Öykü- Özlem Arslan Oskan- İmam 3XL
- İshakEdebiyat
- 1 gün önce
- 10 dakikada okunur
“Beden neydi hocam sizin?”
“İks larç”
“Hocam yanlış anlamayın ama iks larç size olmaz, iki iks larç bakalım.”
“Eeee, bakalım.”
Müftülükte görevli Ramazan, masanın üzerine yığılmış paketlerin içinden aradığını el çabukluğu ile buldu. Şeffaf paketi tek harekette açıp içinden çıkan cüppeyi bir gelinlikmişçesine Sabri’nin önüne döktü. Seri hareketlerle arkasına geçip ahşap tabureyi altına çekti ve Sabri’nin kollarını geçirmesine yardım etti. Aynı çeviklikle önüne geçip kumaşı omuzdan eteklerine, hızlı el hareketleriyle düzeltti. Sonuç, hüsran! Kumaş, Sabri’yi streç film gibi sarmıştı.
“Hay Allah! Olur diye düşünmüştüm hocam.” dedi Ramazan tatsızlığını belli edercesine.
Odanın köşesindeki derince bir kutunun dip taraflarını eşelemeye koyuldu. Sabri, Ramazan’ı izlerken bir an için bu bodur bedenin kutunun içine tepetaklak düştüğünü hayal edip bıyık altından gülümsedi. Gülümsemesi, Ramazan’ın işini hızlıca halledip Sabri’ye dönmesiyle dağıldı.
Ramazan, “Hocam, en büyük beden bu! Bu da olmazsa artık, terzide sana özel diktirirsin. Var yaptıran.” dedikten sonra elindeki cübbeyi alışageldiği şekilde giydirmeye koyuldu.
Sabri, boy aynasında cübbenin üzerinde nasıl durduğunu inceledi. Ellerini yanlarında serbest bıraktı, bir sağına bir soluna döndü. Sonra bir eliyle yakasını tuttu, kendini baştan aşağı süzdü. “Bir beden büyüğü olsa daha iyi olurmuş.” diye düşündü ama bunu Ramazan’a söylemedi. Nakışlı yaka kenarlarını okşadı, kol yenlerindeki biyeleri parmağıyla takip etti. Masanın üzerinde duran sarıklardan birini alıp başına geçirdi.
Yolculuğun başından beri yol manzaralarını seyrediyordu. Tam içi geçer gibi olmuştu ki şoförün sesine uyandı. Şoför kelimelerin üzerine basa basa yüksek sesle “Sayın yolculaa! Bilenle vağ ya, bilmeyenler için söyleyliyiveren. Az sona on kilometrelik dağ yolu başlıycek. Gayırmayın. Bu yolu senelerdir gide gelirin. Evelallah daha bir gün bir şey olmamıştır. Bana güvenin, tamam?” dedi. Henüz başında oldukları yol, tırmandıkça eğimi artan, bir yanı uçurum, toprak bir yoldu. Sabri bir önlerinde uzayıp giden yılankavi yola, bir uçurum ve ötesine baktı. Uçurum ki nasıl bir uçurum! Her virajda Sabri’nin yüreği hop oturup hop kalkıyordu. Gözlerini sımsıkı kapattı, zor zamanlarda hep yaptığı gibi Yasin Suresi’ne sarıldı.
“…Fesübhanelleziy biyedihi melekütü külli şey'in ve ileyhi türceuuun. Amiiin!” Beş Yasin ve yirmi beş virajdan sonra köye sağ salim ulaştılar. Sabri, inmeden önce şoförün ellerini avuçlarının arasına alıp helalleşti. “Minibüsü nasıl da yağ gibi kaydırdı dağ yolunda. Allah razı olsun.” diye düşündü. Minibüsten iner inmez sesli bir nefes verdi. Bavulunu bagajdan alıp meydandaki kahveye doğru yürüdü. Kahve, ahşap döşemesi, ortasına kurulmuş sobasıyla geleneksel bir köy kahvesiydi. Köyün adamları gün doğmadan tarla, bağ bahçe işlerini bitirir, evde biraz kestirdikten sonra soluğu kahvede alırlardı. Öğleden sonra oturacak yer zor bulunur, içerisi hıncahınç dolu olurdu. Sabri, “Selamün aleyküm abiler, kardeşler!” diyerek selamladı kahvedekileri. Aşina olmadıkları bu ses karşısında başlar Sabri’ye çevrildi, sigara dumanı ve çay kaşığı şıngırtısı havada asılı kaldı. Çaycı Bekir’in misafiri karşılayıp yer göstermesiyle sessizlik dağıldı ve ardı ardına “Ve aleyküm selam!” sözleri duyuldu. Kahve meşguliyetine geri döndü, çay kaşıkları şıngırdamaya, dumanlar savrulmaya devam etti. Bekir, Sabri’ye sıcak bir çay getirdi.
