top of page

Öykü- Zeynep Öztekin Yıldırım- Düşük Göz Kapakları Ülkesi

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 5 gün önce
  • 6 dakikada okunur

Nilgün, o sabah zor uyandı. Gece yine çok içmişti. Flört ettiği hiçbir erkek onu cezbedememiş, erkenden eve dönmüştü. Kızı uyuyordu, geldiğini duymamıştı. Sürünerek banyoya gitti. Yüzüne çarptığı soğuk su iyi gelmişti. Aynaya biraz daha yaklaştı, doğru mu görüyordu? Sol göz kapağı düşmüştü. Tekrar baktı, yok bayağı “Hayko Cepkin” olmuştu işte. Ah, Nilgün, ah! Hiç akıllanmazsın. Adam bu botoks fazla olabilir demişti. Basın gitsin doktor bey bana bir şey olmaz dedin. Oldu işte. Akça, pakça etine dolgun bir kadındı, kızıla boyadığı kıvırcık saçlarını her sabah düzleştirmeye çalışır pek de başaramazdı. Burnu, dudakları, gözleri tek tek güzel olsa da bir arada çekici görünmüyorlardı. Yanağındaki yara izi dört yaşından yadigârdı. Annesi ile bir hastane çıkışı, elinden kurtulup koşmaya başlamış, ayaklarına dolanıp hem onu düşürmüş hem de yüzünü çok fena çarpmıştı. Yerdeki bir taş yanağını kesmiş, acil serviste hemen dikmişlerdi. O güne ait dikişler gülümseyince derinleşirdi. Nilgün o günü çok iyi hatırlıyordu çünkü annesi elini bir daha tutmamıştı.

“Hülya Hanım ben çıkıyorum bir iki saate dönerim. Eda’ya kahvaltıda omlet yaparsınız.”

“Tamam, Nilgün Hanım. Çok geç kalmazsınız değil mi?”

“Sanmıyorum, çabuk dönmeye çalışacağım.”

Doktorun muayenehanesine girdiğinde dudakları öpücük atar vaziyette kalmış kadın grubu ile ışık görmüş tavşan bakışlılar yarışıyordu. Acaba hiç doktoru görmeden kaçsa mıydı? Yeni doktor ara, bul, düşük göz kapağıyla gez günlerce. Pazartesi işte ne yapacaktı? Vazgeçti, camın önündeki koltuğa çöktü adeta. Önüne konan çayı içerken, bir yandan da kapıya bakıyordu. Kapı her açılıp kapandığında içeri yeni bir "Hayko Cepkin" giriyordu. Nilgün, elindeki çay fincanını sımsıkı kavramış, gözlerini tavana dikmişti. Yok artık, bu kadar da olmaz, diye düşündü. Bir ara, kendi yüzünün de aslında bu kadar kötü olup olmadığını merak edip telefonunun ön kamerasını açtı, sonra hemen kapattı. Nihayet sırası geldiğinde, doktorun karşısına oturdu.  

“Ah, Nilgüncüm sana demiştim bu fazla olacak diye.” Doktorun ben sana demiştim tavrı hiç hoşuna gitmemişti ama yapacak bir şey yoktu.

“Olan oldu artık, doktor bey, ne yapabiliriz?”

Doktor bir an duraksadı, sonra gülümseyerek, “Fazla alkol, uykusuzluk, gerginlik, kaygı. Geçici bir sinir hasarı. Birkaç güne düzelir."

"Yani işlem falan gerekmez mi?"

"Hayır, şu yazdığım ilaçları alıp biraz dinlen. Ve...bir de biraz içkiyi ertele.”

Nilgün, doktorun tavsiyesini duymazdan gelip reçeteyi aldı. Çıkışta, muayenehanenin bekleme salonunda diğer "Hayko Cepkinler"le göz göze geldi. Hafif bir gülümseme belirdi yüzünde. Demek ki yalnız değilim, diye geçirdi içinden. 

Eve döndüğünde, Eda mutfakta omletini yiyordu. 

"Anne, gözüne ne oldu?" 

"Hiç kızım, biraz yorgunum sadece," diyerek geçiştirdi. 

O gece, buzdolabındaki roze şaraba uzandı, şişenin dibini bulması çok sürmedi. Yatağına uzandı. İçkiyi bırakamıyordu işte. İçinden bir ses, istersen yaparsın be Nilgün diyordu.  Gözlerini kapatıp uykuya daldı. Rüyasında, kendini sonsuz bir muayenehanede, hastalarının düşen göz kapaklarını toplayan bir doktor olarak gördü.

