top of page

Öykü- Zeynep Altuntaş- Kırmızı Ayakkabılı Kadın

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 3 saat önce
  • 8 dakikada okunur

Deniz, beklemenin de bir meslek olduğunu yedi yıl sonra öğrendi.

Liman kentlerinde insanlar zamanı takvimle değil, dönen gemilerle sayar.

Kimi sabahlar martılar erkenden uyanır, denizin üstünde uzun daireler çizer. Kimi sabahlar rüzgâr tuzu şehrin dar sokaklarına kadar taşır. Eski evlerin pencereleri açılır, çay demlenir, balıkçılar ağlarını omuzlarına alır. Hayat, her gün aynı yerden yeniden başlar gibi görünür. Ama bazı bekleyişler vardır ki hiçbir sabah onları eskitemez.

Deniz, her sabah evinin kapısını aynı saatte açardı. Ne bir dakika erken ne bir dakika geç. Komşuları saatlerini ona göre ayarlayabileceklerini söylerdi.

İlk bakışta dikkat çeken yüzü değildi. Ne omuzlarına dökülen koyu saçları ne de yüzüne yerleşmiş o sakin ifade. İnsanların hafızasında kalan şey, ayağındaki kırmızı rugan ayakkabılardı.

Mevsimler değişirdi. Yağmur kaldırımları yıkardı. Kar, limanı beyaza boyardı. Yaz sıcağında asfalt erirdi. Ama o ayakkabılar hiç değişmezdi. Mahallenin çocukları ona adını sormamıştı hiç. Onlar için o, sadece Kırmızı Ayakkabılı Kadındı.

Bir sabah küçük bir çocuk annesinin elini çekiştirerek fısıldadı:

“Anne, bugün de giymiş.”

Annesi dönüp baktı. Deniz, her zamanki gibi sokağın başındaki fırından çıkıyordu. Sol elinde taze ekmek, sağ elinde ince belli bir bardakta demli çay vardı. Bardaktan yükselen buhar, sabahın serinliğinde usulca dağılıyordu.

“İnsan neden her gün aynı ayakkabıyı giyer?” diye sordu çocuk.

Kadın cevap vermedi. Çünkü bazı soruların cevabı, yalnızca yaşayanların bildiği kadar derindir.

Deniz yürümeye devam etti. Kaldırım taşlarına vuran topuk sesleri mahallenin sabah ezgisi gibiydi.

Tak... Tak... Tak...

Her adım aynı ölçüde, her adım aynı kararlılıkta. Kimse bilmezdi; o ses, yalnızca bir kadının yürüyüşü değildi. Yedi yıldır tükenmeyen bir umudun sesiydi.

Bir zamanlar Deniz, beklemeyi bilmeyen bir kadındı. Hayatı hızlı severdi. Yağmur başladığında ıslanmayı, rüzgâr çıktığında sahilde yürümeyi, gece yarısı canı çekince arabaya atlayıp dondurma yemeye gitmeyi. En çok da Aras’la gülmeyi.

Aras, denizi meslek edinmiş adamlardandı. Uzun yol kaptanıydı. Deniz ise hastanenin acil servisinde doktordu. Birinin hayatı dalgalarla, diğerinin hayatı zamanla yarışıyordu. Bu yüzden birbirlerini gördükleri her an, sanki dünyada yalnızca o ana sahipmiş gibi yaşarlardı.

Aras sık sık, "Ben denize emanetim," derdi. Deniz de gülerek, "Ben de sana," cevabını verirdi. İnsan, bazı cümlelerin bir gün kendi kalbini kıracağını bilmeden söyler.

Aralarındaki son sabah da diğer sabahlardan farklı değildi. Kahvaltıyı aceleyle yaptılar. Aras kapıya yöneldi. Sonra bir şeyi hatırlamış gibi geri döndü. Elindeki küçük kutuyu Deniz’e uzattı.

“Gemiye geç kalıyorum,” dedi. “Ben dönene kadar açma.”

Deniz başını salladı. Ama kapı kapanır kapanmaz merakına yenildi. Kutunun kapağını kaldırdı. İçinde ışığı üzerine toplayan kırmızı rugan ayakkabılar vardı. Kutunun içine küçük bir not iliştirilmişti: "Kalabalıkta seni kaybetmem. Bunları giydiğin sürece seni nerede olursan ol bulurum."

