Öykü- Okan Ildız- Ağır Hasta

“Yalnızlık,” diye fısıldadım ama duyuracak birini bulamadım. İşte bu da öykücünün klişe girişi…
Aynanın önüne geldim. Kendime şöyle bir baktım da… Yüzüm iyice kötüleşmiş. Beyaz beyaz çıkan sedeflerden tut da yanaklarıma yayılmış sivilcelere kadar… Neyse, bıyıklarım da fırça gibi olmuştu. Şimdilik yapabileceğim en hızlı iyileştirmeyi bıyıklarımı elimle düzelterek yaptım. Hem öykücü de beğendi. “Güzel olmuş,” dedi ama sonra, “Tabii bu sivilceli rezalet bir yüzün olduğu gerçeğini değiştirmiyor,” demekten de kaçınmadı.
Odama gittim. İnternetten Françoise Hardy’nin “Tous les garçons et les filles” parçasını açtım. Klip ekranda oynarken ben de giyinmeye başladım. Sandalyeye oturup ayaklarımı pantolonuma geçirirken Bayan Hardy’nin durgun yüzüne takıldım. Boynunu istemsizce omuzuna doğru bükmüş, düşünceli bakışlarıyla şarkısını söylüyordu. Lunaparkta herkes üzerlerindeki rahat giysilerle doyasıya eğlenirken o kalınca paltosunu sıkıca iliklemiş şunları söylüyordu:
“Akranlarım aşkı buldular ama ben hala bulamadım.”
Bile bile açtığım şarkıdaki bu sözden sonra videoyu öcü görmüş gibi hemen kapadım. Öykücü de bu yazdığından memnun oldu. Ayağa kalktım. Yukarı çekerken baldırlarıma sürten pantolonumu biraz zorlanarak da olsa iliklemeyi başardım.
“Kilo ver kilo!” dedi öykücü.
Ben de ona, “Sen kendine bak önce birader!” dedim ama çok da alınmışa benzemiyordu.
“Nereye gideceksin?”
“Bilmiyorum, Hele bir dışarıya çıkayım, bakacağım.”
“Biliyorum,” dedi. Biliyorsan niye soruyorsun be adam? Neyse, dışarıya çıktım, yokuş aşağıya yürümeye başladım.
Otoyolu geçtikten sonra tramvay hattının karşısındaki Eyüp iskelesini gördüm. Üsküdar vapuru iskeleye daha yeni yanaşıyordu. Karşıya geçtiğimde beni yoğun ve mide bulandırıcı tuzlu bir lağım kokusu karşıladı. Epey zamandır görülmeyen bu Haliç esansı, istenmeyen bir hayalet gibi kendisini yeniden göstermişti. O sırada öykücü bana, “Tıpkı senin gibi kokuyor,” diye ithamda bulundu. Halbuki o klişe “Yalnızlık” sözünü etmeden önce banyodan çıkmıştım. Bunu o da bilse de karşımda pişmiş kelle gibi sırıtarak bilmezden geliyordu.
Motor iskeleye yanaştıktan sonra akbilimi cihaza basarak turnikeden geçtim. İskelede adım atılacak yer yoktu. Sağ olsunlar inenler de sürgülü merdivenden oraya buraya bakarak ağır ağır iniyorlardı. Biz de burada asırlık çınar gibi dikiliyorduk. Fırsat o fırsat öykücü yanıma gelerek:
“İnsanoğlu bencildir. İnenlerin yüzlerine bir bak hepsinin dünyası kendine ve kendi için…” diye söylevini attı. Ben başımı bile çevirmedim.
