top of page

Öykü- Nagihan Korkutata- Eşikteki Gölgesiz

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 1 Ağu 2025
  • 5 dakikada okunur

Günün ilk ışıklarıyla birlikte Kamçatka’ya bir anda varmıştım. Pencereden aşağıya baktığımda, Koryaksky ve Avachinsky volkanlarının zirvesini görebiliyordum. Başım bir an için dönmeye başladı. Dünyanın öteki ucunda, bir volkanın tam tepesinde duruyor gibiydim. Taa Petropavlosk’un Avacha Körfezi’nden gelmeye başlayan iyot kokusuyla birlikte uçak pistine doğru sürüklenmiştim. Kaptan, iniş haberini verdiğinde, sönmüş volkanları küçük bir yanılsama gibi çoktan geride bırakmıştım. Kırka yakın yanardağın bulunduğu küllü yarımadaya gelmiştim. Peki Kamçatka’da sabahın bu kör saatinde ne arıyordum?

Doğrusu sırf bir işi bağlamak için kalkıp buralara kadar gelmemiştim. Asıl aradığım şeyi dile getirmeye şimdilik çekiniyordum. Uçaktan inince bekleme sırasını yarıp valizimi alarak ilk iş kendime bir kahve ısmarladım. Erken saat kahvem saniyeler içinde soğudu. Tıpkı onun romanlarındaki gibi; en büyük hevesler, en basit detaylarda donup kalmıştı. Yenilemeye üşendiğim kahvem buz gibiydi. Soğuk ve mistik kahveyi bir anda içmeye çalışırken, vakit geçirebileceğim enteresan yerleri düşlüyordum. -Kamçatka yeterince enteresan bir yer değilmiş gibi- Kalacağım süre zarfında uğrayacağım durakları önceden belirlemiştim. Soğuk karşılamalı kahve faslım bittikten sonra paltomun önünü iyice ilikleyerek çıkış yönüne doğru ilerledim. Çıkmadan bir tuvalete de girse miydim? Tuvaletteyken katılacağım programların üzerinden şöyle bir geçerdim. Gelmişken tarihlerini yakaladığım o büyük kongreye katılmayı, yakından tanıdığım bir küratörün davet ettiği sergiye uğramayı ve buradaki fuarları gezmeyi planlıyordum. Fuarlardan aromatik baharatlar, çeşni maddeleri, çeşit çeşit kahveler, şekerlemeler ve süslü tatlılar almanın hayallerini kuruyordum. Yanıma sanki bu vahşi coğrafyanın soğuğunu doldurduğum kocaman gözlü valizi de sırf bu yüzden almıştım. Getirmişken içine elbette tıklım tıkış gereksiz ne kadar eşya varsa yığacaktım. Neticede burada çok sevdiğim bir yazarla karşılaşmayı umuyordum.

Ülkemdeki herkes neredeyse o yazardan bahsediyordu. Kongreye katılma ihtimalinin çok yüksek olduğu konuşuluyordu. Bu kadar okunduğuna göre oldukça sosyal bir yazar olmalıydı. Taksinin beklediği yöne doğru ilerlemeye başladım. Beni havaalanından şehir merkezine getirecek olan bu kalın kaşlı, açık yakalı -hem de bu soğukta- taksiciye; radyodaki cızırtılı Rus müziği eşliğinde güç bela duyurmaya çalıştığım sesimle, elbette aradığım yazardan bahsediyordum. Öyle bir yazarı daha önce hiç duymamış olmasına şaşmamalıydı. Taksici yol boyunca sigarasını hiç söndürmedi. Yüzünde kocaman yuvarlak bir ben vardı. Taksiden indiğimde hayatım boyunca görmeyi hayal ettiğim Sovyet bloklarının tam karşısında dikiliyordum. Tam anlamıyla büyülenmiştim. Aralarında sıkışıp kalmış gibiydim. O bloklarda başka insanlarla aynı mutfağı paylaşmanın nasıl bir his olduğunu hep merak etmiştim. İçeri girmeye çekiniyordum. Yazarın karakterleri de hep böyleydi değil miydi? Beton bloklar kadar donuk, kendi soğuk geçmişlerinin gölgesinde dikilip kalmış kıpırtısız adamlar. Bu benzersiz blokların arasında camları buğulanmış birkaç kitapçı bulmayı başarmış olmanın sevinciyle ilerlemeye devam ettim. Fakat işler beklediğim gibi gitmedi, onların da yazara dair pek de bir şey bilmedikleri talihsizliğiyle kalakaldım. Yazarın tek bir kitabına dahi denk gelmemiştim. Uğradığım son dükkânda sanki yazar tarafından yakın zamanda kırılmış huş odunu sobasının kokusunu duyabiliyordum. Onu tanıyan birilerine bu bölge olmasa da başka bölgelerde mutlaka denk geleceğim izlenimine kapılıyordum.

