Öykü- Kerem Han- Garbi Yeli
- İshakEdebiyat

- 6 gün önce
- 7 dakikada okunur
“İçim kapkara, çocukluğuma en fazla yaklaştığım yer burası,” derdi. Gönlü tökezlediğinde Afşin’deki Hurman Çayı’nı saatlerce seyreder, suyun sesiyle karanlığının hafiflediğini duyardı. O çayın çağıldayışında bir rüzgâr saçlarından süzülür, eski adımlarının hatırasına dokunarak dolaşırdı.
Hakan abi, karnını doyuracak kadar toprağı olan bir Maraş çiftçisiydi. Toprağa eğilmiş esmer elleriyle hayatı yoğurmuştu. Kelimelere tutunarak ayakta kalmış bir düşünür ve dizelerde soluk alan bir şairdi. Bir ayağı köyün çamurunda, bir ayağı şehrin soğuk kaldırım taşında duruyordu. İki dünya arasında, nereye ait olduğunu bilmeden suskun bir sarkaç gibi gidip geliyordu.
Elli bir yaşındaydı. Yüzünde yaş almanın belirgin izleri yoktu. Saçlarına düşen kır, yıpranmışlığını ele veren tek işaretti. Asıl yük görünmeyen yerdeydi. Kalbi yıllardır taşıdığı ağırlıktan yorulmuştu.
Bazen o kadar çok çalışırdı ki, ciddi ve vakit isteyen bir meseleyi açtığımda telefondan yüzüme kısa bir tebessüm bırakır, “Benden sana medet olmaz bugün,” derdi.
Bunun yanında neşeli, çocuksu, mizahi bir yanı da vardı. Hamurundaki hassasiyeti ve ölçüyü kaybetmeden bir anda on beş yaşındaki bir çocuğa dönüşebilirdi. Hakan abiyle hayatım boyunca yan yana gelmedim. Bana hep bir telefondan, bir ekrandan, okuduğu bir şiirle sesini ulaştırırdı.
İnsan, uçsuz bucaksız çöllerde yolunu yitirip susuz kaldığında, çöl çiçeklerinin üzerindeki çiy damlalarını biriktirip içermiş. O da yolunu kaybettiğinde Âşık Mahzuni Şerif’e sığınır, onu dinler, Anadolu’nun özsuyunu ruhuna içirirdi.
Mahzuni, onun için bir ozandan fazlasıydı. Ruhunun gizemli bir dehliz gibi daraldığı bir anda Hakan abi beni aradı. Sesi her zamankinden daha buruktu.
“Ben Âşık Mahzuni’yi büyük bir adam olduğu için sevdim. Öldüğünde günlerce öz evladı gibi ağladım. Derin bir aklı vardı. Türk edebiyatında, özellikle halk edebiyatında, yeri kolay dolmaz. Söyledikleri, haklı çıkan öngörüleri, cesareti… Hepsi, onu benim yüreğimde tükenmez bir hazineye çevirdi.”
Belki de Mahzuni’yi bu denli onun ruhuna kazıyan, çocukluğunda yaşadığı sarsıntılardı. Hakan abi Maraş Olayları sırasında altı yaşındaydı. Evleri meydanı görüyordu. Gürültü, bağırış, ayak sesleri… Olan biteni kavrayamıyordu ama korkunun evin içine kadar sızdığını hissediyordu.
Emekleyerek balkona çıktı. Balkon korkuluklarına bir çuval sarılmıştı. Çuvalın kenarından küçük, yuvarlak bir delik açtı ve oradan baktı. Ellerinde sopalar, baltalar, dirgenler olan öfkeli bir kalabalık meydandan geçti. Sesler birbirine karışıyor, sloganlar yükseliyordu. Bir evin duvarına saplı, kana bulanmış bir balta gördü.