Deniz, notu okurken gülümsedi. Ayakkabıları ayağına götürüp denedi. Tam oldu. Aynada kendine baktı. O gün, bunun Aras’tan aldığı son hediye olduğunu bilmiyordu. Çünkü insan, vedaların son olduğunu yaşarken anlayamaz. Bazı ayrılıklar, kapı kapandıktan çok sonra başlar.

Deniz, ayakkabıları ilk kez Aras’ın döneceği gün giymek istemişti. Kutuyu dikkatle dolabın en üst rafına kaldırdı. "Gelince şaşıracak," diye düşündü. Aras, sürprizleri severdi.

Bir hafta sonra birlikte sahilde yürümeyi, sonra da limanın karşısındaki küçük lokantada balık yemeyi konuşmuşlardı. Aras, yine her zamanki gibi geleceği bugünden kuruyordu.

“Dönünce iki gün telefonumu kapatacağım,” demişti. “Kimse bizi bulamayacak.”

Deniz gülmüştü:

“Ya acil bir hasta gelirse?”

Aras omuz silkmişti:

“O zaman doktor olmazsın. Yalnızca Deniz olursun.”

Bu konuşmayı son kez yaptıklarını ikisi de bilmiyordu.

Üç gün sonra deniz değişti. Rüzgârın sesi sertleşti. Limanın yaşlı balıkçıları ağlarını toplamadan gökyüzüne bakıyordu. Martılar alçaktan uçuyordu. Hava, kötü bir haber almadan hemen önceki sessizliğe benziyordu.

Deniz o sırada hastanedeydi. Acil servisin kapıları bir açılıyor, bir kapanıyordu. Koşan sedyeler, telaşlı sesler, bitmek bilmeyen bir nöbet. Telefonu cebinde titreşti. Bir kez, iki kez, üç kez. "Müsait olduğunda ararım," diye düşündü. Arayamadı. Telefon dördüncü kez çaldığında koridora çıktı.

“Evet?”

Karşı taraftaki adam kendini tanıttı. Aras’ın çalıştığı şirketten arıyordu. Sesi öylesine kontrollüydü ki, Deniz daha ilk cümlede bir şeylerin ters gittiğini anladı.

“Hanımefendi... Gemimizle irtibat kesildi.”

Dünya bazen tek bir cümleyle yerinden oynar. Deniz, o an koridordaki sandalyeye oturduğunu yıllar sonra bile hatırlamayacaktı. Hatırladığı tek şey, avuçlarının buz gibi olduğu ve hastane koridorunun ilk kez bu kadar uzun göründüğüydü.

Arama kurtarma çalışmaları aynı gün başladı. Saatler geçti, sonra günler. Televizyonlar fırtınayı anlattı. Gazeteler kayıp gemiyi yazdı. Limanın girişinde bekleyen ailelerin yüzü her akşam biraz daha soldu.

Bulunan ilk filika umut oldu. İkinci filika sessizlik. Üçüncü gün birkaç denizci sağ çıkarıldı. Deniz, isim listesine bakarken nefesini tuttu. Aras’ın adı yoktu.

Dördüncü gün deniz, parçalanmış tahta sandıklar verdi. Beşinci gün can yelekleri. Altıncı gün hiçbir şey. Yedinci gün arama çalışmaları daraltıldı. Sekizinci gün... Kimse artık "Ne zaman dönecek?" diye sormuyordu, "Bulundu mu?" diye soruyordu. İki soru arasında bir ömür kadar fark vardı.

Aras’ın cesedine hiçbir zaman ulaşılamadı. Ne bir mezar taşı vardı ne başında dua edeceği bir toprak, ne de "Hoşça kal," diyebileceği bir veda.

İnsan sevdiğini toprağa verdiğinde ağlar. Ama denize verdiğinde, her dalga sesi yeniden umut olur. İşte bu yüzden Deniz, yedi yıl boyunca ne tam yas tutabildi ne de tam umut edebildi. Çünkü deniz, ondan Aras’ı almıştı ama geri vermediği için ondan beklemeyi de eksik etmemişti.

İlk ay kimse Deniz’i yalnız bırakmadı. Annesi her akşam çorba getirdi. Komşuları kapısını çaldı. Arkadaşları, "Biraz dışarı çıkalım," dedi. Hastanedeki meslektaşları nöbetlerini paylaşmak istedi. İnsanlar, acının etrafında toplanmayı bilirlerdi. Ama zaman geçtikçe herkes kendi hayatına döndü. Telefonlar seyrekleşti, kapı daha az çalındı. Çünkü hayat, beklemeyi bilmeyenler için hızla devam ederdi.

