top of page

Öykü- Mehmet Oral- Cennete Giden Yol

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 2 gün önce
  • 7 dakikada okunur

Çok geçtim bu yollardan. Bizi görür görmez havlamaya başlardı, koyun sürülerini bir arada tutan çoban köpekleri. Vakitli vakitsiz öten horozlar, yarılanmış cam boşluğundan aracın içine sızan kesif kokular karşılardı her gelişimizde. Başakların boynunu büktüğü hasat zamanlarında tezek kokusu, baharda yağmur yemiş toprak kokusu, yol kenarında aval aval bakıp böğüren inekler…

"Yan camlardan dışarıya bakma, gözlerin yolu takip etsin! Başın döner, araba tutar" derdi babam. Babamın sözüne uyduğumdan değil de midem bulanmasın diye hep ileriye bakardım. Kusmamın tiksintiyle karşılanacağını düşündüğümden belki de.

İlkokul yıllarımdı. Yaz tatillerinde, bayramlarda köye gider; bir iki gün kalırdık. Bayramlık yeni elbisemle arabadan inerken bakışlar üstümde olurdu. Hayranlık, imrenme yüklü o bakışların odağında olduğumu bilmenin çocuksu duygusu gururumu okşadıkça dikleşirdi omuzlarım. Ulaşılmaz, ayrıcalıklı bir konumda hissederdim kendimi. Köyde etrafımı saran çocuklar, ilkin baştan aşağı süzerlerdi beni. Sonrasında art arda gelirdi sorular. Futbol topum var mıydı? Kramponum? Bisikletim de var mıydı? Hepsine “Var!” derdim. Oysa varsılın yoksula caka satmasının kanıtıydı bu üç harfli yanıt.

Büyüklerin ellerinden öpüp alnıma değdirmem, her bayramda tekrarlamam gereken saygı kuralının başındaydı. Yanaklarımdan makas alan, sarılıp öpen, şefkatle başımı okşayan akrabaların gülen gözlerindeki içtenlik, çekingenliğimi kısa bir süre de olsa unuttururdu. Unutulmayanlar da vardı tabii; Allah’ın kabul ettiği, çocuk ruhumun kabul etmediği…

 Yine bir bayram sabahıydı, halamın çığırtkan sesiyle uyanmıştık. Güneşin kaçamak ışınlarına maruz kalmamıştık henüz. Çapaklı gözlerimle avluya çıktım. Su serpilmiş topraktan yayılan koku, görüntülerden daha netti. Herkeste bir koşturmaca… Halamın elinde çivit mavisi demlik, bardaklara çay dolduruyor. Kızının elinde tandır ekmeği, sıcacık. Annemle yengem, asma altındaki masayı hazırlıyor, büyük amcam oğullarına talimatlar yağdırıyor, babamın sigarası dudak arasından düştü düşecek… Üstüne muşamba serili büyük dikdörtgen masa, iştah kabartan kahvaltılıklarla donatılmıştı. Yumuşacık tandır ekmekler, köy yumurtası, köy peyniri, tereyağı, zeytinin yeşili, siyahı, üzüm pekmezi… Çay bardakları karıştırılırken sohbet aralarında işitilen şıngırtılar, görüntü ve tatlarla birleşince içimi tarif edemediğim hoş bir duygu kapladı. Böyle zamanlarda bir ve beraber olmayı seven aile oluyorduk biz. Büyük amcamın her şeyi vardı, yokluğu bilmezdi. Bizim de vardı, büyük amcamdaki kadar olmasa da. Küçük amcamın neyi vardı? Yıllarca merak ettim. Bu avluda eksik olanın cevabını aradım durdum. İki avlu arasında, büyük amcamla babamın, küçük amcama karşı ördükleri görünür-görünmez duvarları sorgulama yaşıma geldiğimde hatırlayacaktım.

