top of page

Öykü- Murat Gözelov- Denizi Kazıyan Adam

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 6 gün önce
  • 9 dakikada okunur

Vay anasını, avradını... Bu ne biçim araba böyle, diye geçirdim içimden.

Cebimde sadece üç beş bozukluk, midemde sabah yediğim bayat simidin ekşisi. Ama bu araba... Bu başka bir şey. Caddenin en cafcaflı mağazasının vitrininde, o devasa camın arkasında bir mücevher gibi parlıyor. Kırmızı değil, ateşin kendisi sanki. Jantlar güneş vursa insanın gözünü alır. Öylece kalakaldım kaldırımın ortasında. İnsanlar yanımdan geçip gidiyor, omuz atıyorlar, "Hadi be kardeşim, yolun ortasında dikilme," diye söyleniyorlar. Duymuyorum.

"Güzel, değil mi evlat?"

Sese döndüm. Yanımda benim gibi eskimiş bir pardösü giymiş, şapkası kaşlarına kadar inmiş bir adam. Elinde yarısı içilmiş bir sigara, dumanı rüzgarda hemen dağılıp gidiyor.

"Güzel ne kelime amca," dedim sesim titreyerek, "araba değil, rüya bu."

"Rüyalar camın arkasında iyidir," dedi adam, acı bir gülümsemeyle. "İçine bindin mi uyandırırlar adamı. Ne iş yaparsın sen?"

"Şu sıralar hiçbir şey," dedim, ellerimi boş cebime sokarak, "Bakınıyorum işte. İki aydır çalmadığım kapı kalmadı. Matbaa dedim, çıraklık dedim, hamallık olsa ona da razıyım. Ama yok. Şehir doymuş amca, her yer insan ama kimseye iş yok."

Adam sigarasından derin bir nefes çekti, sonra vitrindeki o parlak kaportaya doğru üfledi dumanı.

"Bu arabanın sadece bir lastiği senin benim ömrümüzü satın alır," dedi, "Bak, şu koltukların derisine bak. Hiç insan teri değmemiş gibi duruyor. Bizim gibi adamların teri bu dükkanın eşiğinden içeri girse, vitrinin parıltısı söner herhalde."

"Olsun be amca," dedim, hayalimde kendimi o direksiyonun başında canlandırarak, "Bir kere sürsem şunu... Şöyle sahil yoluna vursam. Hiç durmasam. Benzin bitene kadar değil, dünya bitene kadar gitsem. Ne işsizlik kalsa arkada, ne ev sahibinin o asık suratı, ne de her akşam 'bugün ne yaptın?' diye soran annemin o umut dolu, bitkin gözleri..."

Tam o sırada içeriden fırladı mağaza görevlisi. Lacivert takımı jilet gibi, saçları briyantinli. Bize sanki vitrine konmuş iki hamam böceğiymişiz gibi baktı.

"Hadi beyler, hadi... Meşgul etmeyin burayı. Müşteri gelecek," dedi eliyle 'kış kış' yapar gibi.

Yaşlı adam güldü. Hiç istifini bozmadan, "Tamam beyefendi, tamam. Hayal kurma vergimizi ödemedik, gidiyoruz hemen," dedi.

Bana döndü sonra. "Gel bakalım evlat. Bu araba burada durur, eskir, yenisi gelir. Ama senin karnın acıktı, belli. Şurada balıkçıların orada bir fırın var, kırık ekmekleri ucuza verirler. Gel de iki lokma bir şey yiyelim, sonra yine ararız o işi. Belki yarın, ha? Belki yarın o kapı açılır."

Yürüdük. Ben son bir kez arkama dönüp o kırmızı parıltıya baktım. Vitrindeki camda kendi yansımamı gördüm: Omuzları çökmüş, saçları rüzgardan dağılmış, ama gözlerinde hala o delice, o anlamsız umudu taşıyan bir adam.

"Amca," dedim yürürken, "sence o arabayı gerçekten alan adam mutlu mudur?"

Adam durdu, gökyüzüne baktı, martıların çığlıklarını dinledi.

"Bilmem evlat," dedi, "ama biz şu ekmeği bölüşürken ondan daha iştahlı olacağımız kesin."

***

Fırına vardığımızda içeriden gelen o sıcak, unlu koku ciğerlerime bayram ettirdi. Yaşlı adam, cebinden çıkardığı birkaç buruşuk kâğıt parayı tezgâha uzattı. Fırıncı, bizim halimizden anlamış olacak ki, "kırık" dediklerinden değil de, kenarı biraz fazla kızarmış tam bir ekmeği kağıda sarıp uzattı.

