top of page

Öykü- Hüseyin Sefa Ak- Çürük Balık

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 1 gün önce
  • 8 dakikada okunur

Diriliği ve iriliğiyle dikkat çeken ihtiyar, üç yerinden bıçaklanarak öldürülen Süleyman Gümüş’ü defnetmek üzere, tabuttan büyük bir özenle çıkardı. Gümüş öylesine güzel kefenlenmişti ki, kefen sanki bu ölüyü sevmiş, onu canı gibi sarıp sarmalamıştı. İhtiyarın bu dikkatli ve ince çalışma tarzı, “kutu açılımı” yapan internet şöhretinin ihtimamını andırıyordu. Ne var ki bu “açılım”, ölünün ayrıntılı bir açıklamasını ya da tanıtımını içermiyordu.

Açılımı ihtiyar yaptı; açıklaması bize kaldı. Bu Süleyman Gümüş kimdir, kısaca bahsedeyim:

Köylülerin yalnızca “Gümüş” diye seslendiği Süleyman Gümüş, birazdan toprağa verilecekti. Ne var ki onun toprağa verilecek olması, memleketin yeraltı zenginliğine en ufak bir katkı sağlamayacağı gibi yer üstü zenginliğinden de bir şey eksiltmeyeceğinden olsa gerek, ahali cenazeye pek itibar etmemişti.

Gümüş, atalarından birinin vaktiyle defnedildiğini söylediği köy mağarasında, yapayalnız bir hayat sürerdi. Sivri dili yüzünden köylü mü onu oraya sürdü, yoksa yüzyıllar önce yaşamış dedesine olan sevgisi mi onu orada yaşamaya itti? Bu, ahalinin erişemediği bir sırdı. Bir sırrı daha vardı, son zamanlarda yanından ayırmadığı bir mücevher sandığı. Köyün meczubu Hayri, çok şükür bulmuşsun kutuyu, sırtın (yere gelmez artık) Ölene kadar elinde kuyum? gezersin, deyince Gümüş  “Öyle, ölene kadar bırakmam bu kutuyu. Tasaya mahal yok Meczup emmi,” demişti.

Aralık ayının ilk haftasıydı; köyün kabristanı sessiz, ıssız ve tozsuzdu. Tozsuzdu çünkü yağmur hafif hafif çiseliyor ve yerden tozun kalkmasına müsaade etmiyor, bu da mezarlığın kasveti yetmezmiş gibi toprağı ölüm çamuruna çeviriyordu. Sis mezar taşlarının arasında hayalet gibi dolaşıyordu. Sanki ölüm dudağını büzerek tüm ölülere hohlamış; soğuk havayla temas eden o sıcacık ruhlar, hayalet olarak mermerlerin ve çalıların üzerinde süzülmeye başlamıştı.

İmam cenaze namazını henüz kıldırmıştı. Arkasını dönüp törene katılan iki kişiye teşekkürlerini sundu. Gümüş’ün cenazesinde, mezar kazıcı ihtiyar ve imamla birlikte toplam dört kişi vardı. İhtiyar ve imam dışındakiler, ekabirden sayılacak kimselerdi. Bunlardan biri Muhtar Yaşar, diğeri de Menkul Orhan’dı.

İyice ihtiyarlamasına rağmen saçı boyayıp köyde hovarda bir hayat yaşayan ve kendini gayri ihtiyar kabul eden Muhtar Yaşar, bastonuna dayanıp naaşlaşmış Gümüş’ü ve onu defneden ihtiyarı seyre dalmıştı. Onlara merhametle değil, yazıklanmanın soğuk nazarıyla bakıyordu.“Hee Gümüş Efendi,” diye homurdandı, “dilin vardı ya senin… sardı başına belayı. Bak hele, öldün gettin; cenazene bir Allah’ın kulu gelmedi be…” Sonra başını Menkul Orhan’a ve İmam Nuri’ye ağır ağır çevirip, “Haksız mıyım ya efendiler?” dedi.