“Vaa mı başka isteğin kaadeş?” diye sordu.
Sabri sağ elini kalbine koyarak “Sağ olasın abim, Sağ olasın. Muhtarlığı sorayım, yeni atandım da merkez camiye.” diye cevap verdi.
Bekir, “Aaaaa, hoşgelmişin imam efendi. Mıhtar söyleyip durudu. Haber salarız şincik, sen accık soluklanadur. Nerelisin bakam bi?” dedi.
“Yozgat…Boğazlıyan.”
“Ooooo, anam anam. Cet leg olmuşundur hocam sen! Kaç saatte geldin bura?”
“Dün sabah çıktım yola. Geceyi Manisa otogarda geçirdim. Sabah ilk minibüsle de buraya geldim.”
“Adın ne senin imam gaadeş?”
“Sabri. Sizin adınız neydi abi?”
“Beki ben. Du, sana peynirli bi tost yaptırıverem! Buranın meşurdur.”
Karnı kazınan Sabri bu teklife pek sevindi, “Olur Bekir abi, olur. Zahmet olacak. Sağolasın.” dedi.
On dakika geçti geçmedi, muhtar göründü. Mıhtar Aliksan eline çabuk, pek maharetli bir kişiydi. Hayvancılık, ormancılık, arıcılık, bahçe işleri ve daha başka köyde yapılabilecek bilumum işle meşguldü. Hem topraktan hem borsadan anlardı. Öyle uyanık bir şey! Boş vakitlerinde de muhtarlık yapardı. İlçeye, şehre indiğinde köyün işi olsun olmasın kendini: “Been Mıhtar Aliksan. (…) köyünün iki dönemdir mıhtarlığını yapıyorun.” diyerek tanıtırdı. Onun böyle “Mıhtarım, mıhtarım” diye gerinerek gezmesiyle dalga geçenler olunca bozulur “Ne de olsa devleti temsil ediyoz. Köyümüzün işi çarçabuk görülsün istiyoz, fena mı ediyoz!” diye çıkışırdı.
Muhtar kahveye vardığında hemen her zaman olduğu gibi nefes nefeseydi. Hızlı soluk alıp vererek “Hoş geldin imam oğluuum! Gözleemiz yollada galdı.” diyerek Sabri’nin elini kuvvetlice sıktı. Deyişine göre, bir önceki imamın tayini çarçabuk oluverince köy, birkaç ay imamsız kalmıştı. Şükür, imansız kalmamıştı! Hafızların Osman okumuştu ezanları, köyün yaşlıları kıldırmıştı cumaları. Bir tek hutbeleri, sohbetleri eksik kalmıştı. Sabri’nin son lokmasını yediğini görünce, “Hadi imam oğlum, seni evine yerleştirem!” diyerek ayaklandı. Birkaç sokak geçtikten sonra Muhtar, diğer köy evlerinden farksız görünen beyaz sıvalı, kerpiç bir evin önünde durdu. Kapıyı açıp Sabri’yi buyur etti. Onları içerinin soğuğu karşıladı. Dışarda bahar yaşanırken içerisi kışta kalmıştı.
Muhtar, sobayı gösterdi: “İmam oğlum, bakıvee hele. Biliyon mu zobe yakmayı?” diye sordu.
Sabri yok der gibi kafasını geriye doğru atınca Muhtar devam etti: “Bu sefer ben yakıyon. Bundan sonra bu iş sende. Öğrenivee. Evlerin içi ısınmaz daa. Bu ay da yakarız soona istemez.” deyip sobayı yakmaya koyuldu. Sobayı tutuştururken, “Evi temizlettirivedim sen gelmeden. Sen yerleş, dinnen. Ben ikindin gelir camiye götürüm seni.” diye konuşmaya devam etti. Soba nasıl yakılır, harlanır, sönünce ne yapmak lazım, sonrasında kül nereye atılır etraflıca anlattı.