Kahvaltı faslından sonra büyük amcamın benden büyük üç oğlu, avlunun köşesinde birbirine sokulmuş üç koçtan birinin arka bacaklarından tutup ite kaka ağacın altına getirdiler. Üç ayağını kendir halatla bağladılar. Büyük amcam bıçağı bıçakla bilemiş, babam dizini hayvanın karnına bastırmıştı. Tekbir getirdiler hep bir ağızdan, üçer kez. Allahu ekber Allahu ekber, Lâ ilâhe illallahu vallahu ekber. Allahu ekber ve lillahi'l-hamd Büyük amcam hayvanın boğazını kestiğinde oldu ne olduysa! Fışkıran kan yeni kazılmış çukura aktı, aktı, aktı. Kan koyulaştı, katılaştı neredeyse. Halam, işaret parmağını kana batırdı; sonra da alnımın tam ortasına bastırdı kanlı parmağını. Koç kanıyla damgaladı beni. Midem bulandı, başım döndü, yer döndü, gökteki bulutlar döndü, kusmaya başladım. Annem elimden tuttuğu gibi uzaklaştırdı o kan ve kusmuk kokusundan, küçülten bakışların önünden kurtardı beni. Yüzümü musluğa yanaştırdığında bacaklarım titriyordu. Elime, yüzüme bulaşan kusmuğu yıkayacak dermanım yoktu. Annem elimi, yüzümü güzelce yıkadı. Annemin, arkamızdan gelen halama ters ters bakışını yakaladım yüzümü silerken.

 Kurban kesilen yere geri döndüğümüzde, koçun boynuzundan tutup kellesini gövdesinden ayırdıklarını gördüm. “Allah kabul etsin! Allah kabul etsin!” sesleri uğuldadı kulağımda. Az önce kurbana dikkat kesilen gözler bana çevrilmişti bir anda. Acıyarak gülümseyen, küçümseyen, tuhaf bakışların arasında ezildim, küçüldüm, huzursuz oldum. Amcaoğullarımın arabadan inerken imrenerek bakan gözleri anlam değiştirmişti. Benzimin atması, dizlerimin titremesi, kalbimdeki çarpıntı, gözlerimin kanlanması kimsenin umurunda değildi. Annemin eli omzumda, gözleri üstümde. Sadece onun umurundaydı perişan halim. “Erkek adam korkmaz lan!” dedi amcam. Elindeki kanlı bıçağı gösterdi, “Alışacaksın oğlum, kana da bıçağa da.”  “Alışacak, alışacak,” diyen halam, erkekleşmiş sesiyle gülüyordu.

Koçun ayaklarındaki halatı gevşettiler. Başsız gövde hâlâ can çekişiyor, boşluğa tekme savuran bacakları çırpınıyordu. Dakikalar içinde yüzdüler derisini, gövdeye kancayı geçirip dut ağacına astılar. İşkembeyi yardılar, içini boşaltıp su dolu leğende yıkadılar; avluya akan kirli sarı su, işkembeden boşalan artık kokusu, havadaki kan kokusu… midem çalkalanıyor, gözlerim kararıyordu. Yine de gözlerimi onlardan ayıramıyordum. Koçun etini, kemiğini çam kütüğüne yatırdılar; satırla parçaladılar. Sırtını, döşünü, kolunu, budunu itinayla kemiklerden ayırıp aile arasında pay ettiler. Gerisini, büyük küçük pay edip poşetlediler; tepsiye doldurarak amcaoğullarımın eline tutuşturdular. Küçük bir tepsi de benim elime. Anneme baktım, imdat, der gibi. “Sevaptır oğlum, hadi,” dedi, gözüyle kapıyı gösterdi. Kapı kapı dolaşıp kurban kesemeyen yoksullara kurban eti dağıtan amcaoğullarımın peşinden sürüklendim. O gün amcaoğullarımla poşetlere konulmuş etten çok etli kemik dağıttık.