"Eyvallah fırıncı güzeli," dedi ihtiyar.

Çıktık. Limana doğru yürüdük. Deniz, Sait Faik’in öykülerindeki o meşhur mavi dumanlı rengini almıştı bugün. Martılar, sanki bizim açlığımızla dalga geçer gibi tepemizde çığlık çığlığa dönüyorlardı. Bir dubanın üzerine yan yana tünedik. İhtiyar, ekmeği tam ortasından "çat" diye ikiye böldü, yarısını bana uzattı.

"Ye evlat, hayaller aç karnına ağır gelir, taşıyamazsın."

Ekmeği dişlerken, "Amca," dedim, "sen ne iş yapardın eskiden? Elin ayağın düzgün, dilin de pabuç gibi maşallah."

"Eskiden dediğin o uzak memlekette her şeydik be evlat. Gazetede dizgicilik de yaptık, limanda çuval da taşıdık. Ama en çok 'bekledik'. İnsan en çok bekleyince yoruluyor. Bak sana bir nasihat; iş ararken ayakkabının altı eskir, o mühim değil. Ama ruhunu eskitme. Ruhun eskidi mi, o vitrindeki arabayı sana hediye etseler binip gidemezsin."

Lokmam boğazıma dizildi. "Benim ruhum çoktan delindi amca. Dün bir tekstil atölyesine gittim. Adam yüzüme bile bakmadan, vasıf ne, dedi. İnsanım, diyemedim tabii. Her işi yaparım, dedim. Güldü. Her işi yapan hiçbir işi yapamaz, dedi, kapıyı gösterdi. Çıkınca o cadde üzerindeki vitrine denk geldim işte. O araba sanki bana, sen buraya ait değilsin, diye bağırıyordu."

İhtiyar sustu. Uzakta, ağlarını temizleyen balıkçılara baktı. O sırada yanımıza ayağı aksayan, zayıf mı zayıf bir çocuk yaklaştı. Elinde birkaç tane kirli mendil vardı.

"Abi, bir tane alır mısın? Siftah etmedim daha," dedi çocuk. Sesi rüzgârda kaybolup gidecek kadar inceydi.

İhtiyar, elindeki yarım ekmeğin ucundan büyük bir parça koparıp çocuğa uzattı. "Al bakalım aslan parçası, para yok ama katık var."

Çocuk ekmeği kapıp bir köşeye çekildi. O an anladım; o vitrindeki araba, o jilet gibi görevli, o ulaşılmaz hayaller... Hepsi bir yalandı. Gerçek olan bu ekmek kokusu, şu topal çocuk ve ihtiyarın bitmek bilmeyen sabrıydı.

"Hadi kalk," dedi ihtiyar, üzerindeki kırıntıları silkeleyerek, "gidiyoruz."

"Nereye amca? İş mi buldun?"

"İş bulunmaz evlat, iş yaratılır. Gel benimle. Limanın öbür ucunda bir arkadaşım var, teknelerin boyasını kazıyacak adam arıyordu. Belki üstün başın batar, ellerin nasır tutar ama akşam eve giderken o vitrinin önünden başın dik geçersin. O kırmızı araba da orada öylece, hapis gibi kalır camın arkasında."

Ayağa kalktım. Ceketimin önünü ilikledim. İçimdeki o işsizlik ezikliği, yerini tuhaf bir öfkeye ve beraberinde gelen taze bir kuvvete bırakmıştı.

"Gidelim amca," dedim, "boyayalım şu dünyayı baştan aşağı. Ama kırmızıya değil, denizin mavisine."

Limanın kirli paslı yollarında, rüzgâra karşı yürümeye başladık. Belki cebimiz hala boştu, belki akşam yine simit yiyecektik ama o an, o dar sokaklarda, o lüks arabanın sahibinden çok daha hür hissediyordum kendimi.

***

Limanın öbür ucu, sanki şehrin geri kalanından kopmuş, kendi kederinde boğulan başka bir memleketti. Paslı zincirler, yosun tutmuş iskele kazıkları ve havada asılı duran o keskin mazot kokusu... İhtiyar önde, ben arkada, tahta iskelelerin gıcırtısı eşliğinde yürüdük.

Nihayet, karaya çekilmiş, gövdesi midye kabuklarıyla kaplanmış devasa bir balıkçı teknesinin önünde durduk. Teknenin adı boyası döküldüğü için zor okunuyordu: “Umut-2”

“Kaptan!” diye bağırdı ihtiyar, “sana taze kan getirdim!”

