Öykü- Murat Boğurcu- Rüyanın Ertesinde Yol Ayrımı
- İshakEdebiyat

- 10 saat önce
- 3 dakikada okunur
Gözlerimi kapattığımda zihnimde siyah bir deniz belirir. Sessizdir; ama derinlerinde fırtınalar gizlenir. Her dalga, kırık bir anı, yarım kalmış bir söz ve unutulmuş bir seçim taşır kıyıya. İnsan bazen kendi denizinde boğulmayı seçer; bazen de sahile ulaşmak için bir hayalin pusulasına tutunur. Peki, benim rüyam?
Gece sessizliği, odanın duvarlarına çökmüş ağır bir battaniye gibiydi. Saatin tik takları, zihnimde yankılanan uzak bir müzik gibi hem huzur hem rahatsızlık veriyordu. Pencerenin kenarında otururken sokak lambasının solgun ışığında titreyen bir gölge gördüm. Kendi gölgem miydi, yoksa başka bir şey mi? Birkaç saniye baktım, sonra gözlerimi kapattım.
Bütün göğü siyaha boyayan gece, denizin maviliğini bastıramıyordu. Suyun yüzeyinde parıldayan dalgalar yosun kokusunu uyandırıyordu. Havada buharlaşan tuz genzimi yakıyordu. Sonsuzluğa uzanan kaldırımda tek başıma yürüyordum. Ne aradığımı bilmeden attığım her adım amaçsızlığı büyütüyor, içimdeki durağanlığı derin bir boşluğa dönüştürüyordu. Çevreme bakındım; tanıdık bir yüz ya da ışığı yanan bir mekân aradım. Hiç kimse yoktu. Hatırlamaya çalıştıkça başım zonklamaya başladı. Sıradan bir ağrı değildi; sanki iki yandan sıkıştırılıyordum. Kim olduğumu hatırlıyor gibi olup sonra yeniden yitiriyordum. Dayanamayıp bağırdım. Boğazımın yırtıldığını hissettim, sonra sesimin tüm bedenimden aktığını gördüm.
Uyandım. Yine rüyaymış. Üstüm başım terden sırılsıklam, havuza düşmüş gibiydim. Bardaktaki suya dokunmaya bile tereddüt ettim. Bu kâbus, hayatımın anlamsızlığını bir korku filmi gibi önüme seriyordu. Haftalardır aynı rüyayı görüyordum; bir yerde takılıp kalmıştım. “İnsan neden sürekli aynı rüyayı görür ki?” diye düşündüm. İçimde filizlenen korkunun tohumu çoktan atılmıştı.
Saat üçü geçmişti. Ofiste tek başıma oturuyordum. Klavyenin tıkırtısı bir süreliğine ruhumu oyaladı ama rüya aklımdan çıkmadı. İnsan kaynaklarından Emel, rüya yorumlamaktan anlardı. Onun odasına gittim. Kahvesini yudumlarken anlattıklarımı dinledi, sonra bir dervişin dinginliğiyle gözlerimin içine bakarak konuştu:
—Mertciğim, durumun pek iç açıcı değil. Yaşadıkların bilinçaltına sızmış. Rüyada yalnız kalmak hayra yorulmaz. Yakında zor bir durumla karşılaşacaksın ve hiç kimse yardım etmeyecek. En yakındakiler bile yanında olmayacak. Dikkatli ol!
Sözleri beni mıknatıs gibi çekti. Bir an sustum, sonra itiraz ettim:
“Alt tarafı rüya Emel Abla. Fal bakar gibi konuşuyorsun. Gerçekten yalnızım, evet, ama başıma ne gelebilir ki?”
Yüzü sertleşti:
“Parlak Oğlan! Söylediklerimi beğenmiyorsan neden geldin? Çoğu zaman dediklerim çıkar. Bekle ve gör. Git Yelda ablana sor, o da doğrular.”
Üzerine gitmekle hata ettiğimi anladım. “Tamam, sorarım,” dedim. Ardından uyarısını yineledi: “Yakın bir zamanda bana koşarak geleceksin Parlak Oğlan!”
