top of page

Öykü- Burhan Barak- Bazı Defterler Kapanmaz

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 1 gün önce
  • 7 dakikada okunur

Ezgi dükkâna girdiğinde Ömer'in ayarı bozuldu. Nefes alışverişi yüz metre koşusuna katılan maratoncunun solunum hızına ulaştı ama Ezgi yadırgamasın diye dişlerini sıkıp dudaklarını büzdü. O an bir fırıncı kalfası olduğunu unutup ellerinde kuruyan hamur lekelerinden utandı. Önlüğünde biriken unları Ezgi görmeden çırpmaya çalıştıysa da ilk vuruşta pişman oldu. Havaya karışan toz, Ezgi’yi ardı ardına üç kez hapşırttı. Bir müzik aletinin ince telinden çıkan tiz bir nota gibiydi. “Çok yaşa!” değil de “Benle yaşlan!” demek geçti Ömer’in içinden ama ikisini de diyemedi. Hatta ekmek fişini elinden alıp gazete kağıdına sardığı pideleri uzatırken “Afiyet olsun,” dileğinde bile bulunamadı salak, platonik aşkının cemâline ufacık bir bakış dahi atamadı utancından. Ezgi mesaj mı bıraktı, yoksa bu kaba tavırları beklemiyor muydu da “Kolay gelsin Enver abi,” diyerek sadece ustaya seslendi, anlamadı Ömer.

Ustası bu hâllerini görüp suratına yapıştırdığı muzip bir gülücükle olup biteni izledi ama Ezgi dükkândan çıkana kadar dişini sıktı. O çıktığında kahkahayı patlattı. Kürekle fırından çektiği, yer yer hava yapmış pideyi Ömer’e fırlatıp “Sırılsıklam âşıksın oğlum şu kıza, o geldiğinde pidelere vurduğun tırnağın bile şaftı kayıyor, şuna bir bak,” dedi. Ömer’in yüzüne iki yüz yirmi derecede seyreden taş fırından çıkan pidelerden daha kızıl bir utanç rengi yürüdü. Sevdiğini gizleyemezdi ustasından, utancını mecburen ele verdi. “Hoş gör be usta, sen de âşık olduğunda az ekmek yakmamışsın fırında,” diye kurnazca topu çevirdi. Usta anlatmaya başladığında bilirdi ki sonu bir türlü gelmezdi. Ömer de mustarip olduğu konuların üstüne gidilip bir türlü ruhunda bulamadığı cesaretin daha da körelmesine işte böyle böyle mâni olmayı başarırdı. Hasta da doktor da kendisiydi. Belki de en iyi anladığı tek iş, günlük üç doz ruhuna verdiği bu tesellilerdi. Ama kaç teselli bir âşığı, ne zamana kadar idare edebilirdi ki? Ömer’i de etmedi.

Yüreğinden taşıp bütün devrelerini yakan, Ömer’i Ömer olmaktan çıkaran, gece gündüz uykusunu getiren bu sevdayla ölü gibi yaşamaktansa bir yanıt alıp ölmeyi yeğledi. Son bir haftayı kolladı ama Ezgi’nin dükkâna girdiği her demde ya başka bir müşteri ya da ustası da içerde oluyordu. Bir gün atı da meydanı da boş bulup kesilmeden dökülmek için hayatının en uzun nefesini çekti ciğerlerine.