İmam Nuri başını ağır ağır salladı: “Doğru dersin ağa… vallahi doğru dersin. Amma velâkin… insan dediğin, nefsine uyup hata eder; lakin kuldur yine. Cenaze namazı farz-ı kifayedir, vebali kalır. Hiç değilse bir Fatiha okuyup helallik verselerdi ya… Rahmet-i İlahi geniştir, biz yine duamızı edelim.”

Muhtar, yukarda Allah var bu toksik tavrı yüzünden köyümüz insanlarının enerjisini kara delik gibi emiyordu. Tükürür gibi konuştu, “Yazık oldu, yine de bunların cezası cinayet olmamalıydı. Hepsini geçtim köyümüzün o insancıl, hümanist imajına darbe oldu bu cinayet işi.” Menkul Orhan, “Öyle ya keşke öldürmeyip sakat bıraksalardı. Bu daha insancıl kanaatimce,” dedikten sonra, onay bekleyen bakışlarla iki adamı süzdü.

 Bu sözlerin karşısında İmam Nuri, bu da geçer ya hu, yüz ifadesiyle tebessüm etti. İki adamın “ne kadar rahmani bir işve ile tebessüm buyurdunuz İmam Nuri Efendi” der gibi suratına bakmasına dair ısrarlı bir beklenti içindeydi. Fakat bu beklenti boşunaydı. Çünkü İmam Nuri’nin dudakları kulaklarına kadar gerilmiş ve bir kemer oluşturmuş gibiydi, bu tebessümden ziyade sırıtıştı. İmam zevkle girdiği beklentiden üzülerek çıktı.

İstediği onay gelmeyince, aynı silahı tekrar kullanarak, yine “bu da geçer ya hu” yüz ifadesiyle tebessüm etti. Fakat bu beklenti de boşunaydı.

Bu çelebi tavrının iki adamın zihninde bir akis bulmamasından dolayı huzursuz olmuştu. Fakat pes etmeye niyeti yoktu. Devam etti, uhrevi ve candan bir taşralılıkla: “Mıhtarım, hem ne diyor goca Yunus; yaratılanı severim yaradandan ötürü diyor ya, biz de bu söze icabeten burdayız.”

Ve ardından şöyle ekledi: “Muteber adamın cenazesine gitmek her kişinin harcı ama şu yatan sefil melun kişinin, böyle kötü bir kimsenin dahi cenazesine gitmek bizim gibi er kişilerin işi. Ölüm son sözü söyleyince bizim sözümüz biter, duamız başlar. Bir mümine yakışacak tavır budur.”

Ayrısı gayrısı olmayan pek çok menkulün sahibi Orhan, cep telefonundan ticareti ile ilgili var olan imkânları değerlendirmekle ve var olmayan ya da henüz elde edemediği imkânları kovalamakla meşguldü. İmamın erişemeyeceği fırsatlar âleminden göz ucuyla aşağıları süzüyor; kendisine yetişmeyen sesini ciddiye almıyor ve İmamın dediklerini duymaya değer bulmuyordu.

Mezarlığın sessizliği içinde cereyan eden bu malayani sohbete gök, yüzünü ekşitip gürleyerek müdahale etmiş, ardından yağmurunu boşaltmıştı.

İmam Efendi, deforme olmuş ceketinin cebinden bir muz çıkarıp usulünce soydu; iki adama da muzundan sundu. Muhtar, evvela biraz nazlandı. Ardından “şekerim düştü herhâl,” deyip kendini bu ithal meyvenin lezzetine arsızca teslim etti. Önce parmağının ucuyla dokundu, bir an bekledi; sonra çekinerek, ama isteğini saklamadan küçük bir ısırık aldı.

Menkul Orhan ise canının muz istemediğini, fakat armut olsa zevkle yiyeceğini söyledi.

İmam Efendi, sağanak yağmurun altında avurtlarını doldurmuş, kayıtsızca muzunu çiğneyip yutuyordu. İçinden, “Bir tane daha olsa onu da yerdim,” diye geçirdi.

Cenazelerde âdettendir, herkes ölüyü en son nasıl gördüğüne dair gereksiz lakırdı etmeye bayılır. Sözüm ona ölümün ne kadar yakında durduğunu hatırlatacaktır orada bulunanlara. Fakat İmam’da başka bir hâl vardı. Sanki o bu âdete sığınıyor, ama asıl niyetini onun arkasına gizliyordu.