“Eh, bana müsaade. Hadi hayırlı olsun.” diyerek anahtarı Sabri’nin avucuna bırakıp çıktı.
Sabri, muhtarın ardından iki göz oda evin ortasında dikilip kaldı. Tam durduğu nokta evi görünmez bir şekilde bölüyordu. Ön cepheye bakan kısımda birbirine bakan iki kütüphaneli kanepe, arka cephede ise somya vardı. Girişin karşısı ocak, küçük bir tezgâh ve kap kacaktan anladığı üzere mutfaktı. Evin arkası ekseri köy evlerinde olduğu gibi avluya açılıyordu. Avlu, komşu avlulardan yüksekçe bir duvarla ayrılıyordu. Sabri’nin içinden avluda soluklanmak geldi. İçeriden bulduğu iskemleyi çıkarıp komşunun avlusundan onunkine uzanan genç zerdali ağacının altına oturdu. Kafasını kaldırdığında ağacın yeşil yapraklarının arasında bembeyaz çiçeklere durmuş tomurcukları görünce içinde belli belirsiz bir sevinç duydu.
Görenler görmeyenlere bire bin katarak anlatıyordu: “Holanta ineee gibi, bi göğsen! Enine boyuna! Goccuman göbee, nah böyle boyu vaaa! Kapılağdan sığmaz.” diyerek. E, hal böyle olunca birkaç güne kalmadan lakabı hazırdı: Dömbelek İmam. Kulaktan kulağa gezip tüm köyü dolaştıktan sonra birkaç gün içinde Sabri’nin kulağına geldi, “Dömbelek İmaaaam, Dömbelek ha! Eh, fena sayılmaz.” diye düşünüp gülümsedi. Kulakları neler neler duymuştu, bu en azından insaflıydı.
“Kalk bakalım ayağa Sabri Efendi, kalk! kalk! Müslüman böyle kilolu olur mu evladım! Geçen yürürken gördüm seni nefes nefese kalmıştın. Tıııs tııııs tııııs! Ne o körüklü otobüs gibi! Nefsini terbiye et evladım. Nefsini terbiye et!” diye burnundan, insanın içini gıcıklayan bir ses tonuyla konuştu hocası. O günden sonra sınıf arkadaşları ona “Tıs Tıs Sabri” dediler. İsmi lazım değil, ders dışında da yakasını bırakmadı, Sabri’yi her gördüğünde tekrarlayıp durdu: “Nefsini terbiye et, terbiye et! Az yesen hiçbir şeyin kalmaz!” Sabri bir seferinde dayanamayıp içinden “Sanki benimle yiyip benimle sıçıyor ibne!” dedi. Küfretmek adeti değildi a, küfredince hafifledi.
Abdestini aldı, yüzünü kurularken aynaya baktı. Yüzünün olduğundan daha beyaz olduğunu fark etti. Sabahın nurundan olsa gerek, diye düşündü. Cüppesini giydi, sarığını başına geçirdi. Toparlak yüzünde kıraç toprakta çıkmış otlar gibi görünen üç beş tel sakalına misk sürdü. Çıkmadan sehpanın üzerindeki feneri cebine attı. Bismillah diyerek kapıyı çekti. Evden çıkar çıkmaz feneri sokağın aşağısına doğru tuttu, öteleri görmeye çalıştı. Sonra feneri önünde uzayıp giden yola doğrultarak yürümeye koyuldu. “Hıh, bugün denk getiremediler işte!” diye sevinirken iki üç köpek yanında bitiverdi. “Ne ister bu hayvanlar benden sabahın köründe! Tövbe estağfurullah, tövbe estağfurullah! Ya Allah Ya Sabır!” diye söylendi. Hava aydınlanmış olsa sorun etmezdi ama sabahın alacakaranlığında nefeslerini yanı başında hissetmek onu korkutuyordu. Kimseye de derdini diyemiyordu ayıplayacaklar, “Koskoca imam köpekten mi korkar!” diyecekler diye. Esmalarını çeke çeke hızlı adımlarla camiye yürüdü.