Deniz içinse takvim, Aras’ın gittiği gün durmuştu.

Bir akşam dolabı düzenlerken en üst raftaki kutu eline geçti. Tozunu avucuyla sildi. Kutuyu açmadan önce uzun süre öylece oturdu. Sanki kapağı kaldırırsa, yedi yıl önceki sabah yeniden başlayacaktı. Yavaşça açtı.

Kırmızı rugan ayakkabılar, ilk günkü gibi parlıyordu. Ruganın kendine özgü kokusu hâlâ içindeydi. Kutunun kapağına iliştirilmiş küçük not da yerindeydi: "Kalabalıkta seni kaybetmem. Bunları giydiğin sürece seni nerede olursan ol bulurum."

Deniz notu defalarca okudu. Sonra bir kez daha. Ve bir kez daha. Bazı cümleler, her okuyuşta başka bir yerinden yaralardı insanı.

Ayakkabıları eline aldı. Parmak uçlarıyla rugan yüzeyini okşadı. Aras’ın parmaklarının o kutuya dokunduğunu düşündü. Belki de son kez. İşte o an, sessizce ayağına geçirdi ayakkabıları. Ayağa kalktı. Aynanın karşısına geçti. Karşısındaki kadın yorgundu. Gözlerinin altında uykusuz geceler vardı. Saçlarını gelişigüzel toplamıştı. Ama ayakkabılar, onlar hâlâ umut kadar canlıydı.

Deniz, aynadaki kadına uzun uzun baktı. Sonra neredeyse fısıltıyla konuştu:

“Ben seni bekleyeceğim.”

Bu sözü Aras’a mı söyledi, kendine mi, yoksa denize mi? Bunu o da bilmiyordu.

Ertesi sabah evinden ilk kez o ayakkabılarla çıktı. Apartmanın kapısını kapattı. Rüzgâr saçlarını savurdu. Bir an durdu. İçinden geri dönmek geçti. Sonra ilk adımını attı:

Tak...

İkinci adımı:

Tak...

Üçüncü:

Tak...

Sanki her adımda yalnızca yürümüyor, hayata yeniden tutunuyordu.

O günden sonra kırmızı rugan ayakkabılar, Deniz’in günlük kıyafetinin bir parçası olmadı. Onlar, bekleyişinin dili oldu. Kimse bunu bilmiyordu. Mahalleli onları bir alışkanlık sandı. Çocuklar onları masal sandı. Yabancılar onları gösteriş sandı. Oysa yalnızca Deniz biliyordu; her sabah o ayakkabıları giyerken, Aras’ın sesini de yanında taşıyordu: "Bunları giydiğin sürece seni nerede olursan ol bulurum."

Yıllar geçtikçe ayakkabıların topukları aşındı. Ruganları birkaç yerinden çizildi. İki kez tamir gördüler. Ayakkabıcı yeni bir çift almasını önerdi.

Deniz başını salladı:

“Olmaz.”

“Niye?” diye sordu yaşlı ayakkabıcı.

Deniz gülümsedi:

“Çünkü bazı şeyler eskidikçe değerini kaybetmez.”

Yaşlı adam başka bir şey sormadı. Bazı cevapların ardından sessiz kalmak gerekir. Ve o günden sonra bütün şehir onu tek bir adla tanımaya başladı: Kırmızı Ayakkabılı Kadın.

Yedinci yılın sonuna gelindiğinde, beklemek Deniz’in hayatının bir parçası olmuştu. Artık kimse ona "Bulunur," demiyordu. Kimse "Sabret," de demiyordu. İnsanlar, zamanın her yarayı iyileştirdiğine inanmayı severlerdi. Oysa zaman, bazı yaraları iyileştirmez; sadece onlarla yaşamayı öğretirdi. Deniz de öğrenmişti.

Artık limana her gün gitmiyordu. Her hafta gider olmuştu. Sonra ayda bire düştü. Ama ne zaman denizin kokusunu içine çekse, kalbinin bir köşesi aynı cümleyi fısıldıyordu: "Belki bugün..."

