Öykü- Ramazan Kayaoğlu- Hatıra Bankası
- İshakEdebiyat
- 2 gün önce
- 7 dakikada okunur
Yıllar sonra aynı tabelanın önünde durup kolundaki saate baktı. Acaba gecikmiş miydi? Adımlarını hızlandırıp bir oda büyüklüğündeki bilet gişesinden geçip peronların olduğu yere geldi. Çantasını yere bırakıp içinde buraya ilk geldiği günü andıran bir korkuyla etrafa baktı. Ellerindeki bavul ve çantalarla bekleyen insanları görünce biraz rahatladı. Yine de emin olmak için trenin gelip gelmediğini sormak için uygun birini aradı. Bu sırada arka cebinden çıkardığı mendille yüzündeki teri sildi. Küçük olmasına rağmen taşımakta zorluk çektiği çantasını yeniden eline alıp birkaç adım attı.
“Affedersiniz, Fırat Ekspresi geldi mi?”
Her gün bunun gibi onlarca soruyla karşılaşan hareket memuru, durup yaşlı adamın yüzüne bakmaya bile tenezzül etmeden, “Ekspres zaten burada. Kalkış yeri bura olan tren nereden gelsin?” deyip sinirli bir şekilde raylara doğru yürümeye başladı. Hareket memurunun arkasından istemsiz bir şekilde bakarken rayların ortasına dizilmiş çam ağaçlarından yapılmış traverslerin kokusunu genzinde hissetti. Sabahın henüz ilk saatleri olmasına rağmen sıcak kendini iyice hissettirmişti. Bu yüzden çam kokusu iyice belirginleşmiş, bu kokuya eşlik eden makine yağı kokusu da var olan kokuyu daha ağır bir hale getirmişti.
“Sen ona bakma. Yük treni rötar yaptığı için biraz gerildi. Nereye gideceksin amca?”
Rayların sonsuzluğa uzanan görüntüsünü bırakıp arkasını döndü. Karşısında on yedi, on sekiz yaşlarında gencecik bir delikanlı duruyordu. Bu sıcağa rağmen delikanlı, gömleğinin yakasını kravatı ile iyice sıkmış, üzerindeki ceketi de son düğmesine kadar iliklemişti. Delikanlının elinde tuttuğu bir yönü yeşil diğer yönü kırmızı ışıklı hareket diskini bir süre inceledikten sonra “Sen de görevlisin herhalde delikanlı? Adana’ya gidecektim. Ekspres geldi mi?” diye sordu.
Genç delikanlı; eliyle, uç kısmı siyah olan kırmızı şapkasını düzeltip, “Evet amca, ben de görevliyim. Göreve yeni başladım sayılır. Fırat Ekspresi şu orta raylarda duran tren. Zaten vagonların üstünde de ismi yazıyor. Ama yük treni rötar yaptığı için onun kalkışı da biraz gecikecek. İstersen geç şu gölgede biraz soluklan. İstersen de ben, yolcular dışarda beklemesin diye kapıları açmaya gidiyordum, geç trenin içinde bekle,” dedi.
İçten bir gülümsemeyle delikanlıya baktı. Bu iştah ve sabrını acaba ne kadar koruyabilecek diye bir an düşündü. Sonra teşekkür edip delikanlının peşine takıldı. Bu sırada görevlinin trene yöneldiğini gören diğer yolcular da trenden güzel yer kapabilmek için çantalarını, bavullarını, çuvallarını, hızlıca alıp trene doğru adeta koşmaya başladılar.
Çantasını taşıyamadığı için karşısına çıkan ilk vagonun önünde durdu. İçinde beliren tedirginlikle sıranın kendisine gelmesini bekledi. Önce güçlükle çantasını kaldırıp basamakların üzerine koydu. Sonra basamakların yanındaki demire tutunarak kendisi de çıktı. Kapının hemen yanında duran tuvaletin açık kapısından yayılan pis kokudan kurtulmak için aceleyle içeri yürüdü. Vagonları birbirine bağlayan alanda ayaklarının sallanmasını yaşlılığına verdi. Aceleyle içeri giren yolcular ön kompartımanları kaptıkları için biraz yürümek zorunda kaldı. Bu sırada kompartımanların dolu olduğunu göstermek için birçok yerin perdesi çoktan çekilmişti bile. Neredeyse vagonun sonuna gelmişken açık bir kompartıman kapısından içeri baktı. Cam kenarında karşılıklı oturan iki kişi dışında içeride kimse yoktu. Nezaketen, “Merhaba. Ben de oturabilir miyim?” dedi. Bir süre kendisini izleyen iki gençten daha iri olanı gülümseyerek, “Geç amca geç!” dedi. Bu sırada karşısındaki arkadaşının kulağına eğilip, “Millete ne fıstıklar düşüyor. Bizim şansımıza da bu düştü!” deyip abartılı bir kahkaha attı.