Teknenin altından, yüzü gözü yağa batmış, ağzında sönmüş bir pipo tutan bir adam çıktı. Gözlerini kısarak bana baktı. Öyle bir bakış ki, sanki ciğerimin röntgenini çekiyordu.

“Bu çocuk mu?” dedi Kaptan, sesi sanki derinden gelen bir gürültü gibiydi. “İnce kollu bu. Çapa çekmeye gelmez, fırtınada uçup gider.”

“Kolları incedir ama derdi ağırdır Kaptan,” dedi ihtiyar, “derdini bu teknenin pasına döksün hele, bak nasıl parlatıyor.”

Kaptan elime paslı, ucu körleşmiş bir ıspatula tutuşturdu. “Bak evlat,” dedi tekneyi göstererek, “şu gördüğün kabukları, şu pası kazıyacaksın. Ama sadece kazımayacaksın; bu tekneyle dertleşeceksin. O anlatacak, sen dinleyeceksin. Akşama kadar bu yüzeyi ayna gibi yaparsan, yevmiyeni alırsın. Yapamazsan, denizin suyu bedava, yıkanır gidersin.”

Güneş tepeme dikildi. Saatlerce o sert metalin üzerinde ıspatula sürttüm. Ellerim önce kızardı, sonra su topladı, en sonunda uyuştu. Her kazımada vitrindeki o kırmızı arabayı düşündüm. O arabanın parıltısı ne kadar kolaysa, bu teknenin altındaki pas o kadar gerçekti. Ter damlaları kaşlarımdan süzülüp gözüme kaçıyor, canımı yakıyordu.

Öğlene doğru yan taraftaki kahvehaneden bir ses yükseldi. Bir radyo çalıyor, yanık bir keman sesi denizin uğultusuna karışıyordu.

“Yoruldun mu lan çocuk?”

Başımı kaldırdım. Kaptan, elinde iki bardak demli çayla geliyordu. Birini bana uzattı. Bardak elime değdiğinde canım yandı ama o sıcaklık içimi ısıttı.

“Zormuş be Kaptan,” dedim, avuçlarımı göstererek.

“Zordur,” dedi Kaptan, iskelenin kenarına çökerek, “dünya böyledir işte. Kimisi o vitrindeki gibi hazır parıltıya konar, kimisi senin gibi o parıltıyı tırnaklarıyla kazıyarak çıkarır. Ama senin çıkardığın parıltı, güneş batınca sönmez. Çünkü o senin alın terindir.”

O sırada limana lüks bir sürat motoru yanaştı. İçinden bembeyaz kıyafetler içinde, ellerinde kadehlerle gülüşen bir grup insan indi. Mağazadaki o tezgahtarın beklediği "müşteriler" bunlardı herhalde. Bize, paslı teknemize ve ter kokumuza öyle bir baktılar ki, sanki biz o limanın bir parçası değil de, manzarayı bozan birer çöp yığınıydık.

İhtiyar, biraz ötede ağları onarırken başını kaldırdı, onlara baktı, sonra bana göz kırptı.

“Bak evlat,” diye seslendi, “onlar denizi sadece üstünden görürler. Maviliğine bakıp kadeh kaldırırlar. Ama denizin kahrını, dibindeki vurgunu, fırtınanın soğuğunu biz biliriz. Sen şimdi o pası kazı bittiğinde, o tekne denize indiğinde, onlardan daha çok sahibi olacaksın bu suyun.”

Akşam ezanı okunurken ıspatulayı bıraktım. Ellerim titriyordu ama teknenin o tarafı parlıyordu. Kaptan geldi, eliyle kontrol etti. Cebinden birkaç kağıt para çıkarıp avucuma sıkıştırdı.

“Yarın güneş doğmadan gel,” dedi, “daha çok işimiz var.”

İhtiyarla birlikte yola koyulduk. Cebimdeki para azdı, ama ağırdı. Mağazanın önünden geçerken vitrine bakmadım bile. O kırmızı araba hala oradaydı, cansız ve soğuk. Benim ellerim ise sıcacıktı, nasır tutmaya başlamıştı ama yaşıyordu.

“Amca,” dedim, “yarın o tekne biter mi?”

“Tekne biter evlat,” dedi ihtiyar gülümseyerek, “ama deniz bitmez. Hayat da öyle. Bir pası kazırsın, öbürü başlar. Önemli olan elinde ıspatulanın olması.”

Karanlık çökerken şehrin ışıkları yandı. Ben artık işsiz bir hayalperest değildim; ben, denizin pasını kazıyan, ekmeğini metalin soğukluğundan çıkaran bir adamdım. Sait Faik’in martıları gibi, rüzgara karşı kanat çırpıyordum artık.

