsi kapanmış. Ama yanan neon ışıkları, geri geldiğimizde yerimizi kaptırmamak için, kalktığımız yere bıraktığımız nesne ile belirtmek istediğimiz “buranın bir sahibi var”, “biz buradayız” der gibi.

Pus, sokağın gerçekliğine tuhaf bir düşsellik katıyor. Sanki soğuğu da artırıyor. Belki gerçekten değil, ama insanın gözünde öyle bir kuvvet kazanıyor. Zaten kelime olarak da öyle değil mi: pus.

Polis telsizi ve konuşma sesleri geliyor. Ara sokağın başında, her biri bir koluna girmiş hâlde ortalarında bir adamla iki polis görünüyor. Adamın elleri arkadan kelepçelenmiş vaziyette, haşin bakışları ve hareketleri ile “tehlikeli” ve “suçlu” izlenimi veriyor. Bu izlenime polislerin ona karşı olan tutum ve davranışlarından da varabiliyorsunuz zaten, hırgür olmuş belli. Ama adam tek kelime konuşmuyor.

Bir an adamla göz göze geliyoruz; kayıtsız bir şekilde bakışlarını çekiyor, sonra tekrar gözlerime dikiyor. Oysa ben bir an bile hiç alamadım gözlerimi ondan, onu tanıdım... Bu adam benim ilkokul birinci ve ikinci sınıfta birlikte okuduğum ve aynı mahallede oturduğum arkadaşım Sefa. Gözlerinden tanıdım onu. Şok oldum ve her an daha da artıyor bu şok etkisi.

Beynim, şaşırtıcı bir biçimde, sandığının en alt ve kuytu köşelerinde sakladığı Sefa’nın hatırasına çok hızlı ulaştı. Sefa... Saf Sefa, iyi niyetli, dürüst, ince düşünceli, nazik ve kibar Sefa, şu an karşımda ama bu niteliklerin tam tersi bir durumda. Suçlu mu acaba? Masumiyet karinesi var ama kılığı, kıyafeti, tarzı ve tavırlarıyla bambaşka birine dönüşmüş gibi.

Sandığın içinden Sefa ile ilgili başka hatıralar da ele geliyor ve her biri yüreğimi eziyor, öyle ki şok duygusunu bile eziyor. İçime tarifsiz, isimsiz bir duygu düşüyor... Sefa’yı da önü park halindeki araçlardan birine dönük hâlde yaslıyorlar, sinirli sinirli kafasına bastırıyor biri, Sefa da kafasını kaldırmaya çalışıyor tek kelime ses etmeden yine. Polis arabasını bekliyorlar, kafam da hatıraların peşine takılıyor...

***

Sefa’nın çocukluk hatıraları zihnime bir anda düşmeye başlıyor. Uzun yıllar oldu görüşmeyeli, ikinci sınıftan sonra onlar taşınmıştı bizim mahalleden. Mahallede pek fazla olmamakla birlikte okulda çok zorbalık yaparlardı ona. Lakap bile takılmıştı hatta Saf Sefa diye.

Bizim aramızda olumsuz bir şey olduğunu hiç hatırlamıyorum, yakın değildik ancak onu hiç dışlamamıştım. Hatta ona karşı “normal” davranan az sayıdaki kişilerden olduğum için, bana yanaşırken genelde gayet rahattı. Bir dizinin ilk sezonunda ara sıra görünen konuk oyuncuydu Sefa, onun rolünü böyle tanımlayabilirim benim hayatımda.

Çok uzun yıllar oldu, üzerinden çok yaşanmışlıklar geçti ama zaman zaman bölük pörçük ve silik bir hâlde aklıma gelen unutamadığım bir hatıra var onunla ilgili. Okulun son günlerinde, öğretmenin bulunduğu ama ders işlemediğimiz bir ders saatinde yanıma oturmuştu. “Taso” ve “Pokemon” ile ilgili sohbet etmiştik. Okul çıkışı evlerine davet etmişti beni, en zor bulunan tasolardan biri olan “Ash Ketchum” karakteri vardı onda ve onu gösterebileceğini söylemişti.

Annesi Gülçin teyze güler yüzü ile bizi karşılamış, defalarca rahat olmamı söyleyerek misafirperverlik göstermişti. Hatta şekerlik bir kâsede bayramdan kalma şeker ve çikolata ikram etmişti. Asıl olan, en unutulmaz ve net olan kısım ise ondan, o en zor bulunan tasolardan birini öylesine, yarım ağızla bana vermesini istemiştim. Gayet net hatırlıyorum, çalışma masasının yanında durmuş, arkasındaki pencereden de güneş ışığı vuruyordu içeriye. Küçük kardeşi Cuma da yanımızdaydı. Güneşten gözüm kamaşıyor, onun yüzünü de hafifçe karartıyordu.

Gülümseyerek, “Tamam, al senin olsun” demişti. Hiç beklemediğim bir davranıştı bu, çünkü o yaşlarımıza, dönemin gündemini ve değer atfettiğimiz şeyleri hesaba kattığımızda Sefa’nın böyle bir jest yapması inanılmaz bir gönül bolluğuydu. O zaman da şimdiki gibi şok etmişti beni Sefa.

O, sürekli kırılan, hor görülen ve ciddiye alınmayan, bunların hepsini de yutan ve içine atan Sefa’ydı. Saf kelimesinin mecazi anlamlarından en olumsuzunu ona yakıştırmışlardı haksız, nedensiz ve umarsızca. Kuvvetle muhtemel, hayatının ilerleyen yıllarında da bu tip olumsuzluklar devam etmiş ve belki de sırf bu yüzden, bu sıfatı isminin önünden atmak ve durumu tersine çevirmek için kirlenmeyi göze almıştı. 

Saf ne kadar güzel bir kelime oysa. Ancak bazı insanlar, anlaşılmaz ve gözü dönmüş bir garaz ile onu bulandırmaya ve kirletmeye çalışırlar çoğu zaman. Suçu ya da suçluyu haklı gösteremeyiz; ama o bardağın dolduğunu görmüştüm, her gün damla damla doluyordu; taşacağı açıktı. Galiba beynim hızlıca bir neden-sonuç ilişkisi kurdu. Dolarken gördüm o bardağı ben... Büyüdükçe, Sefa’nın çeyreği kadar bile olsa kaliteli insanlar aradık hep. Hayatın cilvesi işte... Ama ya ben? Pasif kalışımla, ona yeterli itibar ve ihtimamı göstermemekle hiç mi suçum yok? O damlalardan biri de benim kattığım bir damla mı? Polis arabası geliyor.

***

Sefa araca binmeden önce son kez dönüp bana bakıyor. Gözlerinde gizli bir selam görür gibi oluyorum, kafamı hafifçe salladım karşılık olarak ama hareket etti mi bilmiyorum, nedense çakılı kaldım, kımıldayamıyorum sanki. Araç hareket ediyor, Sefa bana bakıyor mu acaba? Arabanın içini göremiyorum, karanlık. Ben sana bir şey veremiyorum Sefa. Veremiyorum. Zaten çok geç artık... Mavi ve kırmızı çakarlarından kendini belli eden polis arabası puslu bir karanlığın içinden ilerliyor. Neon ışıklar hafifçe titriyor, boş sokağın yüzüne düşen renkler pusla bulanıklaşıyor. Pus, görüntüyü ve içimdeki o tuhaf duyguyu daha da ağırlaştırıyor...


Mehmet Kalender

 
 
 

Yorumlar


bottom of page