top of page

Öykü- Ümit Ahmet Duman- Cumartesi Sendromu

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 9 saat önce
  • 4 dakikada okunur

Covid sonrası alışkanlıklarımız değiştiği gibi, derinlerde yatan, hiç farkına varmadığımız ya da anlamlandıramadığımız bazı davranışlarımız, bedenimizin bazı uzuvlarında, hatta beynimizde ve ruh sağlığımızda kalıcı hasarlar bıraktı. Hastalık bitti, gitti gibi görünüyor, ama bende kalan kaldı. Ruhum daralıyor. Haftanın bir günü dünyam kararıyor. İçime kapanıyorum, kendimi odama kapatıyorum ve kendi dünyama sığınıyorum. Sanıyordum ki bu tavırlarım yeni başladı. Eşimle aramızdaki gerginlikler—özellikle bedenime dokunma isteğine verdiğim ciddi tepkiler—üzerine, bu işin kaçınılmaz sonu olan ve "iyi ki varlar" dediğimiz psikiyatri kliniğinden geliyorum.

"Daha evliliğimizin ilk yılında, eşim cumartesi sabahı uyandığında hep neşeli, plansız ve dokunmaya hevesli olurdu. O, cumartesiyi bir dinlenme adası sanırken, ben o günü bir patlama noktası olarak beklerdim. Bir keresinde, sırf o günü 'normal' geçirmemek için, sebepsiz yere büyük bir tartışma çıkarmıştım. Oysa amacım tartışmak değil, sadece o kutsanmış günün huzurunu bozmaktı. Bilinçaltım, o günün huzuru hak etmediğini fısıldıyordu. Eşimin şaşkın ve kırgın yüzü, bugünkü terapi koltuğunda yüzleştiğim en ağır hatıralardan biridir."

Arkadaşlar, dostlar, yazanlar ve çizenlerden duyduğum kadarıyla, bu koltuğa oturanların en büyük çilesi, o anki karın ağrınızı, burun tıkanıklığınızı veya mide probleminizi anlatmamanız. Neredeyse benim gibi yarım yüzyılı aşmışsanız, karşınızdaki arkadaş, elli-altmış yıllık yaşamınızı kurcalıyor.

Hep gülerdik ya bu ritüele ama gelin görün ki, benim yaşadığım bu tarz rahatsızlıkların sorgulaması ve teşhisi ancak bu yolla yapılabiliyormuş. Ben de ancak canlı canlı yaşadığımda idrak edebildim. Nasıl mı?

Karımın zoruyla Nişantaşı’ndaki doktor muayenesine gittiğimde, görüşürüz, ilaç yazar, kullanırım, geçer gider, diye düşünüyordum. Ama gelin görün ki neredeyse üç yıldır bu kaldırımları aşındırıyorum. Sıkıntımı büyük oranda üzerimden atsam da, tamamını attığımı söyleyemeyeceğim. Neymiş ki bu kadar uzun derdiniz, diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Farkındayım, uzadı; uzadıkça da uzayacak gibi benim bu problemim. Bu yüzden, sizi fazla merakta bırakmadan söyleyeyim: Literatüre yeni geçecek, belki de geçmiş ama adı bilinmeyen, farklı adlandırılan bir hastalığa tutulmuşum: CUMARTESİ SENDROMU.

Hayda, bu da ne, dediğinizi, kıkır kıkır güldüğünüzü hissediyorum. Çünkü ben de sizler gibi, doktorum yaklaşık altı ay süren uzun konuşmalar sonucunda hastalığımı söylediğinde deliler gibi gülmüştüm. Doktorumun, acaba yanlış teşhis mi koydum, yüz ifadesini yüzünden okumam hiç de zor olmadı.

Anlattıklarım ta ki doğum günüme dayanıyor. 61 Mayıs’ında güzel bir bahar sabahı, cumartesi günü anamın rahminden kordon dolanmasıyla doğmuşum. Daha doğrusu doğamamışım hiç de niyetim yok gibiymiş o gün gelmeye. Evdekilerin, ebeyle birlikte, "Anayı mı, çocuğu mu kurtaralım?" konuşmalarını duya duya, istemeye istemeye doğmuşum. Klasik bebek ağlaması repliğini dahi söylemeden, el bebek gül bebek kundaklanmışım. Neyse ki ebenin maharetiyle ne o (yani annem) ne de ben göçmemişiz bu dünyadan ama hani bugünlerde dilimize pelesenk olmuş sendrom meselesini ben daha doğarken öğrenmişim.