Babam, ailenin ortanca oğlu, dedemden kalan eve büyük amcam çökmüş. “Şehirde işin var, evin var zaten,” demiş babama. Bayramdan bayrama, yaz tatillerinde bizim de evimizmiş orası, gelme diyen mi varmış. Küçük amcamın evi büyük amcamın evine bitişik. Husumet var aralarında. İki avlu arasında insan boyunu aşan, sıvasız, briketle örülü bir duvar.   Küçük amcamla babam arasında da duvar vardı, babamın zihninde ördüğü aşılmaz bir duvar. Küçük amcam, gelenek ve göreneklerimize karşı saygısız, aykırı bir adamdı babamın gözünde. Büyük amcama göre, fikri zehirliydi küçük amcamın. Onlar yanımızdaysa iki evi ayıran duvara bakmaya bile korkardık.  O duvarın arkası yasaklı alandı.

Koçlar kesilirken halam, “Kurban kimin adına kesiliyorsa öteki dünyada kurbanın sırtına binip sırat köprüsünden sorunsuzca cennete geçecek,” diyordu. Halam gibi koca cüsseli birini o hayvancağız nasıl taşıyacak? Yoksul olduğu için kurban kesemeyenler sırat köprüsünden geçemeyecek mi, sorularını düşündükçe bir gülme tutmuştu beni. Hem de kıldan ince, kılıçtan keskin bir köprü.

Öğleye doğru kavurma kokusu sarmıştı evi, avluyu, sokağı bile. Bayramlaşmaya gelen akrabalar, küçük amcamı kötüleyip durdular. Sümüklü böcekler, gümüş renkli izler bırakarak yosunlu su arkının çevresini mesken edinmişti. Avlusu toprak evin her bir yanında karasinekler uçuşuyordu…

***

Köye uğramayalı yıllar oldu. Dile kolay, yirmi bir yıl… Babamın vefatına yetişemediğim için içim buruk, öfkeli. Öleli bir ay olmuştu. Ölüm döşeğindeyken vasiyet etmiş anneme. “Oğluma söyle, bayramlarda köyü ziyaret etsin. Cennetin yolu sılayırahimden geçer,” demiş. Küçük amcamla yıllardır konuşmayan babamın vasiyeti de cennete giden yolu tarif ediyordu. En azından kansızdı. Ne kıl ne kılıç barındırıyordu.

“Babanın vasiyetini yerine getirmezsen hakkımı helal etmem,” diye tutturdu annem. “Tamam,” dedim bir kere. Mecburum, köye gideceğim. Ağustos ayının ortası, hava sıcak mı sıcak, boğucu. Yola çıkmak akıl kârı değildi ama babamın vasiyeti vardı. Çekirdek ailemle yola koyulduk. Kurban Bayramı’nın üçüncü gününe denk getirdim ziyaretimizi. Yol boyunca oğluma, "Yan camlardan dışarıya bakma, gözlerin yolu takip etsin! Başın döner, araba tutar," diyen bendim şimdi. Eski şose yol, sathı pek düzgün olmamakla beraber, yıllar sonra da olsa asfalt yüzü görmüştü nihayet. Yirmi bir yıl öncesine göre daha çok koyun sürüsü vardı yola yakın arazide. Çoban köpekleri daha azılıydı, en çok onların havlaması işitiliyordu. Horozlar tek tük ötüyordu artık. Tezek kokusu, toprak kokusuna galip gelmişti. Besili inekler otlamakla meşguldü. Eşeklerin çoğaldığını, serenat yapar gibi anırdıklarını duyuyordum… Şehirden köye dönüş mü başlamıştı?

Köye vardığımızda anlam veremediğim bir gariplik sezdim. Sanki gelişimizi önemsemeyen ifadelerle karşılanmıştık. Terli yüzlerde, “Hoş geldiniz,” diyen soğuk ses tonlarında besbelli telaş vardı. Çok sürmeden anlaşıldı mesele. İki gündür elektrikler kesikmiş.