Bir akşam hastaneden çıkarken gökyüzü kurşuni bulutlarla kaplıydı. Yağmur, şehrin üzerine ağır ağır iniyordu. Deniz şemsiyesini açmadı. Kırmızı rugan ayakkabıları yağmurun altında sessizce parlıyordu. Tam o sırada yaşlı bir adam yolunu kesti. Elinde eski bir gazete vardı.

“Affedersiniz,” dedi. “Doktor Deniz siz misiniz?”

Deniz şaşkınlıkla başını salladı. Adam gazeteyi uzattı. Gazetenin köşesinde yıllar önce batan gemiyle ilgili küçücük bir haber vardı. Başlığı neredeyse silinmişti: "Uluslararası Denizcilik Kurumu, kimliği belirlenemeyen sağ kurtulan denizcilerle ilgili yeni dosyaları yeniden inceleyecek."

Deniz haberi defalarca okudu. Küçücük bir haberdi. Belki de Aras’la hiçbir ilgisi yoktu. Ama umut, bazen tek satırlık bir habere bile tutunurdu. Gazeteyi katlayıp çantasına koydu. O gece ilk kez ayakkabılarını kapının önüne değil, yatağının yanına bıraktı. Sanki sabah uyandığında aceleyle giymesi gerekecekmiş gibi.

Üç hafta sonra telefon çaldı. Numara yabancıydı. Ekranda ülke kodu vardı. Deniz önce cevap vermedi. Telefon sustu. Bir dakika sonra yeniden çaldı. Bu kez açtı. Karşı taraftaki kadın ağır aksanlı bir Türkçeyle konuşuyordu.

“Doktor Deniz?”

“Evet.”

“Ben... Uluslararası Kızılhaç Kayıp Kişiler Birimi’nden arıyorum.”

Deniz’in nefesi kesildi. Kadın devam etti: “Yıllar önce Karadeniz’de meydana gelen gemi kazasıyla ilgili yeni bir kimlik eşleştirmesi yapıldı.”

Deniz hiçbir şey söyleyemedi. Parmakları, elindeki telefonun etrafında yavaşça sıkıldı. Kadın, sanki söyleyeceği her kelimeyi özenle seçiyordu.

“Bir kişinin uzun yıllar hafıza kaybıyla farklı bir ülkede tedavi gördüğü belirlendi.”

Kısa bir sessizlik oldu. Ardından o cümle geldi: — Bu kişinin cebinden çıkan eşyalar arasında... üzerinde sizin adınızın yazılı olduğu eski bir not bulundu.

Deniz’in dizlerinin bağı çözüldü. Telefonu kulağından uzaklaştırmadı. Ama artık konuşulanları değil, yıllar önce kutunun kapağına iliştirilmiş o küçük notu görüyordu: "Kalabalıkta seni kaybetmem..."

Birden anladı. Bazı sözler gerçekten kaybolmuyordu. Yalnızca yıllarca yolunu bulmaya çalışıyordu.

Telefonun üzerinden on iki gün geçmişti. On iki gün; bir insanın ömründe önemsiz sayılabilecek kadar kısa, bekleyen biri içinse bitmek bilmeyen kadar uzun.

Deniz, kendisine gönderilen belgeleri defalarca okudu. Yıllar önce Karadeniz’de batan gemiden sağ kurtarılan kimliği belirsiz bir denizci fırtınanın ardından sürüklenmişti. Bilinci kapalı hâlde yabancı bir yük gemisi tarafından bulunmuş, ağır kafa travması nedeniyle uzun süre hafızasını kaybetmişti. Konuşmayı yeniden öğrenmişti. Yürümeyi yeniden öğrenmişti. Kendi adını ise yıllar boyunca hiç hatırlayamamıştı. Hatırladığı tek şey bir isimdi: Deniz. Ne soyadı ne yaşadığı şehir; sadece o isim. Doktorlar, bunun hafızanın en derin yerine yerleşen son hatıra olduğunu söylemişti.

Sonunda beklenen gün geldi.

Liman her zamanki gibiydi. Martılar yine gökyüzünde daireler çiziyordu. Halatlar rüzgârla gıcırdıyordu. Deniz ise hiçbir zamanki gibi değildi. Dolabını açtı. Yıllardır aynı yerde duran kutuya baktı. Kutunun kapağına uzandı, yavaşça kaldırdı. Kırmızı rugan ayakkabılarını eline aldı. Ruganın üzerindeki ince çizgileri parmak uçlarıyla okşadı.

