Öykü- Vicdan Özerdem- İki Bin Dokuz Yüz Elli
- İshakEdebiyat

- 2 saat önce
- 4 dakikada okunur
Torpidodan bir cd çıkardı Arif, cd çalara yerleştirdi sonra arabanın yarı açık camlarını kapadı. Hafif bir ezgiyle başladı türkü, gittikçe yükseldi. Arif düğmeyi çevirip daha da açtı sesi. Benim en çok sevdiğim türkü olduğunu iddia edip durdu. Bas bas bağıran müzik sesi kulaklarımda zonkladı. Nefesim kesilirken elim gayri ihtiyari kapıdaki düğmeye gitti, arabanın camı yağ gibi kayarak sonuna kadar açıldı. Tedirginlikle Arif'e baktım. O bakmıyor bana, türkünün ezgisine kaptırmış, parmakları direksiyonun üzerinde tempo tutuyor. Kafamı pencereden dışarı çıkardım. Saçlarımla beraber türkü de dağılıp gitti rüzgârda.
Yolun iki tarafında ağaçlar sıralanmış. Önümüzde güneş bir kayboluyor bir gülümsüyor. Kıpır kıpır yaprakların gölgesi üzerimdeki kıyafetlere düşüyor. Kuşlar kalbimin kanatlanmış hali, şarkılar söyleyerek uçuşuyor. Bir çizgi gibi kıstığım gözlerimle bakıyorum güneşe. Çok özlememe rağmen göz göze gelemiyorum.
Güneş beni anlamış gibi karşımda durmaktan vazgeçip yana kaydı. Kısık gözlerimi ilk defa açabildim. Ağaçların gölgesi, parlayarak uzanan asfalta düştü. Yol bir kafese alınmış gibi hapsoldu. Düz araziye çıkıncaya kadar saydım tüm ağaç gölgelerini. Her ağaç arası elli metre olsa, elli, yüz, yüz elli, iki yüz... Arabanın koltuğunda kıpırdandım.
''Geri dönelim, uzaklaştık.''
Arif önce şaşkın sonra da gülümseyerek baktı, yüzüme.
''Dur bakalım yeni başladık, bu akşamı planladım ben. Rahat rahat sırtını yasla, o kadar şeyden sonra tadını çıkar hayatın.''
Sesimi çıkarmadım, koltuğa bıraktım kendimi. Bir sigara yaktım, ağzımdaki acı tat boğazıma kadar yayıldı, öksürdüm üst üste. Ben sigaradan çektikçe, güneş fersiz ışıklarıyla arkada kaldı. Gölgeler uzadı, anlamsızlaştı.
Yol bizi pırıl pırıl aydınlanmış bir yere çıkardı. Arif bir benzinlikte durdu, ''Su alacağım başka bir şey ister misin?'' Kafamı iki yana salladım, arabanın kapısını açıp dışarı çıktım. Işıkların altında karanlık ne kadar da uzak. Yıldızların esamesi okunmuyor. Arif'in getirdiği suyu bir dikişte içtim.
Şehir merkezi rengârenk, kalabalık. Kıyafetler, ışıklı tabelalar, konuşmalar, şarkılar, her şey. Her şey renk ve gürültüden ibaret. Bir restoranın önünde durduk. ''Burası,'' diye işaret etti Arif, hınca hınç insan dolu mekânı.
''Keşke daha sakin bir yere gitseydik.''
Arif beni dinlemedi bile, iyi bir şey yaptığına inancın gülümsemesi vardı yüzünde. Restoranın kapısında burnuma gelen yemek kokusuyla acıktığımı anladım. Kapıda, ''Arif abim hoş geldin,'' diye karşıladılar bizi.
''Önemli bir misafirim var usta,'' diye beni gösterdi Arif. Usta göz kırptı, sonra garsona seslendi. ''Oğlum cam kenarı bir masa aç abine.''
Arif'le karşı karşıya oturduk, uzun uzun baktım ona. Değişmiş sanki, aklımda daha çelimsiz kalmış. Gözlerini kaçırdı. Oturduğu yerde kıpırdandı. ''Vay be kaç yıl oldu? Rüyamda görsem inanmazdım, bugüne.'' Sesinin tonunu ayarlayamadı, yan masalar bize baktı.
Başımı salladım. İki yüz elli, üç yüz, üç yüz elli...
''Dağıldı gitti herkes. Nurettin vardı hatırlıyor musun?'' Gözümü kısıp hatırlamaya çalıştım. Benzi soluk biri vardı o mu acaba, yoksa seyrek bıyıklı olanı mı söylüyor. ''O da buralarda, dükkân açtı.'' Saatine baktı. ''Şimdi kapamıştır dükkânı, gelir birazdan.''
Gözüm caddede gezinen insanlara kaydı. Pencerenin önünde oturan gruptan ağız dolusu kahkahalar yükseldi. Genç bir kız dans etmeye başladı. Kulak kabarttım bu kıvrak dansın müziğini duymak için. Baştan aşağı süzdüm kızı. Ben o yaşta...
Nurettin, Can diye bir arkadaşıyla geldi. Daha oturmadan gözüyle kulağı arasındaki çukuru gösterdi. ''Plastik mermi gelmişti ya.'' Hatırlayamadım. Onlar anlattıkça kilometrelerce kesik çizgi geçti gözümün önünden. Yedi yüz elli, sekiz yüz...