Eskiden, köydeki her yoksul haneye dağıtılan kurban etinin artık kimseyle paylaşılmadığını, etlerin derin dondurucularda muhafaza edildiğini öğrendim. Kurban kesenler, elektrik kesintisi uzun sürerse etlerin ziyan olmasından endişe ediyordu. Büyük amcam da dâhildi endişeliler grubuna. Derin dondurucuda saklanan kurban etleri bozulmasın diye jeneratör arayanlar, şehrin soğuk hava depolarına et taşıyanlar birbiriyle yarışıyordu. Bayram, kurban kesmekten ibaretti. Bayramlaşma, paylaşma unutulmuştu.

Büyük amcam, küçük amcamın evini işaret ederken kaşlarını çatarak söze başladı. “Yeğenim, sen bilmezsin! Amcan olacak şu zındık var ya, dinsiz imansızın tekidir. Namaz kılmaz, oruç tutmaz. Herkesle iyi kötü geçinir de bir bize düşmandır, bilesin. Dün geldi kulağıma, ileri geri konuşmuş yine. Ne yapayım yani, elektrikler kesikse bana ne! Kurban etini dağıtmayan aç gözlüler düşünsün, demiş kitapsız.”

Küçük amcamın bize yasaklı evini merak içinde geçti çocukluğum. Korkulu rüyalarıma ev sahipliği yapmış bu gizemli evi görmeyi hayal ediyordum. Ev ahalisi, üzüm toplamak bahanesiyle bağa gitti. Eşim ve oğlum da onlara eşlik etti. “Sen de gel, iş-miş yok şimdi, üzümler olmadı daha, gezeriz,” dedi halam. Yorgun olduğumu, asma altındaki sedire uzanıp dinleneceğimi söyledim; onlara katılmadım. Herkes gidince sedire uzandım. Küçük amcamın avlu duvarından taşan ağaçlarına takıldı gözüm. Düşündüm, neden küçük amcamı ziyaret etmiyorum ki? Fırsat bu fırsat!

Malum, köy evlerinin bahçe kapıları kilitlenmez. Bunu bildiğimden paslı demir kapının topuzunu çevirdim. Gıcırtıyla açılan kapıdan bahçeye adım attığımda kavisli bir patika uzanıyordu önümde. Etrafımı saran söğüt dallarını okşayarak ilerledim. Bahçe ki ne bahçe. Meyve ağaçları, servi, oya, ardıç ağaçları; lavanta, gül, sardunya, papatya, zambak, püskül çiçeği adını bilmediğim envaiçeşit çiçek… Botanik bahçesinden farksızdı. Küçük yapay şelalenin dibinde su göleti, içinde yüzen ördekler. Çiçekten çiçeğe konup havalanan, dans eden kelebekler... Büyük amcamın avlusundayken işittiğim kuş cıvıltılarının kaynağı burasıymış meğer. İnsanın içine huzur salan bu yerin sahibi; müstakil olmayı seçmiş, yaşam alanını güzellikle çevrelemiş, küçük amcam mıydı? Yalnızca aile albümümüzde gençlik fotoğraflarını gördüğüm, ailenin ötekisi küçük amcam mı yaratmıştı bu cennet bahçesini? İnanamıyordum!

Tuğlaları yosun tutmuş evin verandasında, yuvarlak bir masaya yakın sandalyeye kurulmuş bana bakıyordu küçük amcam. Verandanın girişinde, perdahlanmaktan çukurlaşmış mermer basamakta durdum. “Vahit amca,” dedim, “Umut ben. Yeğenin.” Ayağa kalktı, “Hoş gel…” diyebildi. Sözünü tamamlayamadan sarıldı bana. İçimi sızlatan, samimi bir sıcaklık vardı o sarılışta. İnzivaya çekilmiş amcamın bakışlarında, oyundan çekilen ama oyundan gözünü alamayan koca bir çocuğun dargınlığı okunuyordu. Oturmam için eliyle öteki sandalyeyi gösterdi. Gözlüğünü masaya bıraktı, yaşaran gözlerini elinin tersiyle sildi. Hâl hatır sorularını sıraladı, usule uygun şekilde yanıtladım. Sonra ben sordum o yanıtladı. “Eşin, çocuğun nerede?” dedi. “Amcamlarla birlikteler, bağa gittiler,” dedim. “Hımm… Şimdi anlaşıldı!” dedi ve gözleri uzaklara dalıp gitti.

