Öykü- Damla Yeğin Demirezen- Boşluğun Rengi
- İshakEdebiyat

- 3 gün önce
- 4 dakikada okunur
Sabah tam 06:45’te bir asker disipliniyle uyandı. 07:00 olana dek tavandaki lekeleri bir sanat eserini çözümlüyormuşçasına sessizce seyrettikten sonra kalkıp karyolanın kenarındaki terlikleri özenle ayaklarına geçirdi. Banyoya gidip yüzünü sabunla köpürterek yıkadı. Her zamanki gibi iki dakika boyunca dişlerini hiçbir anını sektirmeden fırçaladı.
Kafasındaki sesler de uyanmıştı onunla. Gözlerinde hâlâ çapak var. Ya o tırnaklarının arasındaki kirleri de mi görmüyorsun? Yeterince su vurduğundan emin olamayınca, yüzünü yeniden yıkadı Ziya. Tırnaklarının arasını köpükle dakikalarca ovaladı. Bu durum, bir süre çıkışı olmayan bir döngü halinde devam etti. Elleri suyun altında kalmaktan buruşmaya başlamış, iliklerine kadar üşümüştü. Bir kez daha yıka. Ellerindeki kir iki yıkamayla gidecek gibi değil. Yeniden yıkadı ellerini Ziya.
Hep bir yerlerde yanlış yaptığını düşünüyor, yeniden yıkama dürtüsüne karşı koyamıyordu. Yıkadı. Yıkadı. Yıkadı. Israrla çalan kapı zili olmasa sonsuza dek bunu devam ettirecekti sanki. Koridoru tedirgin ama koşar adım yürüdükten sonra kapıyı açtı. Karşısında tanıdık bir yüz görmenin verdiği rahatlıkla, “Oh! Şükrü sen miydin?” dedi. “Benim Ziya abi, kim olacak? Gazeteni getirdim.” Ziya görünmez bir maraton koşmuşçasına, “Sağ ol, çok sağ ol,” dedi nefes nefese.
“İyi misin abi?”
“İyiyim iyiyim. Bir işim vardı da… O yüzden…”
“Anladım abi. Birazdan markete çıkacağım. Bir isteğin var mı?”
“Yok, sağ olasın. Yeterince yoruyorum seni zaten.”
“Olur mu öyle şey, bizim görevimiz bu abi.”
Şükrü merdivenlerden bir basamak inmişti ki, “Haa az kalsın unutuyordum. Yarın benim hanım temizliğe gelecek sana,” dedi. Aralıktan bakan Ziya, başıyla onaylamakla yetindi. Kapıyı usulca kapatıp kilidi iki kez çevirdi. Yabancı birinin evinde gezinmesi, kapalı çekmeceleri açması midesine ağrılar saplıyordu. Fakat birilerinin de evi temizlemesi gerekiyordu. Kir içinde yaşayamazdı ya.
Yeniden banyoya gir, seslerini susturmak için hızla yatak odasına gidip annesinin ördüğü zeytin yeşili hırkasını giydi. İçi annesinin şefkatiyle ısındı birden. Sonra sıcaklık tüm bedenine yayıldı. Biraz olsun kafasındaki sesler azalmıştı ama eski hâlini almaya başlamış parmaklarına bakınca yeniden buz kesti. Hayır, sus, yeniden banyoya gitmeyeceğim.
Kalktı, mutfağa gidip ilacını aldı, sonra ocağa su koydu. Çayı demledi. Annesinin en sevdiği bergamotlu çaydan. Pencerenin kenarındaki radyoyu açtı. Cızırtıların arasından güzel bir frekans tutturana kadar düğmeyi bir o yana bir bu yana çevirdi durdu. Sonunda sevdiği bir şarkıya denk gelince, “Heh bu iyiymiş,” dedi. Dolaptan kahvaltılıkları çıkarırken ağırdan aldı. Çayını da koyup dışarıyı izlemeye koyuldu. Şükrü baharın son demlerinde güllerin dibini temizliyordu. Karşı apartmanın üçüncü katındaki yaşlı amca her sabah olduğu gibi penceresine tünemiş, etrafı izliyordu. Seyhan Hanım’la kızları tekerlekli valizlerini çeke çeke apartmana giriyorlardı. Bir köpek karşı kaldırımdaki ağacın dibine işiyordu. Hayat tüm ezberiyle ve kayıtsızlığıyla devam ediyordu mahallede.
Gözünü pencereden ayırıp tavada kızarttığı ekmeğin üzerine tereyağı sürdü. Şarkıya eşlik ederek masanın kenarına koyduğu gazeteye uzanırken çay bardağı devriliverdi. “Hay Allah,” diyerek ayağa kalktı. Bembeyaz halıya yayılan kızıllık onu yıllar öncesine, annesinin öldüğü güne götürdü.
Güm diye bir sese uyanmıştı. “Anne, iyi misin?” Panikle kalkarak evi kolaçan etti. Banyoya baktığında nefessiz kaldı. Annesi kanlar içinde kıpırtısız yatıyordu. Bir süre ne yapacağını bilemez halde beyaz fayanslara usulca yayılan kızıllığa baktı. Kendine gelince eğilip annesini sarstı hafifçe, tepki yoktu. Yoksa… Koşarak dış kapıyı açıp bağırmaya başladı. “Yetişin, annem…” Gerisini getirememiş, olduğu yere çöküp kalmıştı. Zangır zangır titriyor, ileri geri sallanıyordu. Sedyeyle gelen sağlık personeli annesini apar topar ambulansa taşıdı. Kanlar içinde yatan annesine müdahale edilirken sadece elini tutup dua edebildi. Annesinin kanı ellerine de bulaşmıştı.
