top of page

Öykü- Çilem Kılıç- Başka Bir Zamana Kaldık

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 15 saat önce
  • 5 dakikada okunur

"Ölümümüzden sonra başka bir ömür gerek; ki biz bu ömrü sevgiliye kavuşma ümidiyle tükettik."

Sadi Şirazi

 

Yirmi yıl sonra ilk kez yan yana oturuyorlardı. Akşam güneşi denizin üzerine kızıl bir perde sererken, rüzgâr ikisinin de suskunluğunu usulca okşuyordu. Bankın soğuk demirine rağmen aralarında yıllardır hiç unutulmayan o sıcaklık dolaşıyordu; sanki geçen onca yıl, şehirlerin gürültüsü, kırgınlıklar, başka hayatların ağırlığı o an denizin kıyısında çözülüp gitmişti.

İkisi de konuşmak için acele etmiyordu. Birbirlerinin yüzüne bakmaya çekinircesine, ufkun mavisine tutunmuşlardı. Yirmi yıl önce yarım kalan bir cümlenin devamı şimdi havada asılıydı; sadece birinin cesaret edip nefes almasını bekliyordu.

Kadın, gözlerini ufka mıhlamış gibi duruyordu ama aslında yıllar öncesinin bir akşamına dönmüştü zihni. Sessizliğin içinde sadece kendi hatıralarının sesi vardı.

Bir evin geniş salonunda… Aynı şeye inanan insanların kurduğu bir dost meclisi. İçten kahkahalar, samimi sohbetler, sobanın üzerinde fokurdayan çaydanlık, yoğun tütün dumanı…Ve kalabalığın tam ortasında, dizinin üstünde sazla oturan bir adam. Başını hafif yana eğmiş, parmakları tellerin üzerinde gezinirken sanki dünyayı susturuyordu.

Kadın; o akşamı ilk kez yaşıyormuş gibi. Adamın güzel sesini, söylediği türkünün sözlerini anımsadı;

Bre Sivas dağları da dağları

Kucak açar giden yolları

Sarsam seni savaş diye aşk diye

Ana diye diye yar diye diye

Türkü ağır ağır yükselirken meclis sessizleşmiş, herkes kendi içine dönmüştü. Fakat kadın için o türkü sadece ona söyleniyormuş gibiydi; göz göze geldiklerinde bunu anlamıştı.

Adam da tıpkı kadın gibi, şimdi o bankta otururken, yıllar önce başka bir gece avucunda hissettiği sıcaklığı anımsadı.

Bir açık hava konserinin ortasında, kalabalığın tozu havaya karışıyor, sahnedeki davulun vuruşları göğüs kafesinde yankılanıyordu. İnsanlar coşkuyla halaya durmuş, parmaklarının ucundan ruhlarına kadar yayılan bir neşe akıyordu. Adam kimsenin çağırmasına gerek kalmadan kendini o dairenin içine bırakmış, ritmin akışına kapılmıştı.

Döne döne, güle oynaya, halayın her adımında kalabalık büyüyordu. Ama adamın gözleri, halka ne kadar genişlerse genişlesin, hep aynı noktayı arıyordu: kalabalığın gerisinde duran, saçları rüzgârla hafifçe savrulan kadını.

Bir döndü. Gözleri onu buldu. Bir daha döndü–yine oradaydı. Üçüncü kez baktığında artık kaçacak yer kalmamıştı. Ve o an, bakışlarının içindeki o sessiz çağrı her şeyi susturdu. Elini uzatmadı, seslenmedi... Yapmasına gerek yoktu. Gözleriyle “Gel” dedi yalnızca. “Bu ritme sen de karış.”

Kadın önce tereddüt etti; kalabalığın coşkusu ile kendi çekingen kalp atışları birbirine karışmıştı. Ama adamın bakışlarındaki sıcaklık, sanki yıllardır içini ısıtan bir sobanın aleviymiş gibi çekti onu. Adımlarını ağır ağır halayın yanına götürdü.