Biraz daha sorup soruşturduktan sonra otelime doğru yola koyuldum. Epey yorulmuştum. Otelim, indiğim yerin biraz uzağında, paslı balıkçı teknelerinin yakınlarında gösteriyordu. Oteli şirketim karşılıyordu. Tekneler, yarımadanın sessizliğine ayak uydurmuş, sabah uykusuna dalmışlardı. Giriş işlemlerimi tamamlarken bir an için utancımı yenip, resepsiyondaki yakışıklı gence yazarı tanıyıp tanımadığını sordum. Mersin’deyken çat pat Rusça öğrenmiştim. Tarzanca konuşabiliyordum. Öyle birinin daha önce hiç bu otelde kalmadığını söylediğini anlayabilmiştim. Burada kalmış olsa odasında konaklamayı tercih edeceğimi söyleyerek uzaklaştım.

Gün boyu uğradığım bütün duraklarda konuyu bir şekilde yazara getirmeyi başarıyor, daha önce duymadıklarına emin olmadan konuyu kestirip atmıyordum. Onun bütün külliyatını tamamlamıştım. Hâlâ yaşaması ve çok yakınımda olması nefes kesiciydi. Burada, volkanların gölgesinde, Kamçatka sinekleri bile yazara benden daha yakın olabilirdi. Yine de onu göreceğime eminmiş gibi hareket ediyordum. Bir duş aldıktan sonra iyice kurulanıp aşağı indim. Sokağa çıktığımda volkanik küllerin kararttığı asfaltta yazarın kitabından işaretler bulmuş gibiydim. Anlam, yüzeyde değil tam da bu çatlakların arasındaydı. Onunla beraber çatlakların sessizliğine bürünmüştü. Etrafı kokluyordum. En derin hazları en basit eylemlerin içine sıkıştırmıştım.

Sokaktaki paslı bisiklet zincirlerinde bile onun izlerini görüyordum, bir yerlerden çıkıp geçmesi an meselesiydi. Buralara dair ne çok şeye yer vermişti. Her yere bisikletle gittiğini biliyordum. Mutlaka çıkıp bir kahve de içmez miydi? Bir tatlı yemez miydi örneğin? Canı hiç tatlı çekmez miydi? Sanki buzun altından mı çıkıp gelecekti? Alt tarafı her zaman yürüdüğü yerlerden bir kez daha geçecekti. Biraz oyalandıktan sonra yüzümü kuzey yönüne doğru çevirdim. Kuzey, onu bana getirecekti. Belki de buzu yarıp gelecekti. Ama gelecekti.

Bazen internetimden yüzünün son halini açıp kontrol ediyordum. Epey değişmişti. Etrafta yazara dair bazı izler, ipuçları, sokak adları, hiç değilse ismini taşıyan duyuru panoları, aklınıza gelebilecek herhangi türden bir iz arıyordum. Karşıdan gelen ilk kişiyi çevirip ona yazarı okuyup okumadığını soracak kadar gevşemiştim. Öyle de yaptım. O gün karşıma çıkan herkese heyecanla buraların o en meşhur yazarını sordum. Kitapçılar, kafedeki müşteriler, öğrenciler -neredeyse buraların vahşi ayıları dahi- kongre merkezindeki genç akademisyenler, hiç mi hiç tanımadıklarını söylüyorlardı. Onu okuyan birine rastlamak bir yana, adını dahi duyan biri çıkmamıştı.