“Bir dakika Ezgi,” diyerek gazete kağıdına sarıp uzattığı pidelerin ucunu bırakmadan aralarında kesintisiz bir köprü oluşturdu. Tabiî Ömer’in bunu bilinçli olarak yapabilmesi imkânsızdı. Heyecanını çıkardığı bu doruk noktasında insan tavırlarını çözebilen bir araştırma henüz sonuçlanmış değil. Kim bilir, belki de kendi gönlünden Ezgi’nin gönlüne havayla gönderemediği duygu titreşimlerini sıcak pide aracılığıyla daha rahat iletebileceğini düşündü. Ezgi’nin garipser bakışlarından çok Ömer’in titreyen ellerinin gazete kağıdına verdiği hışırtı, ortamı germişti. “Sana söylemek zorunda olduğum bir şey var. Hazır dükkân da tenha iken bunu yapmalıyım,” diye geveleyerek devam etti. O ara Ezgi’nin, pidelerin Ömer’le olan bağını koparmak için kendini halat çekme yarışında zannedip geriye doğru yaptığı hamle pek işe yaramadı. Ömer’in kaslı kolları, akşamdan sabaha, sabahtan kuşluk vaktine dek mermer tezgah üzerinde somun fitili ve pide tırnak egzersizleri yapa yapa sağlam birer budak hüviyeti kazanan kemikli parmakları ile zirveye çıkıp soğuğa karşı gömlek düğmelerini açan âşık heyecanı birleşmişti. Bu yüzden bedenî bir yenilgi yaşaması imkânsızdı. Sonuna kadar gerilmiş bir yayın en sevdiği şey kendi hâline bırakılmasıdır elbette. Şu an hissedebileceği başka herhangi bir duygu yoktu Ömer’in, ok yaydan çıkmıştı. Ezgi’nin pideleri çekip elinden kurtarmak istemesini de bu yüzden fark etmedi. “İki yıldır bu fırında çalışıyorum ve çalışmaya başladığım ilk günden bu yana da senin farkındayım. Bunu niye bugüne kadar içimde taşıdım bilemiyorum ama kolay olmadı inan. Sen her sabah şu tezgâhtan aldığın sıcak pidelerin arasına sarıp yüreğimi de götürüyorsun. Şimdi zaten sende olan yüreğimin sende olduğunu bil istedim. Özür dilerim,” deyip sustu. O an anladı ki bir insanın susmasının da anlam kazandığı anlar vardı.

Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz, on... Bu on saniyelik sessizlik Ömer’in yıllarını aldı ama ona hiçbir ipucu vermedi. Dükkâna kapı görevi de gören, yağı kurumuş menteşeleri yüzünden sineklik gıcırtıyla açıldı, kapıdan kimin geldiği görünmeden Ezgi, Ömer’in ellerinden kurtarabildiği pidelerle arkasını dönüp koşar adım uzaklaştı.

Ömer’in sırtından kalkan şey neydi, anlamadı ama elli kilogramlık bir un çuvalını iki yıldır taşıyormuş da şimdi bırakmış gibi hafifledi. Karnında ne zamandan beri var olduğunu bilemediği sancı oracıkta kesiliverdi. Nerden geldiğini önemsemediği harika bir gülücük takıldı suratına. Mayalanmış hamur küpelerini havada döndürerek getiriyor, mermer tezgaha takla attırıp deviriyor, pideye vurduğu tırnaklar hesaplanmışçasına aynı büyüklükte baklava dilimleri gibi kabarıp ustanın övgüsüne mazhar oluyordu.

Aşkın tüm oyukları doldurup yaraları iz bırakmadan kapattığını kim inkâr edebilir? Ömer de edemedi. Akşam on sekizde başlayıp sabah ona kadar çalıştığı tüm anlara Ezgi’yi bir pide alımı kadar görmek için katlanıyor, ustanın yatırmadığı sigortayı dert etmiyor, uyumak için yaratılan geceleri gündüz bilmeyi yük saymıyordu. Anlatım bozuklukları ile dolu, kem kümlerle dağılmış cümlelerle de olsa Ezgi’ye açılmış olmanın gücünü iliklerine dek hissediyor, duygularına karşılık bulduğunda başka hangi hislere gark olup ne kadar güçlü birine dönüşeceğinin hayalini dahi kuramıyordu.

Ancak Ömer’in bilmediği bir şey daha vardı. Derdini Ezgi’ye açtığı an sırtından inen yük şimdi yüreğinin tam üstündeydi. Bu, eyerindeki yükten rahatsız olan bir katırın hafiflemek isteyip tepinmesine, tepindikçe pörsüyen yükün karnına doğru inmesine, böylelikle daha da zorlanmasına neden olduğu hâle benzetilebilir. Ömer, yükünü atmak isteyip kendiri unutan katır misali daha çok çabalamaya, çabaladıkça daha çok yorulmaya başladı o günden sonra.