Adam halkada yeniden döndüğünde kadın artık oradaydı. Müzik yükselirken elleri ilk kez birbirine uzandı… Ve kenetlendi.

O temas– bir davulun göğü titreten vuruşundan daha derin, içerden bir şeydi. Halayın ritmi ne kadar hızlı olursa olsun, o an ikisinin dünyası yavaşlamıştı. Avuçlarının arasında, yeni bir hikâyenin henüz duyulmamış ilk cümlesi vardı.

Bunlar gibi birçok anı kıvılcımı, ikisinin iç dünyasında ardı ardına parıldadı durdu.

Dergi satışına çıktıkları bir gün küçük bir kahvede, yağmurdan sırılsıklam oturup iki çay söylemişlerdi. Kadının saçlarından damlayan suyu izlerken adam, hiç kimsenin yağmuru onun kadar güzel taşıyamayacağını düşünmüştü.

Başka bir gün yokuş yukarı yürürken kadın nefes nefese kalmış, adam onun fark etmeyeceğini düşünerek elini sırtına koyup hızını yavaşlatmıştı. Kadın o an hiçbir şey söylememişti ama omuzlarının ardına gizlediği küçük gülümsemeyi adam hala hatırlıyordu.

Bir bayram sabahı… kalabalık içinde bayramlaşma sırası kendilerine geldiğinde adam kadının yanağına düşen bir tutam saçını kulağının arkasına yerleştirmişti. İkisinin de kalbi o an, sanki dışarıdan duyulacak kadar hızlı atmıştı.

Uzun süren sessizliği bozan kadın oldu. Gözlerini denizden ayırmadan konuştu.

“Biliyor musun…” dedi, sesi neredeyse rüzgâra karışacak kadar alçaktı. “Hapisten çıktığını duyduğumda içimde bir şey yerinden koptu.” Bir an durdu, “Aradan bunca yıl geçti…Herkes kendi yoluna gitti…Ben de öyle sandım. Ama senin çıktığını duyunca, içimde saklı duran defter yeniden açıldı. Sayfalarını kapatmıştım sanıyordum, meğer sadece kimse dokunmasın diye derine saklamışım.” Ellerini bankın kenarında birleştirdi; konuşurken parmaklarının titrediğini fark etti. “Dünya gözüyle seni bir kez daha görmek istedim. Ne sen beni çağırdın ne ben senden bir şey bekledim. Ama yine de geldim. Çünkü içimde bir yer …hâlâ seni tamamlanmamış bir cümle gibi taşıyor. Buraya gelmemin tek nedeni buydu, seni gerçekten iyi misin diye görmek. Hayatta mısın...yoksa artık yalnızca bir hatıra mı?”

Adamın yüzüne baktı; yılların ağırlığı, çizgilere gömülmüş bir hikâye gibi duruyordu. Ama kadın zamanın onun bedenine bıraktığı izleri acı ya da şaşkınlıkla değil, müthiş bir hayranlıkla izledi. Kadın, yüzündeki yılları gördü. Ama onu tanımakta zorlanmadı.

“Sana o günlerde – gençliğimizde – bir kez bağlandım ben, öyle bir bağ ki…zamanın, şehirlerin, yolların, hatta onca sessiz yılın bile koparamadığı bir şey bu. Ruhuma değen ilk el sendin…ve insan ruhuna bir kez dokunulursa, o yer hep sende kalır.” dedi. Yumuşak ama kararlı bir sesle.

Adamın yüzüne bakıp bir süre sustu. Sanki yıllardır kimsenin duymadığı bir gerçeği ilk kez söylemeye hazırlanıyordu. “Ben kendi yoluma gittim, evlendim. Çocuklarım oldu. Kendime bir hayat kurdum... ama içinde yoktum.” Bir rüzgâr esti, saçının teli yana savruldu.