“Bugün,” diye fısıldadı. “Ya son kez giyeceğim ya da ömrüm boyunca çıkaramayacağım.”

Ayakkabılarını giydi. Aynanın karşısına geçti. Yedi yıl önceki kadın değildi artık. Yüzüne zamanın ince çizgileri dokunmuştu. Gözlerinde bekleyiş vardı ama o bekleyiş, artık acıdan çok sabra benziyordu.

Gemi ağır ağır limana yanaştı. İnsanlar sessizdi. Kimse alkışlamıyordu. Kimse konuşmuyordu. Sadece denizin sesi vardı. Merdiven indirildi. Bir adam göründü. Sonra bir başkası. Ardından... Uzun boylu, omuzları çökmüş, saçlarına erkenden ak düşmüş bir adam.

Deniz’in nefesi boğazında düğümlendi. Yedi yıl boyunca zihninde yüzlerce kez kurduğu o an gelmişti. Ama insan, en çok beklediği ana hiçbir zaman hazır olamıyormuş.

Adam da durmuştu. Kalabalığın içinde yalnızca Deniz’e bakıyordu. İkisi de yürümeye cesaret edemedi. Aralardaki mesafe birkaç metreydi ama o birkaç metre, yedi yıl kadar uzundu.

Sonunda Aras usulca yürümeye başladı. Her adımı, kaybolan yılların içinden geçiyormuş gibiydi. Deniz de ona doğru ilerledi. Birbirlerine bir kol boyu kadar kaldığında Aras’ın gözleri yavaşça aşağı indi. Kırmızı rugan ayakkabılar... Yüzünde, yıllardır unutulmuş bir gülümseme belirdi.

Titreyen sesiyle fısıldadı:

“Bulmuşum seni...”

Deniz’in gözlerinden ilk damla düştü. Aras cebine uzandı. Yılların yıprattığı, kenarları sararmış küçük bir kâğıt çıkardı. Kâğıdın yarısı eksikti. Deniz, onu daha görür görmez tanıdı. Çantasını açtı. Yedi yıldır cüzdanında taşıdığı notun diğer yarısını çıkardı. İki parçayı yan yana getirdiler. Kelimeler yeniden tamamlandı: "Kalabalıkta seni kaybetmem. Bunları giydiğin sürece seni nerede olursan ol bulurum."

Aras’ın gözlerinden yaşlar süzüldü:

“Hatırladığım ilk cümle buydu.”

Deniz cevap vermedi. Yavaşça eğildi. Kırmızı rugan ayakkabılarının tokasını çözdü. Birini çıkardı, sonra diğerini. Ayakkabılarını limanın taşlarının üzerine yan yana bıraktı.

Aras şaşkınlıkla baktı. Deniz, yıllardır içinde taşıdığı yükü bırakır gibi derin bir nefes aldı. Gülümsedi:

“Artık seni bana getirecek bir işarete ihtiyacım yok.”

Deniz eğildi. Kırmızı rugan ayakkabılarını yavaşça çıkardı. Yedi yıl boyunca onu ayakta tutan o iki kırmızı ışık, limanın soğuk taşlarına usulca dokundu. Aras hiçbir şey söylemedi. Sadece elini uzattı. Deniz o eli tuttu. İlk kez yürümek için ayakkabılara değil, sevdiği adamın eline ihtiyacı vardı.

Arkalarında iki kırmızı rugan ayakkabı kaldı. Denizden esen rüzgâr, onları hafifçe birbirine yaklaştırdı. Sanki onlar da yedi yıllık bekleyişlerini tamamlamıştı.

Akşam olurken liman yavaş yavaş boşaldı. Balıkçılar ağlarını topladı. Martılar denizin üzerine alçaldı. İskele taşlarının üzerinde yan yana duran iki kırmızı rugan ayakkabı, gün batımının kızıllığında hâlâ parlıyordu. Onlar, yedi yıllık bir bekleyişin sessiz tanıklarıydı. Deniz arkasına dönüp bakmadı. Çünkü bazı insanlar, umutlarını geride bırakmaz. Onları tamamlar. Ve o gün, kırmızı ayakkabılı kadın sonunda beklemeyi bıraktı.


Zeynep Altuntaş

 
 
 

Yorumlar


bottom of page