O gün gördüğü yüzleri bir daha hiçbir yere koyamadı. Yıllar sonra bile “onlar bizden değildi” derken sesi titrerdi. Ona göre failler Kahramanmaraşlı değillerdi. Başka bir yerden gelmişlerdi. Başka bir karanlıktan…
Pandemi dönemi bir ilkbahar günü yine telefonum çaldı. Arayan Hakan abiydi. Ahizenin öbür ucunda, aceleyle konuşan, gördüğü güzelliklerin resmini sil baştan yapmak isteyen bir ses vardı.
“Dev bir çınarın altındayım, sırt üstü yatıyorum. Sanki mısır mavisi bir kumaş kesilmiş de kenevir bezinden bir tuvale gerilmiş. Yeşilin tonları karıştırılmış, hafif fırça darbeleriyle dokunulmuş. Garbi yeli, yeşilin arasından süzülen güneş ışığına ayrı bir hava katıyor.” “Garbi Yeli nedir abi?” dedim. “Garbi Yeli batıdan eser, ılık bir rüzgârdır. Dedemin, ninemin ağzından çok duyardım. Garbi dedikleri de olurdu. Bebekken ninem yeni yıkanmış kıvırcık saçlarımı Garbi ile tararmış. Bu rüzgâr sayesinde buralardan nice halk ozanı, şair çıktı. Çünkü hissettiklerimizi başkalarına da duyumsatmak isteriz. Senin de bu rüzgârla, tam da burada tanışmanı isterim. Maraş–Göksun arasındaki otobanın adı Edebiyat Yolu olarak geçer. On bir tünel var. Her birine bir Maraşlı şairin adı verilmiş. Burada insan bazen bir ezgiye, bazen bir cümleye tutunduğunu sonradan fark eder.”
***
Yakup, annesinin iyice belirginleşmiş karnına bakıp düşünmeden edemiyordu. Doğacak bebeği, evlerine yeni alınacak bir oyuncak gibi görüyor, ona bir an önce kavuşmayı hayal ediyordu.
Annesi birdenbire, “Kız olacakmış,” dedi. Yakup’un gözleri bir anda parlayıp sönüverdi. Tüh! Kardeşine kız adı düşünmemişti. Erkek olsaydı, Beşiktaşlı bir futbolcunun adını verebilirdi.
Bebek henüz doğmadan, cinsiyeti bile belli değilken Yakup annesine, “Onu mu daha çok seveceksin, beni mi?” diye sormuştu. Sonra bu sorusundan çok utanmıştı. Kardeşini kıskandığını kimsenin bilmesini istemiyordu.
Annesi Yakup’un hassasiyetini fark etmiş olmalıydı. O dönemde, karnındaki bebekle olduğu kadar Yakup’la da ilgileniyor, ona ısrarla aynı soruyu soruyordu:“Adı ne olsun?”
Umursamaz davranmasına rağmen Yakup, bebeğin adını kendisi vermek istiyordu. Anaokulunda yanık olduğu bir kız vardı, Defne. Tanıdığı bir başka güzel Defne daha vardı. Bu adda çirkin birinin olamayacağına hükmedip annesine şöyle dedi:
“Defne… Bebeğin adı Defne olsun.”
Yakup, bebeğin adını belirleyip uyku bahçelerine daldı. Bilmiyordu, büyük depreme üç buçuk ay vardı.
***
6 Şubat 2023. Saat 04.17 ve 13.24. Sabaha karşı yeryüzü, atomlarına kadar sızım sızım parçalandı adeta. Soğuk, karanlığın içinden tepe bucak evlere girdi. Yıkım, sabahın en savunmasız anına ilişti. Gözün gördüğü dehşeti dil taşıyamadı. Doğa, dokuz saat arayla insanoğluna kıyamet konuşması yaptı. Bu, ülkemizin yüzleştiği en ağır yıkımlardan biriydi.