“Ben buna çok iyilik ettim,” diyerek söze başladı. “Şimdi cenazesini kıldığım yetmiyormuş gibi, geçenlerde de büyük dedesinin gömülü olduğu mağaraya gidip Kur’an okumuş idim, ölüye rahmet, kalana bereket.”

Mağara, lafını duyan Orhan’ın bıyıkları meraktan dikleşmişti. Bu kıpırtıyı fark eden İmam, Orhan’ın ağzını yoklamasını bekliyordu fakat ağzını yoklayan Orhan değil Muhtar olacaktı. Zaten onun için önemli olan ağzını kimin yokladığı değil bir şekilde ağzının yoklanmasıydı.

Tüm yoklayıcılığıyla devreye Muhtar girdi. “Hangi gün gittin mağaraya?”

İmam, önemsiz bir şey söylermiş gibi, “Geçen gece,” dedi.

Muhtar’ın yüzünde kısa bir duraklama oldu. Verilen cevap onu tatmin etmemişti, daha derine inmek istiyordu. “İmam Efendi… doğduğundan beri çok gece geçti. Hangisi o geçen gece?”

Bu defa İmam’ın gözlerinde hafif bir rahatlama gezindi. Nihayet iş, istediği yere gelmişti. “Geçen salı gecesi,” demekle yetindi.

Menkul Orhan’ın az önce meraktan dikleşen bıyıkları şimdi daha da erekte olmuştu.  Erekte bıyık Orhan şimdi de kaşlarını yukarı doğru erekte etmiş ve şaşkınlığını iki katına çıkmıştı. Bir süre sonra o da oltasını attı, “Ölmeden bir gece önce gördün demek. Ben de aynı gece ona bir iyilikte bulundum. Meğersem sen de iyilik etmişsin, İmam Efendi. Helal vallaha!”

Orhan, İmamın sırtını sıvazladı. İmam bu sıvazlamadan keyif aldı. Keyfin tam tadına varacağı an Orhan elini imamın sırtından çekti. İmamın yüzünde yarıda kalmış bir hazzın uktesiyle Menkul Orhan’a sordu  “ Hak kabul eyleye, nasıl bir hayırda bulunduz Orhan bey?”    “Dinimiz yolda el edenlere el uzat der. Ben de uzattım, Salı günüydü, dağ yolunda Gümüş bana el etti. Almak istemedim; hakkımda çok iftira atmıştı. Ama Allah korkusu işte, durdum aldım. Minibüsçü Salim param yok diye beni attı dedi, ben de Salim’e sövdüm, haline acıyıp cebine para koydum. Bana köpekçe duygularla teşekkür etti.”

Onlar böyle konuşurken iri ve diri ihtiyar sessizce kürekle toprağı doldurmaya devam ediyordu.

Orhan ve İmam, Muhtara baktı. Ondan da Gümüş’e yapılan bir iyilik menakıbı bekleniyordu. Menâkıb-ı Gümüş’e Ettikleri Üç İhsân ile Ma’rûf Zâtlar kitapları için bu şarttı. Muhtar Yaşar okların kendisini gösterdiğini anlayınca, “Madem iki olta atıldı, üçüncüsü de benden,” dedi. “Demek Gümüş, Menkul Orhan’dan sonra benim yanıma gelmiş. Ben de sizin gibi iyilik ettim; sersefil, açtı, karnını doyurdum, eski ceketimi verdim. Ama ikinizden de çok bahsetti. Önce İmam’a, dedesine Kuran okuduğu için hayır dua etti; İmam da, ‘Estağfurullah, vazifemiz,’ dedi. Sonra Menkul Orhan’ı övdü arabasına aldığı için, yatırımları olmasa köyün adam olmayacağını söyledi.”