Emel Abla bana bu lakabı sarı saçlarım ve mavi gözlerimden dolayı takmıştı. Ama ben seçiciliğim yüzünden birçok fırsatı geri çevirmiş, yalnızlığı kendim seçmiştim. Rüyalarım bile yalnızlığımı yüzüme vuruyordu.
Ertesi gün çıkışta Cumhuriyet Caddesi’nden yürürken bir tabelaya takıldım: “Tarot Falı ve Rüya Tabirleri” Daha önce fark etmemiştim. Emel’in söyledikleri aklımda iken, “Ne kaybederim ki?” diyerek içeri girdim. Loş ışık, tütsü kokusu ve kartların titreyen gölgeleri arasında gözlerim masanın başına kaydı. Donakaldım: Karşımda Emel Abla oturuyordu. Dudaklarım kurudu, sesim boğazıma düğümlendi. İçimde tek bir cümle yankılandı: Kaçamazsın.
“Emel Abla… senin ne işin var burada?”
O ise sakindi:
“Asıl işim bu. Senin ne işin var burada? Söylediklerim yetmedi, üstüne para mı vereceksin?”
Şaşkınlıkla dinledim. O hayatımın aynasını açar gibiydi. Sonra devam etti:
“Takıldığın rüya bir yol ayrımında olduğunu söylüyor. Hep aynı yerde dönüp durman, hayatındaki çıkmazın yansıması. Yalnızlığı seçmişsin; ama rüya seni uyarıyor: böyle devam edersen daha kötüsü gelecek. Yalnızlığı bırak. Yoksa rüyanın ittiği uçurum çok derin olacak.
Sözleri içime işledi. Korku damarlarımda dolaştı. Elleriyle gözlerimin içine bakarken “Hayatını değiştir. Gerisini sen yapacaksın,” dedi.
Akşam eve döndüğümde zihnim hâlâ onun sözlerinde dolaşıyordu. “Hayatını değiştir.” Ama nasıl? Hangi adımla? Birden aklıma Helin geldi. O güne kadar bakışlarını fark etmemek için kör gibi davranmıştım. Belki de gözlerimde aradığım ışık çoktan yanı başımdaydı. Yine de kolay değildi; telefona uzanırken elim titredi. Sanki yanlış numara çevirirsem yeniden o karanlık denize düşecekmişim gibi bir korku vardı içimde. Cesaretimi toplayıp aradım. “Bir gün iş çıkışı bir şeyler içelim mi?” dedim. Sesim titrek, kelimelerim eksikti. O ise sakin bir gülümsemeyle kabul etti. Telefonun kapanan sesi bile bana uzun zamandır hissetmediğim bir huzur verdi. İlk buluşmamızda masanın karşısında otururken hâlâ rüyanın gölgeleri içimdeydi. Onun yüzüne bakarken dalgaların uğultusunu duyar gibi oluyordum. Bir ara gözlerimi kaçırdım; sanki karanlık sahilde yine yalnız yürüyordum. Sonra Helin’in sesi geldi:
—İyi misin?
Gözlerimi kaldırdım. Gülüşü, zihnimdeki uğultuyu susturdu. İşte o anda ilk kez, kâbusun kapısının aralanmaya başladığını hissettim.
Günler geçti. Rüyalarım hâlâ geri dönüyordu; bazen aynı sokaklarda, aynı karanlıkta dolaşıyordum. Ama her defasında Helin’in gülüşü, karanlığın içine bir ışık damlası bırakıyordu. Bir ayın sonunda rüyalar büsbütün değişti. Karanlık koridorların yerine açık pencereler, sokak sesleri, çocuk kahkahaları doldu. Yalnızlık yerini yavaş yavaş ilişkilere, renklere bıraktı. Ama hâlâ kendime soruyorum: Eğer o telefonu açmasaydım, hangi uçuruma sürüklenecektim? Ve orada yalnız mı olacaktım, yoksa hiç var olmamayı mı seçecektim?
Belki cevabı bilmek istemiyorum. Çünkü bazen, karanlıkta yürümek, ışığı aramaktan daha güvenlidir.
Murat Boğurcu




Yorumlar