Motora bindikten sonra üst kata çıktım. Her yer vıcık vıcık insan kaynıyordu. İğne atsan yere düşmeyen kattaki çocuklar, hala oraya buraya koşturmaya çalışıyorlardı. Ebeveynleri ise kuru bir seslenmenin dışında bir şey yapmıyorlardı. Nispeten daha boş kalan deniz tarafındaki sıralardan birine oturdum. Bu sefer de tepedeki güneş ensemi pişirmeye başladı. Tam yerimi değiştireyim derken gözüm karşımdaki genç çifte takıldı. Beyaz bluzlu sarışın kız habire esmer oğlana sarılıyor, ilgi çekmek için çocuk gibi şirinlikler yapıyordu. Sevgilisi de hiç oralı olmuyordu. Hatta elindeki telefona gülümseyerek bakıyordu. Ben de “Bu herif bu kızı kesin aldatıyordur, kesin,” diye düşünmüş bulundum.
Öykücüyse, “Kesin,” diye yanıt verdi, “ama en azından onlar şu an senin gibi yalnız değiller.”
“Bu konunun benle ne ilgisi var?” diye sormama kalmadan genç adamın telefonu çalmaya başladı. Vapur birden genç kadının “Buse de kim şerefsiz!” sözüyle yankılandı. Adam daha ağzını açmadan yanağına hızla yapışan bir tokatla serseme döndü. Kadın çantasını alıp, geminin daha yeni yanaştığı Sütlüce iskelesinde inmek üzere merdivenlere yöneldi. Adam hışımla ayağa kalksa da ona yönelen bakışlardan ötürü tıpış tıpış oturmak zorunda kaldı.
Hala çalan telefonunu açarak, “Bu saatte ne arıyorsun beni, başka zaman mı bulamadın?” diye kısık sesle yeni sevgilisini azarladı.
“Eh işte, yine klişe ile dolu bir öykü… Öykücünün yazdığı yazacağı bu zaten.”
“Bak sen, beyefendi beğenmemiş! Çok biliyorsan sen yaz da biz okuyalım. Hem sen klişeye takılırken herif iki kadını birden idare ediyor, sen ona bak!”
“Yaptığı doğru mu peki?”
“Doğru değil tabii ama bu senin yalnızlığını değiştiriyor mu?”
“Evet değiştirmiyor ama…”
“Aması maması yok bu işin kardeşim. Sen yalnızsın arkadaş. O kadar yalnızsın ki artık başkalarının mutluluğuna imrenmeyi bile bırakmışsın”
“Ne demek bu?”
“Diğerlerinin mutluluğunu kıskanıyorsun demek. Eskiden başkalarına imrensen de onlar adına sevinirdin. Artık mutlu olanlara nefretle bakıyorsun.”
Haklıydı da…
Ne insanlara ne de kendime eskisi gibi bakabiliyordum. Kendimi kusurlu bir varlık olarak görmeye başlamıştım. Benim dışımdaki insanlarsa benden üstündü. Onların yapıp da benim yapamadığım çok şey vardı ya da bana öyle geliyordu. Onlara kıskançça bir nefretle bakıyordum.
Diğer insanlar benden üstünler miydi bilmiyorum ama onların yaşayıp da benim yaşayamadığım çok duygu olduğu kesindi. Belki de ben bu yüzden duygularını yitirmiş birine dönüştüm. Bilemiyorum.
Vapur Ayvansaray iskelesine yanaştı. Kalabalığa olan nefretimin meyvelerini toplayarak iskeleye indim. Eve geldiğimde ilk işim internetten Françoise Hardy’nin “Tous les garçons et les filles” parçasını tekrar açmak oldu. Bende eksik olanı belki başka bir yalnızda bulurum diye klipi baştan sona izledim. Bayan Hardy, benim birkaç yıl önceki henüz kronikleşmemiş yalnızlığımdan başkası değildi.
O sırada öykücü şöyle dedi:
“Ha şunu bileydin! Artık sen kronik bir yalnızsın!”
Okan Ildız




Signed up to Caswino casino a while back after a friend mentioned it. Thousands of slot titles from what I can tell, with filters for new releases and features like Megaways, which actually helps because scrolling through an unsorted lobby is painful. Each game page shows RTP and volatility upfront. Support answered over chat within the hour when I had a verification question.