***

Ertesi sabah güneş daha limanın paslı vinçlerine selam vermeden, eklemlerim sızlayarak uyandım. Annem mutfakta çayı demlemişti, dumanı tütüyordu. Yüzüme bakınca avuçlarımdaki sargıyı gördü; bir şey demedi, sadece çayıma bir kaşık fazla şeker attı. O bir kaşık şeker, "Aferin oğlum, dik dur," demekti bizim dilde.

Limana vardığımda deniz çarşaf gibiydi ama rüzgarın ucunda kışın sertliği vardı. Kaptan, teknenin kıç tarafında bir başına oturmuş, tütününe eşlik edecek birini bekler gibiydi.

"Erkencisin evlat," dedi, "insan ekmeğinin kokusunu alınca uykusu açılırmış."

Ispatulamı kaptığım gibi daldım teknenin altına. Pas kazımak artık bir kavga değil, bir ayin gibi geliyordu. Kazıdıkça altından çıkan o gümüşi metal, sanki benim ruhumun temizlenen yerleriydi. Öğleye doğru bir gürültü koptu. İskelede bir hareketlilik, bir bağrış çağrı...

Mağazadaki o jilet gibi giyinen çocuk, yanında iki iriyarı adamla gelmiş, bizim teknenin başında dikiliyordu.

"Hey! Kaptan!" diye bağırdı o briyantinli çocuk, "şu hurdayı buradan kaldırın artık. Müşterilerimiz rahatsız oluyor, manzara kapanıyor."

Kaptan ağır ağır ayağa kalktı. Piposunu iskelenin kenarına vurdu, külünü denize silkeledi.

"Manzara dediğin nedir evlat?" dedi Kaptan, sesi denizin dibinden geliyormuş gibi derindi, "şu parlayan deniz mi, yoksa şu pasın altındaki emek mi? Bu tekne 'hurda' değil, kırk yıldır bu şehri doyuran ağların yuvasıdır."

"Bana masal anlatma Kaptan," dedi çocuk, cebinden bir kağıt çıkararak, "belediyeden yazı var, görüntü kirliliği diyorlar. Kaldırın şunu, yoksa biz çektireceğiz."

Ben elimde ıspatula, öylece kalakaldım. İçimdeki o taze umut, bir balık gibi çırpınmaya başladı. Tam ağzımı açıp o vitrindeki arabayı, o sahte parıltıyı yüzüne vuracaktım ki; ihtiyar belirdi arkamızda. Elinde bir kova boya, yüzünde o her şeyi çözmüş gülümseme...

"Yazı dediğin kağıttır beyim," dedi ihtiyar, "ama bu tekne ahşaptır, demirdir, candır. Bak ne yapalım; sen bize üç gün ver. Biz bu 'görüntü kirliliğini' öyle bir boyayalım ki, senin o vitrindeki müşterilerin gelip bunun önünde fotoğraf çekilsin. Eğer beğenmezsen, kendi ellerimle batırırım bu tekneyi."

Çocuk şöyle bir etrafına baktı, sonra bizim paslı üstümüze başımıza. "Üç gün," dedi, "dördüncü gün bu tekne burada olursa, zabıtayla gelirim."

Onlar gidince Kaptan bana baktı. "Duydun mu evlat? Üç günümüz var. Bu tekne artık sadece balığa çıkmayacak, bizim onurumuz olacak. Boyaları kap gel!"

O üç gün boyunca yemek yediğimizi hatırlamıyorum. İhtiyar, Kaptan ve ben... Sanki dünyanın kaderi o teknenin gövdesine bağlıydı. Mavinin en derinini bulduk, üzerine martı kanadı gibi beyaz şeritler çektik. Ellerim boya içinde kaldı, tırnaklarımın arası deniz koktu. Ama o üçüncü günün akşamı… Güneş batarken "Umut-2" iskelenin ortasında bir kuğu gibi parlıyordu. O briyantinli çocuk geldi, baktı. Hiçbir şey diyemedi. Vitrindeki o kırmızı araba, o akşam güneşinde sönük kalmıştı bizim mavimizin yanında.

Kaptan elini omzuma koydu. "Bak evlat," dedi, "iş bulmak budur. Sadece para kazanmak değil, bir yerin çehresini değiştirmektir."

Cebimdeki son yevmiye ile eve dönerken, mağazanın önünden geçtim. Durmadım. Bakmadım bile. Çünkü biliyordum ki; o vitrindeki araba sadece gitmek içindi, ama benim emeğim limanda kök salmıştı.