Yan masaya oturan kadınlar benim yaşımdalar, benden mutlu görünüyorlar. Kumral olan beyaz gömleğinin üstüne yayılan uzun saçlarını yana topladı, sol omzundan sarkıttı. Diplerinden kopmamak için direnen saçlarıma dokundum. Ben tokamı gevşetirken kadın, garsona seslendi. ''Bakar mısınız, sinemaya yetişeceğiz acelemiz var.'' Masadan kalkıp yanlarına gitmemek için zor tuttum kendimi. Sinema mı, hangi film acaba? Dokuz yüz elli, bin... Biz de sinemaya gitseydik keşke.
Kadınların arkasındaki masaya oturan adamla bakışlarımız kesişti. İkimizin de aynı masadan gözlerimizi alamadığımız belliydi. Kaşları çatık beni de bir süzdü, eli masanın altında. Kaşıkladığı çorbası sakallarına döküldü. Bir an karşımda Başgardiyan Mahmut oturuyor sandım, kafamı çevirdim. Kadınlar gülüşünce baktım, adam çorbalı sakalını sıvazlıyordu.
Nurettin'in arkadaşı Can, herhangi bir planım olup olmadığını sordu, bundan sonra ne yapmayı düşündüğümü. Bin iki yüz, bin iki yüz elli... Bundan sonra…
Çok az konuştuğumdan yakındı Arif. Sonra benim yanımda eski halimi anlattı, onlarla birlikte aynı şaşkınlıkta dinledim kendimi. Biraz da üzüldüm kendime.
Yan masa yemeklerini bitirdi. Kıskandıracak bir mutlulukla el ele tutuşarak yürüdüler. Onlar gidince masada kendimi yalnız hissettim. Arkalarından bakarken ''Çanta!'' diye ayağa fırladım. Arif şaşırdı. ''Bana kol çantası almışlardı, nerede unuttum hatırlamıyorum,'' dedim. Kahkahalarla güldüler bana. Halim bu kadar komik miydi? Gülerek kalktı Arif, arabadan çantayı bulup geldi. Hep bir ağızdan alışırsın sen de zamanla dediler. Başlarını üzgün üzgün sallayarak, kolay değil kaç yıl oldu diye dertlendiler. Bin dört yüz, bin dört yüz elli... Çanta meselesi daha da uzayacaktı, neyse ki garson elinde tabaklarla gelip masayı donattı. Arif şarap doldurdu bardaklara. ''Yıllar, çok yıllar sonrasına hoş geldin!'' Bardağını kaldırdı, çın sesiyle hep beraber tokuşturduk. Kırmızı şarap çalkalandı. Bin altı yüz elli, bin yedi yüz...
Bir yudum içtim, yüzüm buruştu ekşiliğinden. Herkes tabaklarındaki yemeğe gömüldü. Elimde çatal, tabağımdakilerle oynadım biraz, çorba içen sakallı adama bakındım, gitmiş. Arif ısrar etti, ''Hadii, yesene.'' Tabağımdaki et parçasından kesip ağzıma attım. Yutamadım. Bir yudum daha içtim, ağzımdakini yutabilmek için. Lokma büyüdü, çok büyüdü. Nurettin ağzında çiğnediği eti çevirirken, ''Üniversitede kaydın duruyor mu?'' dedi.
Okulu tamamen unutmuştum. Listem denizde yüzmek, ormanda yürümek, sinemaya gitmek, bir kedi beslemek...
''Bunlar için çok erken daha dün bir bugün iki,'' dedi Arif. Önce kutlayalım diye kaldırdı bardağını. Hep beraber kaldırdık. ''Önce kutlayalım.''
Bir dikişte bitirdim şarabı. Bin dokuz yüz elli, iki bin...
Garson bizim masaya sürekli dolu şişe taşıdı. Restoran tenhalaştı. Masadaki sohbet çıkmaz sokağa girdi. Hayat çok pahalıydı, yaşam zordu. İçerde insan pek anlayamazdı yaşananları. Bana anlattılar. Bir bardak daha doldurdum, iki bin iki yüz, iki bin iki yüz elli...
Her şey dönmeye başladı. İçerisi dışarısı, karanlık aydınlık, gün gece...
''Bak çarpıldın,'' dediler. Ayaklarım vücudumun tersine dönmüştü gerçekten, yürüyemedim. Ayağa kalktım, birden büyük bir şangırtı duyuldu. İnsanlar bağırdılar, her yer kan kırmızı oldu. Avazım çıktığı kadar bağırdım. ''Kurtarın kendinizi, kaçıp gidin buradan!''
Arif yardım etti yüzümü yıkadım, rahatladım. Masaya geri döndüğümüzde Nurettin üzerine sıçrayan şarabı çıkarmak için çok uğraşmış, gömleğinde pantolonunda kocaman su lekeleriyle ayakta söyleniyordu. Yerine oturmadı, canı sıkkındı. ''Biz gidelim artık, erken açıyorum dükkânı,'' dedi. Vedalaşırken gömleğine bakarak, beni gördüğüne ne kadar sevindiğini söyledi.
Garson dökülen şarabın yerine yenisini getirdi. İki bin beş yüz elli... Arif elimdeki bardağı aldı, ''Yeter artık, kaç yıl sonra bu kadar içmen doğru değil.''
Bu konuyu iyi çalışmıştım, parmağımı kaldırdım, ''Tam tamına iki bin dokuz yüz elli gün kaldım içerde,'' derken neşeli çıktı sesim hatta güldüm. Sonra birden ağlamaya başladım. ''Arif, ben ne yapacağım, nasıl yaşayacağım Arif?'' Onu duymuyordum.
''Sinemaya da gitmek istiyorum, Arif.''
...
''Kedimin adı Refik olsun değil mi Arif?''
...
''Sakalına çorba döken, iğrenç adamlar var bu ülkede Arif!''
Vicdan Özerdem




Yorumlar