Hakan abi, Kahramanmaraş’ın en işlek yerlerinden biri olan Trabzon Caddesi’nde ikamet ediyordu. Sabaha karşı deprem haberi ilk kez önüme düştüğünde tarif edilmez bir keder yaşadım. Kuru ve sabit gözlerle ekrana bakakaldım. Merkez üssü ve depremin büyüklüğü dehşet salıyordu. Yarım saatte bir Hakan abiyi arıyor, bir türlü ulaşamıyordum. GSM hatları yine kilitlenmişti. Söylenenler korkunçtu. Ağır hasarlı ama çökmemiş binaların olduğu konuşuluyordu. Hakan abi, onlardan birinde olsun diye dualar ettim. Sağlıklı düşünemiyordum. Vicdan muhasebesi yapacak hâlde değildim. O kurtulsun istiyordum, o kadar.
İngiltere’de yaşayan kız kardeşi, ilk uçakla Kahramanmaraş’a geldi. Anlık haberleri ondan alıyorduk. Sahadan gelen ilk bilgiler olumsuzdu. Bina, bir iskambil kâğıdı gibi çökmüştü. Beton, tuğla, demir yığınları metrelerce yükseliyordu. Arama kurtarma ekipleri gecikmeli de olsa caddeye ulaşmıştı. Kız kardeşi ve ağabeyi oradan ayrılmıyordu. Geceleri çöp konteynerinde, yakacak bulamazlarsa kendi eşyalarını ateşe vererek ısınıyorlardı. Bir şafak vakti, kardeşinin enkazdan çektiği fotoğrafa bakarken gözüm çarpıcı bir nesneye takıldı: Ters dönmüş, bacağı kırık bir ahşap sandalye.
Geçen ay çocuklar, babalarına sürpriz bir doğum günü partisi yapmış ve bu mutlu günü kameraya almışlardı. O, bu görüntüleri sosyal medya hesabından paylaşmıştı. Pastayı koydukları geniş masanın öbür ucunda, işte o sandalye de vardı. Dışarı fırlamış sandalye, benim içimde derin bir yara açtı. O sandalye umudumuzu yekten çalmadı ama kötürüm bıraktı ve bana bir şeyleri sessizce kabul ettirdi.
Günler geçerken bir kâbus sahnesine daha şahit olduk. Çevredeki enkazdan tesadüfen çıkarılan büyük çelik kasalar vardı. Onların korunması uğruna iş makineleri çalışmalarını bir süreliğine durdurmuştu. Belki on metre uzakta son nefesini vermiş bir beden, belki hâlâ nabzı atan bir can vardı ama biz ona ulaşamıyorduk.
Tam sekiz gün sonra, sevgili abimin cansız bedenine ulaşıldı. Marcel Proust’un dediği gibi: “İnsanlara duyduğumuz sevgi, onlar öldüğü için değil, biz öldüğümüz için azalır.” O günden sonra sevginin ölümle eksilmediğini öğrendim. Kaç yıl geçerse geçsin, ben yaşadığım müddetçe ona olan sevgim hep canlı kalacaktır.
***
6 Şubat depremine Balıkesir’de yakalandım. Bir hafta boyunca bu şehirde kaldım. Spor salonları ve gençlik merkezleri yardım kabul alanlarına dönmüştü. Parkelerin üzerinde battaniyeler, koliler, etiketler vardı. Gönüllülerle birlikte gelen yardımları ayırdık, koliledik. Ardından tırlar salon kapılarına yanaştı. Kolileri elden ele vererek yükledik. Balıkesir’den kalkan her tırda, buradan gidemeyenlerin eli vardı.
Arkadaşlarımızla konuşuyorduk. Hayatın baskısını ilk kez böylesine derinden hissediyorduk. Bazen uyuklarken ayazın kuru ısırığı bizi kendimize getiriyordu. Sorumluluğumuz büyüktü. Bu felaketi, düşmeye hakkımız olmadan atlatmak zorundaydık.