Çantasını sürükleyerek koridordan içeri aldı. Kısa bir tereddütten sonra kompartımanın kapısına yaslanarak çantayı kaldırıp üst kısımdaki yük alanına bıraktı.
İşi bittiğinde soluk soluğa kalmıştı. Akra cebinden mendilini yeniden çıkarıp yüzündeki teri iyice sildi. Sonra başını koltuğa yaslayıp bir süre gözlerini kapadı. Yaşadığı bu küçük hareketlilik bile sanki dizlerinin bağını çözmüştü. Bir an, acaba hata mı yaptım diye düşündü. Sonra geç bile kaldım deyip içindeki sesi susturmaya çalıştı.
Yaklaşık yarım saat sonra uzun uzun çalan düdükler eşliğinde tren hareket etmeye başladı. Yolçatı, Karaali, Şefkat İstasyonları geçildikten sonra Baskil’de kompartımana bir adam, eşi ve çocuğu oturdu. Onlar gelince biraz daha rahatladı. Çocuğun sürekli bağrışlarına rağmen kendini çok daha huzurlu hissediyordu. Fırat Nehri’nin kenarında uzanan kayısı bahçelerinin sarılığını, nehrin maviliğine katıp içine çekti. Bu sırada yer yer yeşilliğini koruyan bozkır, bir resmin arka fonu gibi yaşadığı anı, gizlice daha da güzelleştiriyordu. Malatya’ya geldiklerinde kompartımandaki iki genç aşağıya indi. Onlar gidince aile, cam kenarına yerleşti. Sonra kadın, cam kenarındaki sehpaları kaldırıp küçük bir masa kurdu. Çökelek, domates ve salatalık, haşlanmış yumurta ve birkaç siyah zeytin… Masa hazır olunca orta yaşlarda, saçı iyice seyrelmiş ve adının Ahmet olduğunu öğrendiği adam, gayet davetkâr bir tavırla, “Buyur amca birlikte yiyelim,” dedi.
“Sağ olun ben daha acıkmadım. Size afiyet olsun.”
Adam ısrar etse de sofraya yanaşmadı. Hatta yemek yiyenleri rahatsız etmemek için gözlerini kapatıp uyuyormuş gibi davranmaya çalıştı. Bu sırada aklı başının hemen üstüne yerleştirdiği çantasındaydı. Acaba çantayı, ayaklarımın hemen önüne mi koysaydım diye düşündü. Sonra bir şey olmaz deyip kendini teskin etti. Kısa bir süre bu şekilde bekledikten sonra trenin hareket etmesiyle gözlerini yeniden açtı. Bu sırada görevli yeni binenlerin biletlerini kontrol etmek için koridorda belirdi.
“Burada yeni gelen yok herhalde?”
Görevli, kısa bir süre kompartımandakilerini gözüyle süzdükten sonra cevap beklemeden yan kompartımana geçti. İçinden, gençlik işte, kompartımana yeni gelen olup olmadığını nasıl da hemen anlıyor. Oysa ben, bana ait her şeyi unutuyorum, deyip derin bir iç çekti. Bu sırada tekrar çantasına baktı.
“Yolculuk nereye amca?”
“Adana’ya gideceğim inşallah.”
“Adanalı mısın amca?”
Bir süre sustu. Ne diyeceğini bilememenin mahcubiyetiyle yutkundu. Sonra, “Evet,” deyip gülümsemeye çalıştı.
“Adana’nın adamı mert olur. On yıl çalıştım orada. Sıcağı da olmasa tam yaşanılacak yer.”
Adana’ya ait zihninde kalan hatıraları şöyle bir gözünün önüne getirdi. Bir şeyler söylemek istedi ama sözcükler diline düşmeyince başını sallayıp gülümseyerek karşısındakinin sözlerine onay verdi. Sonra sanki konuşmak istemiyormuş gibi düşünülmesin diye, “Adana’da ne iş yaptın,” dedi.
“Ben ırgatım amca. Mayıs gibi Adana’ya giderdim. Memleketinin bereketli toprakları var. Önce buğday sonra pamuk, mısır, patates, ne varsa toplardım. Aha şu kızım da ben gurbetteyken olmuştu. O yüzden ismini Pamuk koymuştuk.”