Günler günleri böylece kovaladı, sonu bilinmez bir bekleyiş her geçen gün Ömer’i eritti. Ezgi o günden sonra fırına bir daha uğramadı. Hâliyle bu durum Ömer’e verilmiş bir yanıt oldu. Dalıp gittiği bir gün, hamuru tekneden çıkarırken yoğurma kancasına kolunu kaptırıp kırdı. Doktorlar un ufak olmuş omuz kemiklerine defalarca operasyon yaptılar ama eskisi gibi olamayacağını da eğip bükmeden söylediler. Sigortası olmadığı için hiçbir hak iddia edemedi. Patron kazanın olduğu gün sigortasız başka bir çırak bulup işine devam etti.

Ömer’in fırın defteri böylelikle kapandı, fırıncı olup kendi dükkânını açma hayalleri de suya düştü. İşini kaybetmiş, ömrü boyunca kolunda bir kusurla yaşamak zorunda kalan bir adamı Ezgi ne yapsındı? Üstü üstüne kapattığı defterlerin birinin de aşkın yazıldığının olması, en büyük burkuntuyu musallat etti Ömer’in başına. Hayata küstü. Evden çıkmıyor, kimselere görünmüyor, arkadaşlarının çağrılarına kulak asmıyordu.

Olayın üzerinden üç sıkıcı ay geçmiş, Ömer’in sinir sistemi çökmüş, dünyayı anlamlandırma çabaları tümden kaybolmuştu. Sargılarını çözdüğü, balkona düşen sonbahar güneşiyle kolunu ısıtmaya çalışıp daldığı bir gün aşağıdan kendine seslenen, yedi yaşlarında bir oğlan çocuğunun sesiyle irkildi. Kırmızı kurdeleye sarılı bir defter çok sevdiği taklacı güvercinler misali döne döne gelip ayaklarının ucuna düştü. Defteri alıp korkuluklara yürüdü, aşağıdan bakan oğlan, Ömer’in konuşmasına fırsat vermeden iki kelime savurup kaçarcasına uzaklaştı: “Ezgi ablamdan!”

Bu iki kelimeden iki hece günlerce yankılandı Ömer’in kulaklarında. Gi, gi, gi... Dan, dan, dan... Bu yankıların sıcaklığı henüz kulaklarında iken sonbahar güneşinin sakat koluna bahşettiği ısının şifasını şimdi daha fazla umarak az önce kalktığı sedire tekrar oturdu. Uzun zamandır kaybettiği heyecanı yenileyerek ruhuna taşıyan defterin özenle bukleler hâline getirilmiş kurdelesini heyecanla çözdü. İlk sayfasında Word’un ALGERIAN yazı tipini andırır, renklendirilmiş, kıvrak bir el yazısıyla “EZGİ’NİN GÜNLÜĞÜ” yazıyordu.  “Her şeyin yekpare sevgilim, tıpkı senin gibi!” diyerek ilk defa aşkını sesli düşündü. Defterden yayılan çiçeksi parfüm kokusunu içine çekip tüm harfleri tek tek öptü. İlk şoku atlattığında içinde yazılı olanların belki de hiç hoşuna gitmeyecek şeyler olacağını düşünüp çağırdığı korku yüreğini sıktı. Bunu öğrenmenin tek çaresi sayfaları çevirmekti. Günlüğün ilk sayfası, Ömer’in o meş’um fırında işe başladığı günün tarihine açılıyordu.

 

 5 Eylül 2007

Sevgili Günlük,

Seni yazmaya başlamak için herkesin bir nedeni olmalı. Benim de büyük bir nedenim var artık, biliyor musun? Bugün ilk kez gördüğüm bir çocuğa âşık oldum. Bizim mahallenin fırınında kalfa olarak çalışmaya başlamış. Öyle yakışıklı, öyle havalı ki görmelisin. Hamur yumaklarına şekil verirken sol kaşının üzerinden gözüne dökülen kâkülü bile ona âşık olmak için başlı başına bir sebep teşkil eder sevgili günlük. Tüm bu göz şenliklerini bir kenara bıraksam bile şimdiye dek kalbimin böyle heyecanla attığına şahit olmamak da aşkın bir kanıtı olmaz mı sence? Sonbahar güneşinde ısınmaya çalışır gibi değil, damdan düşercesine, yıldırım çarparcasına, bir gece rüyana misafir olurcasına gelen aşktan isteyip durdum yıllardır. Vallahi de geldi, billahi de geldi sevgili günlük; o şimşek bana çaktı, o damdan patadan düştüm, iki gözüm önüme aksın o rüyayı gördüm.” 