Birkaç dakika hiç konuşmadık. Suskunluğu bozmak istedim, merak ettiğim, sormak istediğim çok şey vardı. “Bir şey mi oldu amca?” dedim.

“Şimdi değil de geçmişte çok şey oldu,” dedi, “sana ne anlattılar bilmiyorum. Bir de benden dinle. Annem, yani ninen öldüğünde civar köylerden taziyeye geldiler. Fetva verir gibi konuşan uzun sakallı, takkeliler vardı aralarında. Yan taraftakinin dostları desem daha doğru olur. Merhumenin annemiz olduğunu bildikleri için anneliğin kutsallığından, cennetin annelerin ayakları altında olduğundan söz ettiler. ‘Cennet annelerin ayakları altındadır diyorsunuz ama bizim buralarda, anneler kocalarının ayakları altında. Buna ne diyeceksiniz?’ demiştim. Şok etkisi yaratan bu çıkışım, ahaliyi de sakallı tayfasını da çıldırtmıştı. Homurdanmalar bağırışlara, hiddetlenmeler hakaretlere dönüşmüş; karşılarında sırıtma cesaretimse şiddete kapı aralamıştı. Abilerim, yakın akrabalarla birlikte beni aralarına alıp kemiklerimi kırasıya dövdüler. El âleme rezil etmişim ailemizi; yakışık almayan sözlerimle, hallerimle soylu ailemizi toplum içinde küçük düşürmüşüm. Barıştırmak, uzlaştırmak için hatırı sayılır insanlar araya girdi. Özür dile de bitsin bu küslük, dediler. Kabul etmedim. Hayattan elimi eteğimi çekecek değildim. Anamdan, babamdan kalan hakkımı aldım; aile bağlarımı kestim. Uzun lafın kısası, insana huzur veren yer nereyse, cennet orasıdır yeğenim.” dedi amcam; ağaçların, kuşların sesine kulak verdi.

Küçük amcam kendi cennetini kurmuştu. Bahçeyi gezerken aralıksız konuşuyor; ağaçlara, çiçeklere dair bildiklerini bir bir anlatıyordu. Kümesten yumurta topladık, ağaçtan erik koparıp yedik, eğildik lavanta kokladık. Zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım. Yanından ayrılırken kapıya kadar eşlik etti. Sarılarak vedalaşırken, “Korkma ondan yeğenim, yine gel,” dedi.

Büyük amcamın evine döndüğümde ikindi vaktiydi. Oğlum ayakta, annesinin oturduğu sandalyenin sırtına dirseğini dayamış, avucundaki üzüm salkımından taneler koparıp ağzına atıyor, yüzünü ekşitiyordu. Büyük amcam asmanın altında namazını kılmış, dizüstü oturmuş, avucunu açmış, dua ediyordu. Amcamın sağ tarafına, yüzünün yarısını görebildiğim sandalyeye oturdum. “Âmin!” deyip ayaklandı amcam. Plastik terliklerini giydi, toprağa serilmiş seccadeyi yerden kaldırdığı gibi silkeleyip özenle katladı, sedirin köşesine bıraktı. Az önce, elinde doksan dokuzluk tespihiyle dua okuyan, Allah’tan mağfiret dileyen, cennetine kabulünü isteyen huşu içindeki amcam, kısık gözlerle bana baktı. Hayra alamet değildi o bakışı, imalıydı. Suçlayıcı, hesap soran, ayıplayan bakış. Yüzünü, iki avlu arasındaki yüksek duvara çevirdi. Hafifçe esen tatlı bir yel, küçük amcamın bahçesinden lavanta kokusu getiriyordu.

“Küçük şeytanın evine gittin değil mi?” dedi.

“Aslına bakarsan!” dedim, “senin asla gidemeyeceğin yere gittim.”


Mehmet Oral

 
 
 

Yorumlar


bottom of page