Hakan abinin acı haberini aldıktan sonra birkaç gün kendime gelemedim. Perdeleri kapattım, battaniyeme sarıldım ve sadece uyudum. Bir sabah çaresizliğin uçup gittiği ilahi bir kıvılcım çaktı zihnimde. Balıkesir’de kalmamaya karar verdim. Ateş hattına gidecektim. Nasıl gideceğimi düşünürken İstanbul’dan haber geldi. Yardım gönüllüsü arkadaşlarım özel araçla İskenderun’a gidiyorlardı. Ben Bursa’da onlara katıldım. Yolda karşılaşacağımız felaketleri düşünmemeye çalıştıkça, onları daha çok düşünüyor, daha derin bir acı duyuyordum. Kemerlerinden yıkılan köprüleri, yenilenmiş asfalt yolların köstebek yuvasından beter hâle gelişini gördük. Kolu kanadı kırık, kimsesiz ve biçare insanlar gördük. Sürekli kıpırdayan bir belirsizlik ve pus perdesi vardı çevremizde. Her kilometrede karmaşa ve muğlaklık biraz daha yoğunlaşıyordu. Gördüklerimizin yakıcı gerçekliği bilincimize çok sonra ulaşacak olsa da, nihayet, çileli yolları aşarak İskenderun’a varabildik.
Mahşerî bir kalabalığın tam göbeğindeydik. Yerel halkından derneklerine, vakıflarından örgütlerine kadar binlerce adsız kahraman sahadaydı. Onlar artık sıradan insanlar değillerdi. Nalları parıldayan doru atlar gibiydiler. Uykuyu, yorgunluğu ve korkuyu geride bırakmışlardı. Zamanın dizginlerini kopararak bir oraya bir buraya durmaksızın koşuyorlardı. Ulaşabildikleri her yere yardım eli uzatıyorlardı. Bu ülkenin dayanışma geleneğine bir kez daha hayran kaldım.
Akşamdı. Hava iyice soğumuştu. Burada gördüklerimi kâğıda dökmeye kalksam, gerilimi ağır, zindan gibi kelimelerle aktarırdım diye düşünüyordum. Gördüklerimi hatırladıkça kulaklarım uğulduyor, gözlerimi bir noktaya sabitleyerek dinlenmeye çalışıyor ve uykuya direniyordum. Derken bir sesle irkildim. Yardım ekibinden arkadaşım Selin, bir çadırı işaret ederek, “Burada bir bebek var,” dedi.
Çadıra girebilmek için adımlarımı sıklaştırarak kalın bir sis tabakasının içinden geçtim. Bizi bir kadın karşıladı. Yüz hatları keskin, bakışları dinç, anıt gibi sağlam duran bu kadın, bebeğin annesi olmalıydı. Yüzünde yama gibi duran bir gülümseme vardı. Otoriter bir sesle sessiz olmamızı söyledi. Zira bebeği, uzun uğraşlar sonucu uyutmuşlardı. Yanı başında küçük, tıknaz bir çocuk vardı. “İsmin ne?” diye sordum. “Yakup,” dedi utanarak. Bana cevap verirken bile ellerini ve gözlerini bebekten ayırmıyordu.
Ben de Yakup gibi yaptım, ona bir kez baktım. Bu bebeği ilk kez orada, loşluğun içinde, üstüne giydirdikleri pembe zıbınıyla gördüm. Bir çadıra değil, masalsı bir rüyanın içine girmiş gibi oldum. Kurtuluşumuz dedim, bir bebek başından başlayacakmış meğer.
Adı Defne’ydi. Derin uykudaydı. Uykusunda, kağnılarla çölleri aşıp bozkırlara varmış bir yüzün ciddiyeti vardı. Yüzyıllık bir yürüyüşün ardından dinlenir gibiydi. Hızlı hızlı nefes alıyordu. Yüzünde şaşırtıcı bir düzen, kadim bir sükûnet vardı. Yaklaştım. Tombik yanakları taze leylak kokuyordu. Bu leylak kokulu yanaklar o kadar kocamandı ki, küçük pembe dudakları yanaklarının arasında sıkışmış gibi büzülüyordu.