Mesainin yedi buçukta başlaması sabah trafiğine takılmadan gitmeyi sağlıyor, hem de her gün sabah sessizliği içindeki şehir ona huzur veriyordu. Sekiz buçuk dokuza kalsa, işe yetişmeye çalışan agresif babalar, kuralları hiçe sayan büyük araçlar, sinir krizinin eşiğindeki kadın sürücüler ile işe geldiğinde büyük bir gerginlikle yüklü oluyor. Turan Güneş Bulvarı’ndan dümdüz gidip Kepekli Boğazı’na varıp yoncadan Gölbaşı Yolu’na döndüğünde yolun yarısı bitmiş gibi gelirdi. Sol tarafta İsviçre’deki villaları andıran o dört yeşil evin ne işe yaradığını bir türlü çözememişti. En azından arka fonu köknar çamlarıydı. Karşıyaka Mezarlığı’na defnedilmeyi reddeden Ankara’nın “aydınları” Gölbaşı Mezarlığı’nın hızla büyümesine yol açmıştı son yıllarda, önünden her geçişinde hepsinin ruhuna fatiha okurdu. Haymana Kavşağı’ndan sonra da Mogan Gölüyle sazlıkları bir süre eşlik eder bitiminde İç Anadolu’nun meşhur bozkır peyzajı başlardı.

Masasına oturdu, ajandasına yapılacakları işledi. Bu hafta laboratuvardan çıkmadan deneyleri tamamlaması, cuma günü raporu müdüre teslim etmesi gerekiyordu: Mük Hüseyin. Aralarındaki lakabı oydu. Kara kalın kaşlarının altındaki oynak gözleri ve eğik boynu ile Karagöz’ü andırırdı. Hiçbir işi beğenmez, hep bir kulp bulurdu. Gizli gizli Hollanda’da iş aradığını herkes biliyordu. Bi siktir olup gidememişti.

“Nilgün, neden güneş gözlüğüyle oturuyorsun kuzum?”

“Dün akşam migrenim tuttu, yüzüm, gözüm şiş ondan taktım."

“Aman kötü bir şey olmasın da.” Güneş gözlüğü deyince And ile ilk karşılaşmaları geldi aklına. Mimarlığın önündeki bahçede oturmuş bir gece önceyi düşünüyordu. Annesi, babasıyla tartışmış, yine migreni tutmuştu. Önüne koca bir gölge düşmüş, “bu kapalı hava için güneş gözlüğü fazla değil mi?” diyerek gülümsemişti. Ne güzel bir gülümsemesi vardı. O gülümsemeyi ömrü boyunca görmek istediğini hissetmişti. Güneşin parlaklığı bazen göreceli olabilir diye yanıtlamıştı. O günden sonra okulda buluşma noktaları hep o ağacın altı olacaktı…Onu bu kadar erken bırakıp gideceğini nereden bilebilirdi?

Doktorun sözlerini hatırladı, kaygı, endişe, geçici bir sinir hasarı, sonra eklemişti, stresten uzak duralım. Nasıl olacaktı ki? Haberleri düzenli dinliyordu. Son finans haberlerinde baskı, cilt, bando malzeme giderlerinin yüzde iki yüz arttığını… Kamu harcamalarının ondan yüksek göründüğünü duymuştu mesela. Şu bandocular olmasa enflasyon da düşecekmiş. Kamuda denetleme yokmuş. Hülya Hanım mesaj atmış, su bitmiş, üç hafta önce karta bin liralık yüklemişti, suya da iyi zam gelmiş. Ülkede yaşananlardan sadece haberdar olarak düşük göz kapaklarıyla günlerce gezeceğini doktora söylese, deli diye tımarhaneye kapatırdı. Kapının hızla kapanmasıyla kendine geldi. Bir an önce laboratuvara inmesi gerekiyordu.

Fizlab WhatsApp grubuna mesaj attı, çantasını alıp asansöre yöneldi. İçeride kimse yoktu. Eksi üçe bastı. Gözlüğünü çıkarıp yüzüne baktı. Gözlerini açıp kapadı, sanki yavaş yavaş düzeliyordu. Asansörden indiğinde koridor boyunca kendi ayak seslerini dinledi. Eskinin o aceleci, heyecanlı, enerjik tıkır tıkır sesleri gitmiş yerini yorgun, beklentisiz, sürüklenen fıs fıs seslerine bırakmıştı. 105 numaralı kapıya geldi. Şifreyi girdi, kapı açıldı, ışıkları yaktı, laboratuvarın sterilizasyon kokusu burnuna doldu. Gençler birazdan burada olurdu. Askıdan önlüğünü aldı. Güneş gözlüğünü çıkarıp, koruyucu gözlüğünü taktı. Çalışma tezgahına oturdu. Bir önceki deney sonuçlarına göz gezdirdi.

“Ooo, şefim erkencisin!” dedi gür sesiyle Bora. Bora’nın yanına İbrahim, Orkun ve Başak boncuk gibi dizilmişler hayretle yüzüne daha doğrusu düşmüş göz kapağına bakıyorlardı.

“Bir kere de siz erkenci olsanız gençler,” dedi. Hayret dolu bakışları fark edince açıklama yapma ihtiyacı duydu.

“Endişelenecek bir şey yok, aşırı stres dedi doktor, birkaç güne geçermiş.”

“Ben de felç falan sandım, şefim,” dedi Başak.