Doğumumdan tam beş yıl sonra, annemi ve babamı yine bir cumartesi sabahı elim bir trafik kazası sonucu yitirmiştim.

Okul yıllarımızda haftanın altı günü eğitimimiz vardı. Nedendir bilinmez, kim çıkardıysa cumartesi günleri de yarım gün okul vardı. Sadece benim için değil, tüm aileler, arkadaşlarım ve öğretmenlerim için bir çileydi. Haftanın her günü güzeldi de, bu cumartesi yok mu bu cumartesi...

"Haftanın her günü, okul bahçesindeki eski çınar ağacı bana huzur verirdi. Ama cumartesi sabahları o kapıdan girdiğimde, her şey değişirdi. Cumartesi’nin öğle arası zili, diğer günler özgürlük çığlığı gibi çalarken; benim için o gün, tamamlanmamış bir yükümlülüğün sinyaliydi. Zil sesi, sanki ailemi kaybettiğim kaza sesinin minik bir provasıydı; her an kötü bir şey olacakmış hissiyle midem kasılırdı. Diğer çocuklar öğleden sonraki serbestliği düşünürken, ben o günün neden var olduğunu sorgulardım."

İş hayatında bilirsiniz; şirket yemekleri, akşam eş dost toplanmaları, hafta içi yorgunluğunu başka bir yorgunlukla nakavt etmek hep adet olduğu üzere cuma akşamları yapılırdı. Gitmemek için bin dereden su getirir, gittiysem de tüm masadakilerin burnundan getirirdim. Son yıllarda zaten böyle toplantılara ayda yılda bir çağrılır oldum.

"Üniversite yıllarımda, sınıf arkadaşlarım cuma akşamı toplanma ve cumartesi gezme planları yaparken, benim zihnimde aniden bir duvar örülürdü. Hafta içi ne kadar girişken olsam da cumartesi geldiğinde sanki üzerimde görünmez bir yelek belirirdi. Bir kez olsun, sırf ayıp olmasın diye cumartesi sinemasına gitmeyi denemiştim. Film boyunca ne perdedeki görüntülere ne de yanımdaki arkadaşıma odaklanabildim; tek düşündüğüm, bir an önce oradan kaçıp odamın güvenli karanlığına sığınmaktı. O gün, eğlenceye katılamadığıma dair derin bir suçluluk hissiyle eve dönmüştüm."

"Yönetici pozisyonundayken, uluslararası bazı önemli telekonferanslar, saat farkı nedeniyle mecburen cumartesi öğleden sonralarına denk gelirdi. Bu toplantılara katılmam, terfi etmem veya bir projeyi almam için hayatiydi. Ancak ben, ne olursa olsun o gün 'çalışamam' direnci gösterirdim. Bilinçli bir sabotajdı bu. Toplantılara katılmayarak kariyerimde yarattığım kasıtlı engeller, aslında doğduğum gün başlayan felaketler zincirinin iş hayatındaki yansımalarıydı. Başarıyı değil, kapanmayı seçiyordum."

En kötüsü de 12 Eylül 1980 Cuma günü öncesi son cumartesi Beşiktaş’ta bir arkadaşımla yukarıdan denize doğru inerken, sarkık bıyıklı karanlık bakışlı ağabeyler tarafından taranmamız benim iki dizimden arkadaşımın ise gözümün önünde göğsünün her yerinden vurularak kanlar içinde yere serilmesi sanırım ölünceye dek gözümün önünden gitmeyecek bir manzaraydı. Bir hafta daha yaşayabilseydi, bu elim şanssızlık olayı başımıza gelmeseydi, sevgili Ömer hâlâ benim şu an da olduğum gibi hayatta olacak ve ne mücadeleler verecekti bilinmez.

Siz ne derseniz deyin ama ben ne kadar psikiyatriye de gitsem bu hain cumartesileri sevemeyeceğim, onlarla şu kalan ahir ömrümde işim olmaz. Ne olur beni dara sokmayın oraya buraya cuma akşamları çağırmayın dostlarım.


Ümit Ahmet Duman

 
 
 

Yorumlar


bottom of page