Şişkooooo patates akşama domateees, şişkooo patates aaaakşama domates!” diye eğlenerek onu kasabanın en ıssız yerine, iki taraftan toprakla yükseltilmiş dar koridoruna çektiler. Sabri’nin öfkeden gözü öyle bir dönmüştü ki yolun bu tenhalığa çıktığının gelene kadar farkına varmadı. Fark ettiğindeyse köpekler etrafını çoktan sarmıştı. Diğerlerinin arkasından “Leeen kaçmayıııın, itler kıstırdıııııı!” diye bağırsa da sesine karşılık alamadı. Köpekler, Sabri’ye dişlerini göstererek hırlamaya başladılar. “Boku yidik!” diye düşündü. Kaçmak için ani bir hamle yapınca üçü birden saldırdı. Koluna bacağına amansızca diş geçiriyorlardı. Birkaç dakika içinde Sabri’yi yere yıktılar. Yerde yuvarlanırken bir taraftan da köpeklere sövüyordu: “Sanki düşmanlarına saldırıyor şerefsizler, it oğlu itler!” Köpeklere vurmaya, tekme savurarak uzaklaştırmaya çalıştı. Ama nafile! Can havliyle “Yardım ediiin! Yardııııım! Aaaaah anaaaam!” diye avazı çıktığı kadar bağırdı. O sırada evinin avlusunda uyuklayan Dursun Emmi, baba yadigarı tüfeğini kapıp kapıya çıktı. Havaya iki el ateş edince köpekler kuyruklarını kıstırıp arkalarına baka baka kaçıştılar.
Camiye varmıştı varmasına ama bu sefer de caminin çok basamaklı, sarmal merdivenlerini aşmak ve eti kemiği içinde yüz elli kiloyu minarenin en üstüne taşımak gerekti. Feneri bırakıp su şişesini aldı. İlk yirmi basamağı kolayca çıktı, sonraki yirmide dalağı şişti biraz soluklandı, bir yirmi basamak daha çıktı nefesi tıkandı. Merdivenin kalan kısmını her basamakta dinlenerek tamamlayabildi. Şerefeye varınca sudan bir iki yudum içip boğazını temizledi, alnının terini sildi. Derin bir nefes alıp verdi, elini kulağına götürdü ve gözlerini kapattı. Bu yükseklikten kendisini uçmaya bırakan bir kuş gibi kendinden emin, çoşkulu ve yumuşacık gökyüzüne doğru Allah nidasını haykırdı. O anda, az önce soluk soluğa kalmış kendisi değildi. Gök başka gök, dünya başka dünya olmuştu. Muhtar, ezan sesiyle birlikte boynuna kadar çektiği yün yorganından kafasını sıyırarak: “Herifteki sese bak be! Zerre zabah uykusu bırakmadı yemin olsun ki!” diye mırıldandı.
Köylü de muhtardan farklı değildi. Günün ilerleyen saatleriyse vakit, ellerinde ne iş varsa bırakıp ezana kulak veriyorlardı.
Bekir kahvede,
“Dömbelek döktürdü gine, eşittin mi İrcep?” diye sordu.
“Eşittim eşittim, o nası okumaktır! Benim gibi beynamaza bile namaz kıldırır. Gidem mi sadıç, ha ne diyon?”
Goca Aşa, köyün en bi yaşlısı, meydandaki asırlık çınarın altına oturmuş yanındakilere,
“Bu şişmanlaan diyafremi böyük oluveriyo. Goleycek okuyo baksen ya.” dedi.
“Ilgaaaaz Anadolu’nun sen yüce bir dağısın. Baharda yeryüzündeeee o cennetin bağısın. Baharda yeryüzündeeee o cennetin bağısıııın”. “Aferin Sabri, aferin! Çok güzel!”. Öğretmeni, her müzik dersinde olduğu gibi öğrettiği şarkıyı ilk defa Sabri’nin söylemesini istedi. Dersin sonunda Sabri’yi yanına çağırıp “Evladım yarın baban okula gelsin, konuşmak istiyorum.” dedi. Sabri, öğretmeninin bu isteğine anlam veremedi. Öyle yaramazlık falan yaptığı yoktu ki! Bit kontrolünden de geçmişti. Ertesi gün okulun bahçesinde babasıyla öğretmeninin konuşmalarına kulak misafiri olunca öğretmenin niyetini anladı. Öğretmen, lafı uzatmadan “Kulağı çok iyi. Şehirde okutma şansınız olursa geleceği kurtulur.” dedi. Babasının canı sıkıldı, “Öğretmen Bey, bizim etimiz nee budumuz ne! Şeerde kimi kimsemiz de yok.” diyerek konuyu kapattı. Sabri, okul dönüşü evdeki vitrin aynasının önüne geçip eni konu kulaklarını inceledi, kepçelerini çekiştirdi, kıvırdı sonra canı sıkılıp bıraktı. E, madem sesi öğretmeninin dediği kadar güzeldi, o zaman en iyi bildiği şeyi okumalıydı. Elini kulağının arkasına dayayıp avazı çıktığı kadar “Allahu Ekber Allahu Ekber...’” diyerek ezan okumaya başladı. Kendisini ezana kaptırmıştı ki, babasının “Len eşşoğlu, millet bir şey sanacak! Cami mi len burası!” diye bağırarak ensesine attığı tokatla sustu.