Bahar çiçeklerine konan kelebeklerden daha minik elleri vardı. Gözleri kapalıydı. Kirpikleri göz çukurunda iki ince çizgi hâlinde uzanıyordu. Bu çizgiler Defne’nin yüzünü, hilali andıran hafif bir kavisle bölüyordu. Başında yeni kök vermiş siyah, ipeksi tüyler vardı. Bunlar, genç kızlığında omuzlarına kat kat dökülecek uzun, dalgalı saçlarının sessiz habercisiydi. Çenesindeki küçücük gamze hayatta kalmanın nişanesiydi.
Ellerinden biri, yanı başında duran ağabeyi Yakup’un elma kurusu parmaklarına sıkı sıkıya tutunmuştu. O tutunuşta, öte dünyaların bütün gürültülerinden arınmış bir bağ vardı. Servilerin altında huşuyla edilen dualar kadar kutsal bir bağ…
Dışarıda on bir ilin enkazı vardı. İçeride ise Defne’ye üflenen bir hayat.
***
Dört yıl öncesinden… Oğlu dünyaya geldiğinde yaşadığı duygu karmaşasıyla varoluşsal bir şiir yazmıştı Hakan abi. Çekmecesinde sakladığı bu cevheri yıllar sonra çıkarıyordu. Çok heyecanlıydı. Fikrimi merak ettiğini söyledi:
“Ben bir depremin cesediyim,
sen bir iç savaşın ganimeti.
Bende sensizliğin esareti,
sende bensizliğin hürriyeti.
Başımı yaran çocuğu arıyorum şimdi.
Başımdan sızan kan yüreğime aktı.
Yüreğimde saklı bir Fransız baladı.
Bir baladın içine sığdırdım koca Bağdat’ı.
Oysa benim ilim Maraş’tı.
Benim Garbi Yeli’m ılık, yavaştı. ”
Okurken çok etkilenmiştim. Buna rağmen, malumatfuruşluk yapmış, haddim olmayarak sert birkaç teknik eleştiri getirmiştim. Kelimelerin kalbini yeterince dinlememiş, ona pudralı bir peruğun daha çok yakışacağını söyleyip biçemin önemini vurgulamıştım. Ah kırık bir gülüş gibi geçen zaman…
6 Şubat depreminden aylar sonra, gecenin bir vakti bir rüya gördüm. Hakan abi, Hurman Çayı’nda asırlık bir söğüde yaslanmış, ışıklı alnı ve gülümseyen yüzüyle bu şiiri ezberden okuyordu. Sesi suya karışıyor, taşların arasında kayboluyordu.
Ona ulaşmak için şehirler aşıyor, nefes nefese kalıyor ama bir türlü yanına varamıyordum. Aramızda görünmez bir mesafe vardı. Sadece açık bir pencereden —yaklaştırılmadan— izleyebiliyordum. Alnından saçılan ışık gözümü alıyor, içimde eski bir mahcubiyeti uyandırıyordu. Manzara yavaşça beyazlaştı, silindi. Aniden uyandım. Sırtım ter içindeydi, dışarıda zemheri ayazı, aklımın bir köşesinde Defne vardı. Annemin hırkasından bir kalem aldım. Garbi Yeli’ni yazmaya başladım.
Garbi Yeli, bir sırrın içinden dört nala sürer gibi Maraş’tan İskenderun’a yola çıkar. Ortaya saçılır bütün mucizevi kokular izbe köşelerinden. Umutlu bir şiir dizesi olur ve annesinin, ağabeyinin kumunu eleyip eleyip salladığı Defne’nin höllük beşiğine konar. Bir türkü söylenir Âşık Mahzuni’den.
Kerem Han




Yorumlar