“Yok, değil. Neyse, proje teslim tarihinde bir hafta geriye düşmüşüz, cumaya kadar raporu teslim etmem gerekiyor, bu hafta bütün programlarınızı iptal edin, deneyleri tamamlamış olmalıyız.” Hummalı bir çalışmaya başladılar, Bora, Bach’ın keman konçertolarını açtı, ekipçe odaklanmalarını artırdığına inanıyorlardı.

Gün çabuk bitmiş, Nilgün kendini yine yolda bulmuştu, kendini bir an önce eve atmak istiyordu. Gölbaşı ayrımından Oran tarafına saptığında trafik başlamıştı. Hiç olmadığı kadar trafik yoğunluğu yaşıyordu şehir. Hatay depremiyle çok göç almış Ankara’yı tanımayan şoförlerin acemilikleri ve taşrada araç kullanma alışkanlıkları insanı çıldırtıyordu. Kırmızıyı beklemeyenler mi dersin, ters yöne girip dörtlüleri yakarak ilerleyenler mi, aşırı hız yapanlar mı ne ararsan vardı. Onları örnek alan Ankaralılar da cabasıydı. Dur kalk da yine kendini hayatının muhasebesini yaparken buldu. Ablasıyla paylaştığı o küçücük odada, geceleri Sezen dinlerken kurdukları hayaller geldi aklına. Boylu poslu, yakışıklı, kariyerli adamlarla evlenecek, bu kuş yuvası gibi evden kurtulacak, kocaları, babaları gibi içki içmeyeceklerdi. Evlenince hemen çocuk yapacaklar ama çalışmaya da devam edecekler, çok mutlu olacaklardı. Nilgün’ün bir erkekten beklediği tek şey içkiye düşkün olmamasıydı. Bunu bir tür zayıflık olarak görüyor, alkole bağlı adamın ileride her şeye bağımlılık gösterebileceğini düşünüyordu. Kumara da, şehvete de, aşırı para harcamaya da. Korna sesiyle kendine geldi. Trafik yavaş yavaş açılmaya başlamıştı. Turan Güneş’ten Doğukent Bulvarı’na bağlanıp Birlik Mahallesi’ndeki pilates stüdyosuna varması kırk dakikayı buldu. Bu Ankara için kabul edilemez bir süreydi. Çünkü ne kadar büyükşehir olsa da aynı ilçe içinde A noktasından B noktasına gidişin yirmi dakika sürdüğü ile ünlüydü Ankara, bir de İstanbulluların onu sevmemesiyle.

Pilates stüdyosunun camından dışarıdaki gri Ankara akşamına baktı. Reformer aletinin üzerinde yayların direncine karşı koyarken, doktorun "stresten uzak dur" tavsiyesi kulaklarında çınladı. Şehir büyümüş, trafik sıkışmış, zamlar üst üste binmiş ve herkes biraz "Hayko Cepkin"leşmişti. Nilgün, aslında sadece kendi göz kapağının değil, bütün ülkenin ve bir neslin göz kapaklarının düştüğünü düşündü.

Eve vardığında yeni pişmiş kek kokusuyla karşılanmıştı. Eda odasında ödev yapıyor, Hülya Hanım da odasında televizyon seyrediyordu. Mutfağa geçti, buzdolabını açtı. Eli yine şaraba gitti ama bu sefer şişeyi açmak için değil, çöpe atmak için. Tam o sırada mutfak masasındaki eski bir fotoğraf karesine gözü takıldı: Annesi, yanağının kesildiği o gün hastaneden çıkarken Nilgün’ün elini değil, kendi çantasını sıkıca tutuyordu.

Nilgün o an anladı, hayatı boyunca birilerinin elini sıkıca tutmasını beklemiş, bulamayınca da alkole, botoksa ya da bitmek bilmeyen mesailere sığınmıştı. Kendi göz kapağı bile bu yükü taşımayı reddediyordu artık.

Salona geçti, Eda ödevlerini bitirip yanına geldiğinde, "Anne, gözün tamamen düzelmiş!" dedi neşeyle.

Yanağındaki o eski dikiş izi her zamankinden daha derindi. "Düzeldi kızım," dedi gülümseyerek ve ekledi, "Hadi hazırlan, bu akşam dışarı çıkıp sadece yürüyelim. Hiçbir yere yetişmeden, el ele."

Eda’nın elini öyle bir kavradı ki, o an ne enflasyon ne laboratuvardaki raporlar ne de trafiğin uğultusu girebildi aralarına. Nilgün ilk kez, düşmemek için birinin onu tutmasına ihtiyacı olmadığını, kendi ayakları üzerinde dururken bir başkasının elini sıkıca tutmanın iyileştirici gücünü hissetti.

O gece, rüyasında güneşli bir Ankara sabahında, o yaşlı ağacın altında, gözlüksüz ve endişesizce gülümsediğini gördü.


Zeynep Öztekin Yıldırım

 
 
 

Yorumlar


bottom of page