Ömer bu ilk sayfanın şokunu ömrünce atlatamazdı ama biraz heyecandan, biraz da kitap özeti çıkaran liseli çaylak kurnazlığından olsa gerek ortadan bir sayfa daha açtı.

 

12 Mart 2008

 

Sevgili Günlük,

Âşık olmadan önce benim de bir günüm yirmi dört saat çekiyordu ama şimdi yüzün üzerinde gibi hissediyorum. İşte bu platonik aşk günüyle altı ayı geride bıraktım, hâlâ bir ışık parıldamadı güneşimden. Bana karşı kayıtsız desem, değil; dükkâna her girdiğimde ellerini koyacak bir yer arıyor. Hayatta hiçbir şeyi umursamıyor, desem o da değil; geçen gün ağaçta mahsur kalan kediyi kurtarmak için Enver abinin ikazlarına aldırış etmeden hamurlu elleriyle bir çırpıda tırmandı incir ağacına. Pide almak için gelen güngörmüş ihtiyarlardan birkaçı “Bu mevsimde incir ağacına çıkılmaz evlat, dalları gevrektir, çıtır çıtır kırılır, düşersin alimallah!” filan gibisinden uyardılar da hiç oralı olmadı.

Biliyorum sevgili günlük, bu çocuk kahraman ama beni kurtaracağı günü beklemekten başka çarem mi var?

 

Bugünü de çok iyi hatırlıyordu Ömer, kedileri sevdiğinden değil, Ezgi’ye hava atmak için ustanın “Bari üzerine dolaz sürdüğün hamurlara tırnak vurup da git, kurumasınlar,” demesine aldırış etmemiş, dalları kuru sac ekmeğine dönen incire tırmanıp kediyi kurtarmıştı. O gün farkına varmamıştı ama ne izlenimler bırakmıştı, bunu şimdi hayretle okuyordu. Heyecanını bastırmaya çalışarak alelade birkaç sayfa daha açtı.

 

27 Aralık 2008

Sevgili Günlük,

Bugün pideleri bana uzatırken ellerinde bir titreme hissettim, yoksa o da bana mı âşık? Aman Allah’ım, düşüncesi bile inanılmaz.

 

02 Eylül 2009

“Sevgili Günlük,

Müjdemi isterim. Bugüne dek yaptığım tüm duaların karşılığını bugün aldım gibi hissediyorum. Keşke pidelerden tutarak değil de ellerimi yakalayıp haykırsaydı aşkını ama olsun, o sözleri Fizan’dan da duysam gönlüm böyle hoş olurdu. Kapı gıcırdayarak açılmasaydı en azından unlu yanağına bir öpücük atıp kaçacaktım. Bu da sanırım ona verilmiş en güzel cevap olurdu. Bu dünya artık daha katlanılabilir bir yer sevgili günlük, hatta seviyorum bu dünyayı diyeyim de var ne hâlden ne hâle gark oldu Ezgi’ciğin, gerisini sen düşün. Kurt olsam şöyle uzunca bir uluma tam buraya yakışırdı ama...”

Ömer, merak ettiği birkaç tarihi açıp Ezgi’nin bir pot kırmaktan korktuğu için fırına gelmeyi bıraktığını, kolunu yoğurma kancasına kaptırdığını öğrendiği gün sıkıntıdan ateşlenip onun da yatağa düştüğünü, son günlerde adım atma sırasının kendinde olduğunu düşünüp küçük kardeşini postacı yapmaya karar verdiğini böylelikle öğrendi. “Bu defterin ana fikri belli, ayrıntılarını öğrenip ezberlemem için çok zamanım olacak,” deyip sedirden kalktı. Berbere uğrayıp saçlarını bir güzel şekillendirdi, Ezgi’nin sevdiğini bildiği kâküle dokundurtmadı. Sadece çenesinden çıkan sakallarla seyrek bıyıklarını da kazıttı. Eve dönüp bir duş aldı, bayramdan kalan kıyafetlerini giyinip dışarı çıktı. Omzundaki sızının kaybolduğunu üç gün sonra fark etti.


Burhan Barak 


 
 
 

Yorumlar


bottom of page