Tam bir hayal kırıklığına uğramıştım. Buranın insanına öfkelenmiştim. Yalnızca su alırken ayaküstü konuştuğum, dükkânında kan kırmızı somon ve Koryak oymaları satan yaşlı market sahibi onu tanıdığını söylemişti. Şaşırmıştım. Belki de benimle alay ettiğini düşünmüştüm. Kulağıma, yazarla aynı kuşaktan olduklarını, yazarın yazmayı tamamen bıraktığını ve şehir dışındaki eski bir kulübede yaşadığını fısıldamıştı. Yazarın, şamana benzeyen bu eski dostundan, onun buraların uzaklarına taşındığını öğrenmiştim. Çıldırmış gibiydim. Gözlerimi bu kır saçlı adama dikerek onun nerede olduğunu sormuştum. Onu ciddi ciddi görmeye gidecektim. Market sahibi adam, hareketlerimden rahatsız olmuştu. Bana sapıkmışım gibi bakarak, kaldığı yerin tam olarak neresi olduğunu bilmediğini söylemişti. Yalan söylüyordu. Onu bulup onunla konuşmamı istemiyordu. Onu uzaktan da olsa görmeyi çok istediğimi söyledim. Kısık ateşli kulübesinde yemek yerken penceresinin uzağında onu izlemeyi, onun için kan kırmızısı somonlar avlamayı ve pişirmeyi hayal ediyor, uzo içmek için beni beklediğini sanıyordum. Bir anda bu hayal tutkulu bir isteğe dönüşmüştü. Market sahibi beni oradan kovdu. Bu durumu ben de garipsiyordum.

Benim ülkemdeki yayıncılar ona bayılıyordu. Bir keresinde İstanbul’a bile getirildiğini duymuştum. Buradakiler için ise yazar sanki bir ölüydü. Onlar için sadece bir ölüden bahsediyordum. Onun bireysellik üzerine ele aldığı çarpıcı metinler sanki bu topraklarda daha önce hiç satılmamıştı. Metinleri oldukça sertti. Mizahı güldürmez, bireyi trajediye boğardı. Bana da kendi trajedimi yazdırıyordu. Yazar muhtemelen altmışlı yaşlarının sonunu geçiriyordu. Yalnız başına yaşıyordu. Kitapları on milyonun üzerinde basılmıştı. Binlerce insan kendisini onun anlatısının merkezi gibi hissetmişti. Çoğu ona bilge gözüyle bakıyordu. İlginç bir karizması vardı. Sisli ve rüzgârlı coğrafyaları yazan bir “iklim” yazarıydı.

 Onun karakterinin ruh halini şekillendiren en temel unsur iklimdi. Şimdi seyrek bir yağmurun altında bir megaloman gibi onun göğü işaretlediği yerleri arıyordum. Kaldığım yerin sokakları donmuş göl gibi kıpırtısızdı. Bir kadın, Sibirya Laykasına benzeyen bir köpeği kovalıyordu. Yağmurda ıslanan köpek, pişmanlıkla girmiş olduğu sokaktan çıkmanın yollarını arıyordu. Uzunca bir süre sokakta koşturdu. Kadının takibi bıraktığını anlayınca kuyruğunu kıstırarak o da huş ağaçlarının olduğu parka sığındı. Yağmurun altında gözüme daha da dramatik görünmüştü.

Akademik çevrede kimselerin yazarı tanımaması canımı epey sıkmıştı. Ben de köpek gibi doğruca parka yürümüştüm. Bir süre iyice ıslandıktan sonra içeriden kahkaha ve votka kokularının yükseldiği bir bara girmiştim. Paçalarım sırılsıklamdı. Otelden epey uzaklaşmıştım. Ortamdaki tanıdık yüzlerin -ayazdan dudakları çatlamış balıkçıların ve liman işçilerinin- arasındaki tek yabancı bendim. Onlara yaklaşıp barmenden bir votka vişne istedim. İçkim gelene kadar çeviriyi yapan kardeşlerden birini arayıp meramımı anlattım. Bana yardımcı olamayacağını söyleyerek telefonu nazikçe kapattı. Son kalemi de kaybetmiştim. Bunca yıllık okur olmanın bir faydasını görememiştim. Yüzümü buruşturarak tabureme yaslanmıştım.

Az sonra omzuma dokunan bir adam bana yan tarafıma konan içkimi gösterdi. Telefon konuşmamı duymuş, yazarın adını tanıdık bulmuştu. Bana bir içki ısmarlayıp ısmarlayamayacağını sorduğunda ilk kez yüzüne bakmıştım. Beni Trellis karakterine benzettiğini söyledi. Ona hayran hayran bakıyordum. Islak şapkamı çıkararak masaya yerleştirdi. Sesi sanki buranın rüzgârı gibiydi. Bir volkanın eteğinden çıkıp gelmişti. Kendi gölgesini bile istemeyen bir adam olarak yanımda oturuyordu.


Nagihan Korkutata

Yorumlar


bottom of page