Gülümsedi. Yüzü gerçekten pamuk gibi bembeyaz olan küçük kıza şefkatle baktı. Sonra mısır tarlasının içinde kendini gördü. Çocukluğuna dokunmak istedi, gözleri doldu. Cesaret edemeyip sustu. Susmak da olmasa bunca yükü nasıl kaldırabilirdi? Uzunca bir sessizlikten sonra sıkıldığını iyice belli eden adam yeniden konuşmaya başladı.
“Hayırdır amca buralarda ne işin var?”
Ne diyeceğini bilemedi. Kendisi de buralarda ne işim var sorusunu sürekli kendine soruyor ama içini tatmin edecek bir cevap bulamıyordu.
“Aslında uzun süredir ben Adana’ya hiç uğramadım. Bundan tam otuz beş yıl önce küçük bir bavulla yola düşüp Elazığ’a geldim. Bir daha da dönmedim, dönemedim.”
Konuşmasını devam ettiremedi. Sırf konu kapansın diye cebinden bir paket bisküvi çıkarıp kompartımandakilere ikram etti. Bu sırada tren Gölbaşı’ya ulaşmış yeni yolcular trene binmeye başlamıştı.
“Amca acıktıysan bizimki bir şeyler hazırlasın. Bisküvi yolculukta insanı tutmaz. Sonra kötü olursun.”
Teşekkür edip yolculuk sırasında bir şey yiyemediğini nazikçe ifade etmeye çalıştı.
“Memur muydun amca? Elazığ’a niye geldin? Bu arada ismin neydi amca?”
Art arda gelen sorulardan biraz rahatsız olsa da bunu belli etmemeye özen göstererek sorulara cevap verdi.
“İsmim Kadir. Kadir Uzun. Öğretmen olarak ilk tayinim Elazığ’a çıktı. Sonra da orada kaldım.”
“Ee sen artık yarı Elazığlı sayılırsın.”
“Öyle…” deyip gülümsedi.
“Başını şu pencereden dışarı çıkarıp durma. Yel yiyip hasta olursun. Bir de geçen yine böyle yapmıştın da gidene kadar kapkara olmuştun. Hadi gel şöyle otur.”
Annesi küçük kıza serzenişte bulunurken yaşlı adam, konu değiştiği için mutlu olmuştu. Küçük kızın babası, cebinden tabakasını çıkarıp bir sigara sardı. “Bırak çocuğa karışma,” dedikten sonra tekrar yaşlı adama döndü.
“Amca, sigara içer misin? Sana da sarayım mı?”
“Sağ ol, ben sigara içmem. Hiç kullanmadım.”
“Ben içsem sorun olur mu?”
“Ne sorunu olacak. Rahatına bak.”
Aldığı cevabın rahatlığıyla, babadan yadigâr zippo çakmağını yavaşça açıp sigarasını yaktı. Derin bir nefes alıp sonra dumanı cama doğru savurdu. Sigara bitene kadar kimse konuşmadı. Küçük kız bile sanki tembihlenmiş gibi öylece durdu. Bu sessizliği fırsat bilen yaşlı adam, gözlerini kapadı. Sonra da istemsizce kısa bir uykuya daldı.
Pazarcık İstasyonu’nda elindeki on litrelik termosa koyduğu dondurmayla trene binen dondurmacının, “Dondurmaaaa!” diye bağırışları yaşlı adamı kısa uykusundan uyandırdı.
“Dondurma verim mi abi?”
“Sağ ol kardaş, çocuk dondurma yiyince hemen boğazı doluyor, biz almayacağız.”
Yaşlı adam, dondurmacıyı içeri çağırdı. “Bunlar köpük gibi, bir şey yapmaz. Sen, bize dört tane ver,” deyip dondurmacıya, cebinden çıkardığı parayı uzattı. Dondurmacı, termosun kapağını açıp kemerinde asılı duran küçük poşetten dört külah çıkardı. Sonra dondurmaları verip hızlıca diğer kompartımanlara geçti.
“Sağ ol amca. Niye zahmet ettin. Sen uyuyunca yarım kalmıştı. Bu yol da konuşmadan çekilmiyor. Vallahi sıkıntıdan soruyorum. Ailen de Elazığ’da mı? Adana’da kimin var amca?”
Dondurmanın ağzında bıraktığı tadı bile bastıran bu acı soruya ne diyeceğini bilemeyen yaşlı adam, önce sustu sonra, “Şey…” deyip konuşmaya başladı.