Başı önde, ona doğru yavaş yavaş yürüyen doktoru gördüğünde neler olduğunu anlamıştı Ziya. “Gereken bütün müdahalelere rağmen annenizi kurtaramadık. Başınız sağ olsun.” Ziya olduğu yerde kalakaldı. Kendisini ayakta tutan ne varsa yok olup gitmişti. Korunaklı duvarları yıkılmıştı. Çocukluğu parmaklarının arasından kayıp gitmişti.
Annesinin cansız bedenini teslim alırken hıçkıra hıçkıra ağladı. Bir çocuk gibi... Ne yapacağına dair soruları elleriyle şakaklarına vura vura zihninden kovmaya çalıştı. Son son baktı annesine. Hafızasına nakşedecekmiş gibi... Ellerindeki damarlara, lekelere, yüzündeki çizgilere, kaşlarının şekline, bir kısmı kanla kızıla boyanmış saçlarına... Hayatındaki tek dayanağı, onu anlayan, seven tek kişiyi de kaybetmişti.
Hastanede yapacak bir şey kalmayınca çaresizce eve döndü. Kapıyı açtığında evdeki boşluk yüzüne çarptı. Bir ürperti gezindi vücudunda. Banyoya yürürken kalbinin sesi duvarlarda yankılanıyordu. Sırtından buz gibi terler akıyordu. Banyo kapısının önünde, fayansların üzerindeki kızıllığın ağır ağır ilerlediğini, derz aralarına ve tüm banyoya yayıldığını gördü. Annesinin yerdeki boşluğu kanla dolmuştu. Öğürerek derz aralarını silmeye çalıştı. Sildikçe daha çok yayılıyordu kızıllık. Ellerine, yüzüne, tüm bedenine yayılıyordu. Soyunup küvete girdi, saatlerce yıkanmasına rağmen geçmiyordu bir türlü.
Ne bekliyorsun, silsene yerleri. Kafasındaki sesle kendine geldi Ziya. Diz çöküp parmak uçlarıyla cam parçalarını tek tek seçti, avucunun içine bıraktı. Saçılan çay tanelerini, kalan ufak tefek cam kırıklarını da bezle toplayıp lavabonun içine fırlattı.
Bak işte her yeri batırdın. Şu halının haline bak. Ne yaparsan yap çıkmayacak.
Kalkıp nefes nefese banyoya gitti. Ellerini yüzünü yıkadı. Bu onu rahatlatacakmış gibi. Sonra tekrar tekrar yıkadı. Yüzüne vurduğu suya gözyaşları da eşlik etmeye başladı.
Sus artık. Sus. Çık şu lanet kafamın içinden! Dışarı çıkacaktı, evet bunu yapacaktı. İşte o zaman sesler de bu evde kalacaktı. Hızla koridoru geçip kapıyı açtı. Önünde görünmez bir duvar vardı sanki, adımını bir türlü atamadı. Nereye gidebileceğini zannediyorsun? Yıllardır pencereden gördüğün kadarını biliyorsun. Bu şehir seni anında yutar. Pisliğin içinde boğulursun. Kendi sesine itaat etmekten başka çaresi yoktu. Kapıyı kapatıp uslu bir çocuk gibi mutfağa döndü. İlaçlarından bir tane daha aldı ama artık ne su ne de ilaçlar kafasındaki gürültüyü bastırmaya yetiyordu.
Bak, her yeri batırdın! Halıdaki leke asla çıkmayacak, kir gözeneklerine sızdı! Tırnaklarının arasındaki pisliği görmüyor musun hâlâ? Ellerindeki kir iki yıkamayla gidecek gibi değil, yeniden yıka! Annen kanlar içinde yatıyor, bak! Pisliğin içinde boğuluyorsun!
Sesler bir tahtakurusu sürüsü gibi beynine hücum etmiş, kemirmeye başlamıştı. Sus artık ne olur? Lavabonun kenarındaki cam kırığına uzandı.
Ne yapacaksın Ziya? Sen evden çıkmaya bile korkan ödlek bir adamsın. Canına mı kıyacaksın? Hah güldürme beni be. Ölmeyi bile beceremeyecek kadar aptalsın sen. O elindeki cam senin gibi bir şişkoyu öldürür mü sanıyorsun? Pis kanına bulayacaksın her yeri de ne olacak?
Ziya, dudaklarında donuk bir gülümsemeyle zihnindeki sese meydan okudu. Cam parçasını bileğine bastırıp boydan boya yardı. Damarlarından süzülen kan beyaz fayansta ince ince yol çizmeye başlayınca içindeki boşluğun kapandığı hissetti. Boğuk kahkahalar koridorda yankılanırken boşluğa doğru, “Ölmek için ne güzel bir gün anne,” diye fısıldadı.
Damla Yeğin Demirezen




Yorumlar