“Bazen düşünüyorum…Seninle olsaydım… kendimi kanıtlamak zorunda kalmazdım. Sesimi kısmam gerekmezdi.” Parmaklarını dizlerinin üzerinde birbirine kenetledi, konuşurken gözleri hafifçe parladı. “Bizim aramızda güç yarışı olmazdı, kim daha çok verecek, kim daha az isteyecek… Hayat… bana yük değil, yol olurdu. Kendimi hiçbir zaman tamamlanmamış bir cümle gibi hissetmezdim.” Bir an durdu. “Artık insanlar kalbiyle sevmiyor,” dedi. “Hesap yapıyorlar. Kim ne kazandırır ne kaybettirir…Ama ben seni hiç böyle sevmedim.”

Yüzünü adama çevirdi; gözlerinde hüzün değil derin bir açıklık vardı.

“Seni unutmadım. Çünkü unutursam ben de kaybolacaktım. Seni sevmekle bu dünyanın kirinden, hesaplarından uzak kaldım. İçimde insan olduğumu hatırlatan tek güç senin sevgindi.”

Adam hala susuyordu ama kadın başını ona çevirdiğinde, yüzündeki o tanıdık ifadeyi gördü. Zamanın yirmi yıldır üzerine serdiği gölgeyi yaran bir şey oldu: Adam başını eğdi. Parmakları bankın üzerinde birbirine dokundu, sonra geri çekildi; sanki yıllardır alıştığı bir mesafeyi aşmaya çekinir gibi.

“Ben de…” dedi, sesi ilk kez duyuluyordu. Kısık, ama duru. “Ben de unutmadım.” Gözlerini denize çevirdi, konuşurken kadına bakmadı. “İnsan bazı şeyleri geride bırakmıyor. Sadece… üstünü örtüyor.”

Kısa bir nefes aldı.

“Benimki de öyleydi.” Ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi. “Geçen yıllar…” dedi, “benden çok şey aldı.” Sonra çok hafif bir gülümseme geçti yüzünden. “Ama seni almadı.” Bu kez başını kadına çevirdi. “Sen hep… oradaydın.” Sustu. Söyleyecek başka şeyler varmış gibi, ama söylememeyi seçmiş gibi. Sonra: “Geç kalmadık,” dedi. “Sadece…başka bir zamana kaldık.”

Gülümsedi. Sessizce, derinden. Tıpkı gençliğinde olduğu gibi…Aynı gülümseme. Kadının içi bir anda ısındı; o gülümseme hiçbir çizgiye, hiçbir yaşa, hiçbir uzaklığa yenilmemişti. Yüzüne düşen kumral ton, dudak kenarlarından hafifçe aşağı doğru sarkan gür bıyığı, gülümserken hala aynı şekilde kıvrılıyordu. Ama en çok da gözleri…Ela gözlerindeki yeşil hareler, hiç solmamış, gençliğinde bakarken insanın içine yürüyen o ışık, şimdi daha durgun ama daha derindi. Kadın bu hareleri görünce, kendi içindeki genç kızın bir anlığına yeniden uyandığını hissetti.

Adam, olanca ağırbaşlı tavrıyla elini hareket ettirdi. Sessizliğin içinde bir sıcaklık uzandı kadına doğru. Kadında tereddütsüz uzattı elini. İki el bankın üzerinde buluştu, parmak uçları ürperdi. Adamın eli eskisine göre daha kemikli, daha zayıf ama hala aynı tanıdık sıcaklıktaydı. Kalın çerçeveli gözlükleri, gömleğinin üzerine giydiği tek renk kazağı, kanvas pantolonu, siyah botlarıyla eski zaman romanlarından fırlamış gibiydi. Bir zamanlar kadının kalbine yol yapan o ses kelimeler yerine yine bir türküyle geri döndü:

Bir fırtına tuttu bizi, deryaya kardı.

 

O bizim kavuşmalarımıza yârim mahşere kaldı.

Mahpushanede yata yata her yanım çürüdü.

Yollarına baka baka a yârim ela gözler süzüldü.


Çilem Kılıç 


 
 
 

Yorumlar


bottom of page