Artık o dar sokaklarda başım önde yürümüyordum. Cebimde nasırlı ellerim, burnumda boya kokusu... Sait Faik'in dediği gibi; "Dünyayı güzellik kurtaracaktı, bir insanı sevmekle başlayacaktı her şey."

Ben o gün, önce kendi emeğimi sevmeyi öğrendim.

***

Ertesi sabah saat dört. İstanbul henüz uykusunda bir o yana bir bu yana dönüp dururken, biz limandaydık. Deniz, üzerine dökülmüş bir şişe mürekkep gibi koyu ve ağır... "Umut-2" suyun üstünde hafifçe salınıyor, sanki ilk kez denize kavuşacakmış gibi heyecanlı bir çocuk gibi tıkırdıyordu.

"Atla bakalım deniz kuşu," dedi kaptan, "bugün ıspatula bitti, ağ var."

Motorun o öksürerek, sarsılarak çalışması... Hani o vitrindeki arabanın motoru fısıltı gibi çıkar ya sesini, bu öyle değil. Bu ciğerden geliyor. "Tak tak tak" diye bütün limanı ayağa kaldırıyor, "Ben buradayım, yaşıyorum!" diyor. Halatları çözdük. İhtiyar, teknenin burnuna geçti, rüzgârı göğsüyle yarıyordu.

Açıldık. Şehir arkamızda küçüldü. O koca koca binalar, lüks mağazalar, o vitrindeki kırmızı araba... Hepsi birer oyuncak gibi kaldı geride. Boğaz’ın ortasında, akıntının sesini dinlemeye başladık.

"Ağları sal!" diye gürledi Kaptan.

İhtiyarla birlikte ağlara asıldık. Naylon ipler ellerimi yakıyor, nasırlarıma tuzlu su doluyordu ama canım yanmıyordu. Bir türkü tutturdu ihtiyar; yarısı rüzgârda kayboluyor, yarısı martıların kanadına takılıyordu. Hayatımda hiç bu kadar yorulduğumu ve hiç bu kadar "tamam" olduğumu hatırlamıyorum.

Birkaç saat sonra ağları çekmeye başladık. Öyle ağırdı ki, kaslarımın lif lif ayrıldığını hissettim.

"Asıl evlat! Deniz cömerttir bugün, asıl!"

Gümüş pullar göründü önce. Sonra bir çırpınış, bir parıltı... Teknenin ambarına boşalan balıklar değil, sanki gökten dökülen yıldızlardı. İstavritler, lüferler... Çırpınıyorlardı. O an anladım; o vitrindeki araba sadece duruyordu, ama bu balıklar, bu deniz, bu rüzgâr... Bunlar hayatın ta kendisiydi.

Güneş iyice yükseldiğinde, limana geri döndük. Ama bu sefer "iş arayan" o sünepe genç değildim ben. Başımda balıkçı kasketi, üstüm başım pul ve deniz kokusu... İskelede bizi bekleyenlerin arasından geçtik. Mağazanın o briyantinli çocuğu kapının önüne çıkmış, elinde kahvesiyle denize bakıyordu. Yanından geçtim. O, burnunu kırıştırdı, bense ona gülümsedim.

"Balık taze beyim!" diye bağırdım ona doğru, "denizden yeni çıktı, yalan değil, ter kokuyor!"

Kaptan yevmiyemi uzattı, yanına da üç beş tane iri lüfer iliştirdi. "Al bunları anana götür," dedi, "kendi tuttuğun balığın tadı başkadır."

Eve yürürken vitrindeki arabanın önünde bir an durdum. Baktım. Bir adam, yanında şık bir kadınla arabayı inceliyordu. Adamın yüzü gergindi, kadının gözleri yorgun... Kendi kendime güldüm. Onlar o camın arkasındaki metale bakıyorlardı, bense elimdeki balığın tazeliğine ve avucumdaki nasırın onuruna. Eve girdim. Annem mutfaktaydı. Balıkları tezgâha koydum.

"Bugün ne yaptın?" diye sordu, her zamanki gibi çekinerek.

"Denizi kazıdım anne," dedim, "pası söktüm, altından hayat çıktı. Bak, akşam ziyafet var."

O akşam o sofrada sadece balık yemedik. İnsan olduğumuzu, emeğin paradan, hayalin gerçeğin terinden daha kıymetli olduğunu yedik. Sait Faik haklıydı; "Bir insanı sevmekle başlardı her şey," ama o insan, önce aynada gördüğün, nasırlı elleriyle hayata tutunan o adam olmalıydı.


Murat Gözelov

 
 
 

Yorumlar


bottom of page