Çerçici Ömer, kahvede otururlarken muhtara herkesin duyacağı şekilde “İmam naşı, goleyce çıkveriyo mu caminin mertvenlerini Mıhtar Emmi?” diye sordu. Muhtar, bilmiyorum der gibi ağzını büzmekle yetindi. Çolaklaan Üsseyn “Allah mıhafaza, hık diye gidiverii çıkcem itcem dirken! Misal, Irmızan’da iftar vaktini haber etcek, mertvende galdı çıkemedi. Adam orda inleee duru. Biz de bekleee duruz sofrede aç bileç ezan okuncek deye.” dedi. Sözünü bitirir bitirmez kahve, kahkahadan çınladı.
Köylüler farkındaydı Sabri’nin çektiği çilenin. Sabri’nin bunu dile getirmesi ise iki haftayı buldu. “...Hayır, hayır okumaktan kaçmıyorum, bilakis görevim. Ama çık çık bitcek gibi değil, bir de daracık merdivenler Muhtar! Niye daha önce hoparlör döşetmediniz? Neyse… Sen öncülük ediver, halledelim şu işi.” diyerek tatlılıkla konuştu. Muhtar, “He, he bakarız.” deyip geçiştirdi.
Köyün kadınları, Sabri’yi namı diğer Dömbelek İmam’ı çabuk benimsedi. Sıkılıp utanınca yüzünün kızarmasını ardan bildiler. Asıl gönüllerini çelense Sabri’nin iştahı oldu. Dağda bayırda topladıkları otlardan hem taze hem pişmiş tattırdılar. Eline tutuşturdukları her yemekte yüzünün güldüğünü gördükçe Sabri’ye ikrama devam ettiler. Şevketi bostan, ebegümeci, cibes, enginar, kuzukulağı, dağ kekiği…Hepsini ve fazlasını öğrendi kısa süre içinde. Hele yan komşusu doksanlık Hacer Nene yok mu, taze bir şey topladı mı Sabri’ye tattırmadan duramazdı. Sabri’nin cami dönüş saatlerini iyice bellemişti. Sabri gelmeden önce kapısının önüne oturdu, kucağına vereceğini koydu, yolunu gözlemeye başladı. Sabri’yi görünce ayaklandı, “Hoş geldin imam oğlum. İiiii, pek çabuk döndün buğün.” dedi. Sabri elini Hacer Nene’nin kamburlaşmış sırtına koyarak “Öyle oldu Hacer Nenem. Cemaat çabuk dağıldı. Ben de evde dinleneyim dedim.” diye cevap verdi. “Eyi etmişin. Bak, ne getiriveedim sene.” diyerek gazeteye sardığı bir tutam otu uzattı. Hacer Nene, “Acıgünek deriz biz buna oğlum, çok faidelidir.” diye anlatırken Sabri çoktan ağzına bir iki sap atmıştı. Nene, Sabri’nin zorlandığını farketti, duraksadı. “Eyi misin oğlum? Buruk mu gelivedi dadı? Dimeye galmadı yiyividin. Böyledi bu, accık buruk olu. Accik haşle, üstüne zettinyaa ilimon, sarımsak, mis gibi olu.” dedi. Sabri, otu ağzında epey bir dolandırdı, baktı başka türlü olmayacak, zor da olsa yuttu. Hacer Nene sonrasında imamın acıgüneyi nasıl yediğini epey bir anlattı gezdi.
Köyün genç kızları, arada birbirinin evinde toplanır hem iş yaparlar hem sohbet ederlerdi. Hatçelerde toplandıkları gün, laf döndü dolaştı Sabri’ye geldi, “Obez olmasın gız bu sakın. Baksene pek goca göbekli!” dedi Nazlı. Birgül, lafın sonunu düşünmeden “Niye öyle diyon! Diyet neyim yapsa belki vercek kiloları, filinta gibi biri çıkcek içinden.” dedi. Hatçe bir eli belinde yapıştırdı lafı, “Heeee, Heeee! Gız Birgül, bırak diyeti miyeti de sen öpve bi. Belkim dönüşüveri yakışıklı prense!” Kızlar gülüşmekten Birgül’ün kıpkırmızı kesildiğini fark etmediler.