“Kimsem yok benim. Tek yaşıyorum.”
Yaşlı adam, biraz duraksadı. İçini dökmek isterken boğazına takılan dikenli telleri neyle temizleyeceğini bilemediği için elini yumruk yapıp dişlerini sıktı. Sonra nemli gözlerle konuşmaya devam etti.
“Babam, ben daha bebekken ölmüş. Annem, beni tek başına büyüttü. Bu yüzden bende onun yeri hep çok ayrı oldu. Okulu bitirince annem, bana bir kız buldu. Bununla evlen, toprağının başında kal dedi. Ben, ona tamam diyemedim. Gönlümde başka biri de var diyemedim. Çıktım kendimi yollara vurdum. Öğretmenliği de zaten bu yüzden seçtim. Devlet, beni yüzlerce kilometre uzağa atayınca inanmazsınız ama çok sevindim.
Buraya geldiğim ilk yıl annemi kaybettim. Herkes eceli gelmiş işte durup dururken öldü dese de ben, annemin benim yüzünden öldüğünü biliyordum. Bu utanç yüzünden annemi toprağa gömdükten sonra bir daha Adana’ya dönmedim, dönemedim.”
Yaşlı adam mendilini tekrar çıkarıp terini sildi. Gömleğinin en üst düğmesini açtı. Sonra bir yudum su içti.
“Kusura bakma amca. Seni üzmek istemezdim. Dedim ya konuşmadan yol bitmiyor. Soruları o yüzden sordum.”
Yaşlı adam birkaç kez burnunu çekti. Çatallanan sesiyle, “Ne kusuru ben de içimi dökmek için bahane arıyormuşum. Sen sormazsan bile herhalde kendi kendime anlatacaktım,” deyip gülümsedi. Kısa bir sessizlikten sonra Ahmet dayanamayıp tekrar konuşmaya başladı.
“Bunca yıl sonra şimdi niye dönüyorsun amca?”
Yaşlı adam, tren camından uzun bir süre dışarıyı izledi. Sonra soru sanki yeni sorulmuş gibi, “Herhalde sevdiklerimin arkasından son bir kez bakmak istiyorum,” dedi.
Ahmet, anlamadığını belli edercesine uzun uzun yaşlı adama bakınca yaşlı adam konuşmaya devam etti.
“Alzheimer olmuşum, doktorlar öyle dedi. Yakında her şeyi yavaş yavaş unutacakmışım. Aklım tam gitmemişken, çantama sığdırdığım hatıralarla, doğup büyüdüğüm topraklara dönmek istedim. Benim evim, benim okulum, benim sokağım dediğim yerlere, ben olarak son kez bakmak istedim.”
“Sen bakma doktorlara amca, maşallah cin gibisin. Senin aklın bizimkinden de iyi.”
Yaşlı adam gülümsedi. Ahmet bir sigara daha yaktı. Fevzipaşa İstasyonu’nda trenin lokomotifi yön değiştirirken Ahmet ve ailesi trenden indi. Yaşlı adam, kompartımanda tek başına kaldı. Sonra sanki yaşanılan her şey hayalmiş gibi çantasını yukarıdan indirip ayaklarının önüne koydu.
Tren Osmaniye’ye ulaştığında hava iyice kararmıştı. Yaşlı adam, bir an trende ne işim var diye düşündü. Bir süre anlamsızca camdan dışarı baktı. Sonra yeniden boş bir yere oturdu. Camın önünden geçen ışık yansımalarıyla hayatı, kısa bir film şeridi gibi gözlerinin önünde belirdi. Geçmişini unutamazken, yaşadığı anın avuçlarının içinden kayıp gitmesine engel olamadı. Ceyhan İstasyonu’nda istemsizce çantasını eline aldı. Trenden yavaşça inip ilçenin sokaklarında dolaşmaya başladı. Yorulduğunu hissedince etrafına bakıp oturacak bir yer aradı. Önünde tahtadan yapılmış bir bankın olduğu eski bir dükkânın önünde durdu. Önce dükkânın tabelasına baktı. “Hatıra Bankası” yazılı tabeladan gözlerini yavaşça aşağı indirdi. Dükkânın camında yazılı olan yazıyı gözyaşlarıyla birkaç kez okudu. “Hatıralar alınır, satılır.”
Niye yaptığını bilmeden çantasını dükkânın kapısının önüne bırakıp yeniden yürümeye başladı. Bu sırada geciken bir yük treninin düdüğü, gecenin karanlığında yankılanıyordu.
Ramazan Kayaoğlu