Kürek sesleri nihayete erince üç adam gayriihtiyari mezarlığa baktı. İri ve diri ihtiyar işini bitirmişti. Muhtar adamı yukarıdan aşağıya süzdükten sonra, “Ağa sen kimsin bu köyden değilsin her hal çıkaramadım da,” dedi. İhtiyar bu soruya bir mukabelede bulunmadı. Cebinden bir kâğıt çıkardı, okuması için Muhtara uzattı. Yağmur kâğıdın üstüne damlıyor, kelimeler yavaştan siliniyordu.  Muhtar gözlüklerini taktı ve mektubu okumaya başladı.

Selam olsun size, birbirini seven adamlar.

Mezarımı toprakla dolduran ihtiyarın işi nihayete erdiğine göre, mezarımı yeniden kazıp mücevher sandığımı elde etme arzusu ile yanıp tutuştuğunuzu biliyorum. Siz biraz yana durun; ben de bu sırada kimi mevzuları açıklığa kavuşturayım.

Cinayet gecesi, günün yorgunluğunu atmak için mağarama gidiyordum. Mağaranın ağzında İmam Efendi’ye rastladım. Girişe oturmuştu; bir elinde define dedektörü, diğer elinde soyulmuş muz, kucağında da benim mücevher kutum… Sırıtarak, kendinden geçmişçesine bakıyordu ona. Uzaktan bakan biri, bu pezevengin bir tür ispazmoza tutulduğunu düşünürdü.

Onu, elinde benim mücevher kutumla cürmü meşhut hâlinde yakalamıştım. Gayri ciddi bakışlarla beni süzdü; yalan söylemeye dahi tenezzül etmiyordu. Bu adamda bir suçlunun telaşından ziyade bir hırsızın yavuzluğu vardı. Üstüme yürüdü:

“Nebekâr, irezil, utanmaz herif! Mağaranın içindeki mezarı kazdım; içinde bir çıntık insan kalıntısı bulamadım, bir mücevherat kutusu çıktı. Utanmıyor musun benim cemaatimi aldatmaya? Bunu günahına kefaret olarak alıyorum; bir kısmını camimizin ihtiyaçlarına, kalanı da kendime ayıracağım. Haydi, defol buradan, gözüm görmesin seni!”

Bu sözlere papuç bırakacak değildim. Üstüne hücum ettim, elindeki define dedektörünü kaptım ve o sersem kafasına sert bir darbe indirdim. Yere düşmesiyle cebindeki muzlar etrafa saçıldı. Bu duruma hayli öfkelenen İmam, ben tam kaçacakken sırtımdan bıçakladı. Yara yüzeyseldi; lakin alçaklık derindi.

Mücevher kutusunu alıp hızla mağaradan aşağı indim. Karanlıkta süratle giden bir araba gördüm, el ettim; Menkul Orhan’dı. Eskiden kul olan ve artık kulluktan menedildiğini düşündüğüm Menkul Orhan. Dört tekerlekli menkul değeriyle önümde durdu; bir taraftan da elimdeki kutuyu kesiyordu. Arabasına bindim ve o sormadan başımdan geçeni anlattım.

Orhan, bir yandan mücevher kutusuna bakıp heyecanlanıyor, öte yandan kan lekesi olan koltuğunun döşemelerine bakıp onulmaz acılara gark oluyordu. Birbirine muhalif bu iki duygunun ağırlığını kaldıramayan Menkul Orhan, köyün meydanına geldiğimizde, “Bu nasıl iş ulan; bir yandan yarim yanağımı okşuyor, bir yandan Azrail canımı istiyor,” dedikten sonra uzanıp yanımdaki kapıyı açtı. Beni araçtan aşağıya iterken mücevher kutusunu almaya çalıştı; fakat atik, tetik ve pratik bir manevrayla onu savuşturmayı başardım. Kutu ile birlikte yere düştüm. Maalesef kafamı orada bulunan bir taşa çarptım.

Gözümü Muhtar Yaşar’ın evinde açtım. Beni baygın hâlde bulan Muhtar Yaşar’dı; yaşatmaz Yaşar’dı ya da yaşamak için yaşatmamayı tercih eden Yaşar’dı. Gözümü açmamla onun abus sıfatını görmem bir oldu. Telefonundan mücevher kutusunun nasıl açılacağına dair bir internet ergeninin talimatlarını dinliyor, tık nefes kesilmiş bir hâlde kutuyla uğraşıyordu. “Onu benden başka kimse açamaz,” dedim.