Birgül, herkesten saklasa da Sabri’nin heybetli cüssesini, cüssesine tezat oluşturan yuvarlak ve yumuşak simasını beğeniyordu. Hele cübbesi sarığı da üzerindeyse gözünü alamıyordu. Birgül ne bilsin Sabri’nin ahvalini, içinden “Okumuş yazmış adam netsin ben gibi köylü kızını!” diye düşünüp hayıflanıyordu. Sabri ise Birgül’ü köye atandığı ilk günlerde meydanda kurulan pazarda görmüş, göz ucuyla bakmasına rağmen yazmasının ucundan çıkmış kumral saçları, al yanakları ve bembeyaz teniyle pek güzel bulmuştu Birgül’ü. “Su gibi bir kız, su! Allah özene bezene yaratmış!” diye düşünmüştü içinden. Hemen peşinden çıkışmıştı kendine: “O kız sana bakar mı a Sabri! O hamsi, sen torik! O ceylan, sen dombey! O sigara böreği, sen kol böreği! Ooof of!”
Sabri köydeki ikinci ayını geride bırakmasına rağmen hoparlör işinde en ufak bir ilerleme olmamıştı. İş başa düştü diyerek hem müftüyle tanışmak hem de işi halletmek için ilçeye indi. Müftü, Sabri’ye tavrının altını çizen soğuklukta bir çay ikram ettikten sonra kendisinden bir isteği olup olmadığını sordu. Sabri’nin anlattıkları üzerine “Dilekçeni bırak imam efendi. Çözülür, çözülür.” demekle yetindi. Sabri, sonuçlanacağından şüpheli, dilekçesini yazıp kayıt memuruna verdi.
O günün üzerinden bir mevsim geçti. Cami yolunda Mıhtar Aliksan, Sabri’yi yolundan çevirdi. Kolundan yumuşakça kavrayıp: “İmam oğlum, müftülüğe dilekçe yazıveemişin. Halletcez didik ya sana. Mahcup ittin bizi. Niye öyle oldu ya?” diye hesap sordu. Sabri önce bir afalladı, ne diyeceğini bilemedi. Sonrasında “Muhtar Emmi, hani oldu ben sana söyleyeli. Yaptırdın mı, yaptırmadın. Hoş müftülüğe dilekçe verdik de n’oldu? (…) Neyse Muhtar, neyse! Durum bu. Darılcak gücencek bir şey yok. Her gün beş vakit sen çıkıver bakalım o mertvenleri. Sen benim yerimde olsan şimdiye kadar Cumhurbaşkanı’na çıkmıştın!” diye lafları sıraladı. Sabri’nin böyle konuşmasına alışık olmayan Muhtar: “Tamam, tamam imam oğlum. Kusura kalma. Eeee, haklısın sen de. Ben asıl şeyi haber etmeye geldiydim. Müftülük elektrikçi göndermiş, seni bekleyo nereye çekilcek deye.”
Birgül, Sabri’ye sabahları cami yolunda eşlik ediyordu.
“Hepisinin huyu suyu ayrı olur. Baktın yılışık, hırlıyor sen de alcen bi taşı fırletcen.”
“Eziyet olur hayvana ben yapamam.”
“İmam Efendi öyle deel! Küççük bir taş alcen. Öyle koca taş demiyom. Korkup kaçıversin diye atıyoz. Öyle yapmazsan bi ıssırık alıp dadına bakıverirlee, garişmem bak!” deyip kıkırdadı.
“Bak bu benimki, Sadık. Nereye gidersem peşimde.” derken köpeğin başını okşadı.
“Heeeee, ben gibi. Ben de sen nere gidersen peşindeyim.” dedi Sabri.
Birgül kıpkırmızı oldu, yüzünün alını Sabri’nin koluna girerek gizledi. Başını kaldırıp Sabri’ye doğru bakarken “Kumpir yapayım mı bugün?” diye sordu.
Sabri, “He valla Birgül’üm, çok güzel olur!” dedikten sonra kolunun arasındaki eli tutup öpüverdi.
Özlem Arslan Oskan