Uyandığımı anlayınca irkildi, sonra bir heyecanla yanıma geldi. “Gümüş yeğenim, eğer bunu açarsan ve içindekini benimle pay edersen, şimdi hastaneye götürürüm seni,” dedi.

Teklifini nazik sayılmayacak bir dille reddettim. Bunun üzerine elindeki bastonla bana insafsızca vurmaya başladı. Yaşlı olduğu için bir süre sonra yorulup sızdı. Ben de bunu fırsat bilip kaçtım.

Muhtar gözlüğünü çıkardı. Yazının geri kalanını yağmur silmişti. Mektubu bitirdiğinde diğer iki kişiyle göz göze geldi.  Bu sessizlik tehlikeliydi; zira vicdanın yahut en ufak bir sağduyu kırıntısının uyanması, her şeyi berbat edebilirdi.

Ortamda herkesi geren bu sessizliği, fedakârca bozacak olan İmam’dı; zira zayıf halkalar böyle anlarda kendilerini bir atılım yapmaya mecbur hissederdi. “Mal da yalan, mülk de yalan; al biraz da sen oyalan,” dedi.

Orhan yerdeki küreği aldı. “Al o zaman,” dedi, “biraz da sen oyalan.” Küreği İmam Efendi’ye fırlattı. İmam Efendi küreği havada tutmaya yeltendi ama tutamadı; kürek yere düştü. İmam o kısa mahcubiyetin ardından eğildi, çamur içindeki küreği yerden aldı ve bu kez sıkıca kavradı. Ve büyük bir iştahla mezarı kazmaya başladı. Yağmur altında üçü de sırayla küreğe asıldı.

Nihayet mezar açıldı.Toprağın içinde yalnızca mücevher kutusu vardı. Naaştan eser yoktu.

İhtiyarın kim olduğu, Gümüş’e ne olduğu gibi meseleler bir anlık hatırlarına gelir gibi olsa da şimdilik buna eğilmeye gereksinim duymadılar. Mücevher sandığı öncelikli gündemleriydi, bu türden tâli sorulara mücevherleri pay ettikten sonra eğilebilirlerdi.  

Üçü de mezarın içine indi. Kutunun başında dizildiler.

Muhtar kapağı zorladı. Tık.

Kapak aralandı. İçeride parlayan gümüşler vardı. “Hey maşallah… Roma dönemi olsa gerek,” dedi.

Kapağı tamamen kaldırdığı anda içeri dolmuş ağır hava yüzlerine vurdu. Çürük balığı andıran keskin ve yapışkan bir koku birkaç nefes içinde ciğerlerine çöktü.

Gülüşleri yarım kaldı.

“Gümüş…” sözü, merhumların son sözü oldu.

Sandığın içinde biriken fosfin gazı, o keskin ve yapışkan kokusuyla üç adamı birkaç nefeste zehirleyip öldürmüştü.

Yağmur dinmişti.

Bir süre sonra mezarlığa ihtiyar geldi. Tek başınaydı. Üç adam, sandığın başında, açtıkları kapağın yanında yere yığılmıştı.

İhtiyar eğildi, Gümüş dolu sandığı kapattı.

Tam doğrulacakken, sandığın içinden ince bir ses yükseldi: “Nereye gidiyoruz?”

İhtiyar duraksamadı. “Ait olduğun yere, Gümüşüm,” dedi.  “Mağaraya. Orada kalman gerekiyor.”

Sandığı kucakladı ve mezarlıktan çıktı.

Çıkışta onu biri durdurdu.

Meczup Hayri’ydi.

Gözlerini sandığa dikti. “Kaç yıl oldu,” dedi, “hâlâ bırakmadın elinden.”

İhtiyar gülümsedi. “Ölene kadar bırakmam demiştim, Hayri abi,” dedi ve mağarasına doğru yürüdü.


Hüseyin Sefa Ak

 
 
 

Yorumlar


bottom of page